Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Hiç duydunuz mu bilmem. Japonya’da yayımlanan ve 14 milyonu aşan günlük tirajı ile dünyanın en çok satan gazetesi unvanına sahip olan günlük gazetenin adı The Yomiuri Shimbun’dur.
Gazetenin Türkiye temsilciliğini Koji Sakurai isimli ünlü bir gazeteci yapmaktadır. Yıllar önce, önemli bir şahsiyetle yaptığı röportajda, metinlerine yansımayan bir konu yaşanamıştı. Bu konu, röportaja gittiği kişinin kendisine sorduğu sorular ve yanıtlardı.
Gazeteci soru sormak için gittiği ofiste sorularına yanıt almak için bir koşulla karşılaştı. Bu koşul, karşısındaki kişinin önce kendisine soracağı sorulara cevap istemesiydi. Şaşırsa da, bir çoğumuzun özellikle ritüel farklılıkları nedeniyle merak ettiği Japonya konusunda cevapları rahatlıkla verdi.
Gelen soruların ilki şuydu:
Gazetenizin yan kuruluşları var mı? Yani, bankanız, müteahhitlik firmanız, ithalat-ihracat şirketiniz, enerji yatırımlarınız, sigortanız, turizm acenteniz var mı?
Sakurai’nin cevabı:
Bizim gazeteye bağlı bir senfoni orkestrası ve bir de beysbol takımı var. Bunun dışında bir şeyimiz yok. Yasalar buna engel değil ama etik olarak kimse bunu uygun bulmadığından, bu tür şirketlere sahip olunmuyor. Bu tür yan kuruluşlarımız olursa, objektif habercilik yapmamız zorlaşır.
İkinci soru ise şuydu:
Hükümetten teşvik ve kredi alıyor musunuz? Herhangi bir ihaleye katılıyor musunuz?
Gelen yanıt şuydu:
Gazetemizin gelirlerinin yarısı satıştan ve diğer yarısı da reklamlardan sağlanır. Ama son zamanlarda reklam gelirlerinin gazetenin gelirlerinin yarısına ulaşmış olması da bir tartışma başlattı. Reklam gelirlerine bu kadar bağımlı olmanın doğru olmadığı, bunun, reklam verenlerin gazetenin yayın politikasını etkilemeleri tehlikesi yarattığı belirtiliyor. Bu tartışma halen Japonya’da sürüyor, çözüm aranıyor.
Diğer soru:
Sizde bir gazeteci yalan ya da yanlış haber yazarsa ne olur?
Bu soruya gelen yanıt tam bir ders niteliğinde:
Japonya’da bir gazeteci, eğer yalan haber yazmış ve bu tespit edilmişse, işine derhal son verilir. O kişi bir daha ülkemizde gazetecilik yapamaz. Ama mesleğin gerektirdiği hızlı çalışma temposu nedeniyle kasıtlı olmayan bir yanlışlık yapılmışsa, bu durum hemen ertesi gün açıkça belirtilir ve ilgili taraflarla tüm okuyuculardan özür dilenir. Japonya’da insanların sorumluluk duygusu çok gelişmiştir. O kadar ki, bir çok kişi görevini layıkıyla yapamadığını düşünür ve intiharı seçer. Japonya’da bir yılda trafik kazalarından 10 bin kişi ölürken, intihar nedeniyle ölenlerin sayısı 30 bini bulur.
Daha bir çok soru ve cavap var aslında. Ancak sizle paylaşacağım son soru şu:
Gazetenin patronu yayın politikasına müdahale ediyor mu?
Ünlü Japon gazeteci Koji Sakurai’nin bu soruya verdiği cevap, hepimizin kulağına küpe olacak nitelikte:
Elbette her gazetenin bir patronu var. Ama patronlar gazetenin yayın politikasına asla karışmazlar. Çünkü aslında gazetenin gerçek patronları okuyucularıdır. Eğer bir yanlış yapmışsak onlar çok sert tepki gösterir ve gazeteyi almayı bırakır.
*
Bu soruların sahibi, 2000-2002 yılları arasında Türkiye’de Radyo Televizyon Üst Kurulu’na (RTÜK) başkanlık yapmış olan gazeteci Sedat Nuri Kayış.
Gözümüz ve gönlümüz batılılaşmaya dönükken, doğudan öğrenilecek çok şey yok mu sizce?
9 Eylül 2010 Perşembe
8 Eylül 2010 Çarşamba
Ferhat Atik: Şahını feda ederek rakibini mat edebilir misin?
Ferhat Atik: Şahını feda ederek rakibini mat edebilir misin?: "Ferhat ATİK ferhat@cypruscenter.com Satrançta en önemli taş sizce hangisidir? Şah mı? Ya da en güçlü taş hangisidir? Vezir mi? Duruma göre ..."
Şahını feda ederek rakibini mat edebilir misin?
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Satrançta en önemli taş sizce hangisidir? Şah mı? Ya da en güçlü taş hangisidir? Vezir mi?
Duruma göre belki değiştiğini düşünebilirsiniz ancak konu satranç ise aslolanın strateji olduğunu biliriz.
Satranç oyunu çoğunlukla hayata dair ip uçları içerdiğini düşünürüz. Hamleler, ilerleyen hamlelerin tahmin edilme gayreti, taş alarak güçlü pozisyona ulaşma, taş kaybederek zayıf duruma düşme, ileriye dönük vizyonsal bakış açıları yaratılması gibi, yaşamda olup biten hemen herşey, bir satranç masasında da yaşanır gibi durur.
Oyunun belli bir safhasında, taşların güç dağılımı düzeni, başka bir safhasındakinden çok daha farklı olabilir.
Hayatta da öyle.
Ancak bu, bizim çeşitli taşların güçleri hakkında genel ifadelerde bulunmamızı büsbütün engelleyebilir mi sizce? Elbette engelleyemez. Oyunun sürecinde zayıflık veya güç dengeleri ne kadar değişirse değişsin, taşların önemi ve değerinde değişim olmaz.
Bu durumda kural şöyledir: Şahını feda ederek rakibini mat edemezsin.
Ne alacağını bilerek verebileceğin taşların mutlaka vardır. Ancak bu şahınız olamaz.
Öyle bir satranç oyunu düşünün ki, taraflardan biri oyun süresince şah ve veziri sürekli olarak birbirleriyle yer değiştirtmekte ve her değiştirdiğinde yeni yeteneklerini kullanıyor olsun!
Öyle bir oyun düşünün ki, orada taraflar satranç tahtası ve satranç taşları ile dama oynamakta olsun ve kendilerine “Ne oynuyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Satranç oynuyoruz” desinler!
Bu durumda ifade şöyledir: Satranç taşları ile dama oynayabilirsiniz, ancak ‘şah’ artık şah olmaktan çıkmış ve taşların önemlilik sırası tamamen değer değiştirmiştir.
*
Yazının başında vurguladığım acı ve umutsuzluğun ne anlama geldiğini merak ettiyseniz, hemen merakınızı gidermenize yardımcı olayım.
Yukarıda konu edilen satranç oyunu ile ilgili tüm kavramları, bu ülkede yıllardır yaşadıklarımıza ve yaşamakta olduklarımıza uyarlayın.
Neden acı, neden umutsuz olduğumu anlayacaksınız.
Hiç bir inisiyatifine sahip olmadığımız planını bile yapamadığımız bir dış siyaset, Kıbrıs sorununda girilen moral bozucu durağanlık, uyumsuz ve karmaşık iç meseleler, tarihsiz ve sonu açık görüşmeler hatta görüşememeler ve daha neler neler.
Eğitim sistemindeki sil baştanlar, 135 euro sınırlandırması, artan suç oranları, hukuk sisteminin neredeyse tamamen zamana kilitlenmesi, okullardaki eylemler, muhalefetin durumu, siyasi etiğin dayandığı nokta, kurulan bozulan partiler, unutulan rüşvet iddiaları, eskiden muhaliflerin saraya yerleşmesi gibi şimdi sendikacıların bakanlıklara hatta meclise yerleşmeleri, Ankara seyehatleri, saydıkça insanın sayası gelmiyor ancak saymakla da bitmiyor.
Heryer ve herşey toz duman. Dinmiyor, hava aydınlanmıyor.
*
Nerede okuduğumu hatırlamadığım ama içeriğini hiç unutamadığım bir eleştirel tarih yaprağını paylaşalım.
Yıl 1878. Zor durumdaki hasta adam Osmanlı Ada’yı İngilizlere kiralar.
İngiliz sömürge askerleri Ada’yı güle oynaya devralmadan önce Osmanlı, imparatorluk için çalışanlara bir kaç aydır maaşlarını ödeyememiştir.
Sömürge güçleri Mağusa limanından karaya ayak basarken, limandaki görevlilerin kendi aralarında yaptıkları konuşma “Osmanlı’nın ödeyemediği aylıklarını geriye dönük olarak İngilizlerin verip vermeyeceği”dir.
Soru şu: O yıllardan bu yana değiştik mi sizce???
ferhat@cypruscenter.com
Satrançta en önemli taş sizce hangisidir? Şah mı? Ya da en güçlü taş hangisidir? Vezir mi?
Duruma göre belki değiştiğini düşünebilirsiniz ancak konu satranç ise aslolanın strateji olduğunu biliriz.
Satranç oyunu çoğunlukla hayata dair ip uçları içerdiğini düşünürüz. Hamleler, ilerleyen hamlelerin tahmin edilme gayreti, taş alarak güçlü pozisyona ulaşma, taş kaybederek zayıf duruma düşme, ileriye dönük vizyonsal bakış açıları yaratılması gibi, yaşamda olup biten hemen herşey, bir satranç masasında da yaşanır gibi durur.
Oyunun belli bir safhasında, taşların güç dağılımı düzeni, başka bir safhasındakinden çok daha farklı olabilir.
Hayatta da öyle.
Ancak bu, bizim çeşitli taşların güçleri hakkında genel ifadelerde bulunmamızı büsbütün engelleyebilir mi sizce? Elbette engelleyemez. Oyunun sürecinde zayıflık veya güç dengeleri ne kadar değişirse değişsin, taşların önemi ve değerinde değişim olmaz.
Bu durumda kural şöyledir: Şahını feda ederek rakibini mat edemezsin.
Ne alacağını bilerek verebileceğin taşların mutlaka vardır. Ancak bu şahınız olamaz.
Öyle bir satranç oyunu düşünün ki, taraflardan biri oyun süresince şah ve veziri sürekli olarak birbirleriyle yer değiştirtmekte ve her değiştirdiğinde yeni yeteneklerini kullanıyor olsun!
Öyle bir oyun düşünün ki, orada taraflar satranç tahtası ve satranç taşları ile dama oynamakta olsun ve kendilerine “Ne oynuyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Satranç oynuyoruz” desinler!
Bu durumda ifade şöyledir: Satranç taşları ile dama oynayabilirsiniz, ancak ‘şah’ artık şah olmaktan çıkmış ve taşların önemlilik sırası tamamen değer değiştirmiştir.
*
Yazının başında vurguladığım acı ve umutsuzluğun ne anlama geldiğini merak ettiyseniz, hemen merakınızı gidermenize yardımcı olayım.
Yukarıda konu edilen satranç oyunu ile ilgili tüm kavramları, bu ülkede yıllardır yaşadıklarımıza ve yaşamakta olduklarımıza uyarlayın.
Neden acı, neden umutsuz olduğumu anlayacaksınız.
Hiç bir inisiyatifine sahip olmadığımız planını bile yapamadığımız bir dış siyaset, Kıbrıs sorununda girilen moral bozucu durağanlık, uyumsuz ve karmaşık iç meseleler, tarihsiz ve sonu açık görüşmeler hatta görüşememeler ve daha neler neler.
Eğitim sistemindeki sil baştanlar, 135 euro sınırlandırması, artan suç oranları, hukuk sisteminin neredeyse tamamen zamana kilitlenmesi, okullardaki eylemler, muhalefetin durumu, siyasi etiğin dayandığı nokta, kurulan bozulan partiler, unutulan rüşvet iddiaları, eskiden muhaliflerin saraya yerleşmesi gibi şimdi sendikacıların bakanlıklara hatta meclise yerleşmeleri, Ankara seyehatleri, saydıkça insanın sayası gelmiyor ancak saymakla da bitmiyor.
Heryer ve herşey toz duman. Dinmiyor, hava aydınlanmıyor.
*
Nerede okuduğumu hatırlamadığım ama içeriğini hiç unutamadığım bir eleştirel tarih yaprağını paylaşalım.
Yıl 1878. Zor durumdaki hasta adam Osmanlı Ada’yı İngilizlere kiralar.
İngiliz sömürge askerleri Ada’yı güle oynaya devralmadan önce Osmanlı, imparatorluk için çalışanlara bir kaç aydır maaşlarını ödeyememiştir.
Sömürge güçleri Mağusa limanından karaya ayak basarken, limandaki görevlilerin kendi aralarında yaptıkları konuşma “Osmanlı’nın ödeyemediği aylıklarını geriye dönük olarak İngilizlerin verip vermeyeceği”dir.
Soru şu: O yıllardan bu yana değiştik mi sizce???
Sınırtanımaz yayıncılık
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Bu çağın enformasyon çağı olduğunu artık birisinin söylemesi gerekmiyor. Çevremizin tamamı bir enformasyon kuşatması altında. Bu durumun, her zaman iyi ya da her zaman kötü olduğunu söylememiz mümkün değil. Zaman zaman iyi ya da kötü olduğu bir gerçek. Radyo, televizyon, gazete üçlemesinin manimülasyonları, dergiciliğin, tabela reklamlarının, broşürün, abartı ve renkli boyaları, internettin kontrolsuz ve düzenlemesiz büyüyüşü, uydu iletişiminin sınırtanımazlığı, kredi kartlarımızın bizi bireysel takibi, gsm, gprs ve benzeri türden iletişim kanalları tam anlamıyla bireyi kuşatmış durumda.
Eğlenme, haber alma, öğrenme gibi gerçek unsurları iyi, bunların abartılması veya bilerek farklılaştırılmasını ise kötü kabul edebiliriz. Ancak ülkemize özel bir durum var ki, o da ambargoları medyanın delmekte olması.
Uydu ve internet yayıncılığı yapan kuruluşlarımızın, ülkemiz üzerine uygulanan haksız ambargoları da aşmakta olduklarını görüyoruz. Bu yayınların önemi büyüktür. Bayrak Radyo Televizyon Kurumu’nun yanısıra Kıbrıs Genç TV aynı gruba ait First TV, Avrasya TV ve bu kuruluşlara ait radyolar uydu yayını yaparken, bir çok alanda davet bile edilmediğimiz, ambargolarla sıkıştıtıldığımız her yere ulaşarak, önemli görevler yerine getirmektedirler. Konunun önemine bakarken, ülkemizin mevcut reklam potansiyeli ve ekonomik döngüsü içerisinde, uydudan yayın yapmanın maliyetini düşündüğümüz zaman, bu faaliyetin ne denli zor olduğunu görmekteyiz.
Oysa gönül ister ki, tüm kuruluşlarımız uydu yayınları ile, dış politikamızı ve haklılığımızı dünyaya yayabilsin.
Herşeyi devletten bekleyen bir zihniyete her zaman karşı dursam da bu denli önemli bir sektörün, daha çok ciddiye alınması ve gerek ekonomik gerekse yasal olarak rahatlatılması gerekir.
Bu kuruluşlardan biri olan Kıbrıs Genç TV geçtiğimiz günlerde Avrupa’da geliştirilmiş standartları içeren ISO 9001:2000 Belgesi aldı. Bunun öncelikli önemi şudur: Enformasyon iletisini yayan bir kuruluş, kalite arayışına girmiş ve bu kaliteyi belgelendirirken, sadece bir belge ile kendini kanıtlamamış, kalite konusunda kendisini taahhüt altına sokmuştur. Bu değerli bir harekettir.
Sözkonusu belgenin verildiği mütevazı törene, çok az sayıda davetli vardı. Sadece Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Salih Usar, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ, Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Cemal Bulutoğulları, Yayın Yüksek Kurulu Başkanı İlkay Diren’in bulunduğu belgelendirme töreninde ben de vardım.
Sayın Ulaştırma Bakanı, yaptığı konuşmada yukarıda bahsettiğim konuyu oldukça net ve kendinden emin ifadelerle açıkladı.
Bakan özetle; “Kıbrıs Türk halkı haketmediği bir izolasyon ile karşı karşıyadır. Ama bu yönde özellikle Rum kesiminde bu ülkeyi, bu adayı paylaşmak istemeyen, bizimle birlikte bir ortaklık cumhuriyeti oluşturmak, federal bir çatı altında bir ortaklık cumhuruyeti kurmak istemeyen ve bizi her noktada engellemeye çalışan Kıbrıs Rum Yönetimi’ne seslenmek istiyorum. Şunu söylemek istiyorum. Bizi belli izolasyonların altında tutmaya çalışmak isteyebilirsiniz ama artık teknoloji öyle bir noktaya geldi ki dünyanın her noktasına, dünyanın her noktasındaki dinleyicisine, izleyicisine ulaşabilmektedir. Bu yönde artık izolasyonların da bir etkisi kalmadı” diye medyanın önemini ve konumunu vurguladı.
Bu konu hakikaten önemlidir. Uyduda olan yayın kuruluşlarının desteklendiği biliniyor. Ancak hem desteğin hem de uydudan yayın yapan kuruluşlarımızın sayısının da artılırması gerekir.
Enformasyon çağının en etkili gücü kuşkusuz, enformasyon araçları yani “tüm medya”dır.
ferhat@cypruscenter.com
Bu çağın enformasyon çağı olduğunu artık birisinin söylemesi gerekmiyor. Çevremizin tamamı bir enformasyon kuşatması altında. Bu durumun, her zaman iyi ya da her zaman kötü olduğunu söylememiz mümkün değil. Zaman zaman iyi ya da kötü olduğu bir gerçek. Radyo, televizyon, gazete üçlemesinin manimülasyonları, dergiciliğin, tabela reklamlarının, broşürün, abartı ve renkli boyaları, internettin kontrolsuz ve düzenlemesiz büyüyüşü, uydu iletişiminin sınırtanımazlığı, kredi kartlarımızın bizi bireysel takibi, gsm, gprs ve benzeri türden iletişim kanalları tam anlamıyla bireyi kuşatmış durumda.
Eğlenme, haber alma, öğrenme gibi gerçek unsurları iyi, bunların abartılması veya bilerek farklılaştırılmasını ise kötü kabul edebiliriz. Ancak ülkemize özel bir durum var ki, o da ambargoları medyanın delmekte olması.
Uydu ve internet yayıncılığı yapan kuruluşlarımızın, ülkemiz üzerine uygulanan haksız ambargoları da aşmakta olduklarını görüyoruz. Bu yayınların önemi büyüktür. Bayrak Radyo Televizyon Kurumu’nun yanısıra Kıbrıs Genç TV aynı gruba ait First TV, Avrasya TV ve bu kuruluşlara ait radyolar uydu yayını yaparken, bir çok alanda davet bile edilmediğimiz, ambargolarla sıkıştıtıldığımız her yere ulaşarak, önemli görevler yerine getirmektedirler. Konunun önemine bakarken, ülkemizin mevcut reklam potansiyeli ve ekonomik döngüsü içerisinde, uydudan yayın yapmanın maliyetini düşündüğümüz zaman, bu faaliyetin ne denli zor olduğunu görmekteyiz.
Oysa gönül ister ki, tüm kuruluşlarımız uydu yayınları ile, dış politikamızı ve haklılığımızı dünyaya yayabilsin.
Herşeyi devletten bekleyen bir zihniyete her zaman karşı dursam da bu denli önemli bir sektörün, daha çok ciddiye alınması ve gerek ekonomik gerekse yasal olarak rahatlatılması gerekir.
Bu kuruluşlardan biri olan Kıbrıs Genç TV geçtiğimiz günlerde Avrupa’da geliştirilmiş standartları içeren ISO 9001:2000 Belgesi aldı. Bunun öncelikli önemi şudur: Enformasyon iletisini yayan bir kuruluş, kalite arayışına girmiş ve bu kaliteyi belgelendirirken, sadece bir belge ile kendini kanıtlamamış, kalite konusunda kendisini taahhüt altına sokmuştur. Bu değerli bir harekettir.
Sözkonusu belgenin verildiği mütevazı törene, çok az sayıda davetli vardı. Sadece Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Salih Usar, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ, Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Cemal Bulutoğulları, Yayın Yüksek Kurulu Başkanı İlkay Diren’in bulunduğu belgelendirme töreninde ben de vardım.
Sayın Ulaştırma Bakanı, yaptığı konuşmada yukarıda bahsettiğim konuyu oldukça net ve kendinden emin ifadelerle açıkladı.
Bakan özetle; “Kıbrıs Türk halkı haketmediği bir izolasyon ile karşı karşıyadır. Ama bu yönde özellikle Rum kesiminde bu ülkeyi, bu adayı paylaşmak istemeyen, bizimle birlikte bir ortaklık cumhuriyeti oluşturmak, federal bir çatı altında bir ortaklık cumhuruyeti kurmak istemeyen ve bizi her noktada engellemeye çalışan Kıbrıs Rum Yönetimi’ne seslenmek istiyorum. Şunu söylemek istiyorum. Bizi belli izolasyonların altında tutmaya çalışmak isteyebilirsiniz ama artık teknoloji öyle bir noktaya geldi ki dünyanın her noktasına, dünyanın her noktasındaki dinleyicisine, izleyicisine ulaşabilmektedir. Bu yönde artık izolasyonların da bir etkisi kalmadı” diye medyanın önemini ve konumunu vurguladı.
Bu konu hakikaten önemlidir. Uyduda olan yayın kuruluşlarının desteklendiği biliniyor. Ancak hem desteğin hem de uydudan yayın yapan kuruluşlarımızın sayısının da artılırması gerekir.
Enformasyon çağının en etkili gücü kuşkusuz, enformasyon araçları yani “tüm medya”dır.
Ambargoları aşan bir güç
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Medya ve küreselleşmeyi yazmak bir köşe yazısının işi değil. Bu konuda kısa bir köşe yazısında, ancak bazı temel vurguları paylaşabiliriz.
“Medyayı neden izleriz?” sorusunun yöneltildiği en üst düzey eğitim almış kişilerden alınan birkaç ana kavram bizlere medyanın hem öneminin hem de tehlikesinin ipuçlarını verdi: 1.Medya, yakın ve uzak çevrede neler olduğunu öğrenmek için, 2.Siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmelerin neler olduğu öğrenmek için, 3.Ben kimim? Biz kimiz? sorularının yanıtlarını öğrenmek için, 4.Dünyadaki yerimiz hakkında bilgi edinmek için, 5.Eğlenceli vakit geçirmek için, 6.Nerede nasıl davranılır öğrenmek için, 7.Toplumun geneli ne düşünüyor bilmek için, bizi ilgilendiren olaylar karşısında kamunun genel yaklaşımı nedir bilmek için;
şeklindeki cevaplar, toplumu yönetme kapasitesindeki en üst düzey eğitim almış kitlenin verdiği cevaplardır. Buradan rahatlıkla bir sonuca varılabilir.
*
Dünyada küreselleşme ve bunun KKTC’ye yansıması, var olan değerleri değiştirip dönüştürmektedir. Tanınmamış olmamız, ambargoların getirdiği kapalı toplum konumumuz bu iletişim çağında, bir toplumu küreselleşmenin dışında bırakamıyor. Kaldı ki medyamız tüm ambargolara rağmen giderek dünyadaki yerini alıyor.
Bu değişim ve dönüşüm medya aracılığı ile gerçekleşirken hiçbir zaman ülkelerin kendi istekleri doğrultusunda yaşanmamaktadır. Özellikle ABD gibi medya silahını önceden keşfetmiş ileri ülkelerin istek ve çıkarları doğrultusunda olmaktadır.
Bir izler/dinler ya da okur kitle olarak, bildiğimizi sandığımız medya ve özellikle televizyon, her durum ve olguyu yeniden üreten, yeniden şekillendiren, tamamen yöneten, kontrol eden, yargılayan, infaz eden bir araca dönüşmüştür. Bu sürecin ortasında kalan bireyler olarak bizler, küçük satır aralarını yakalayabildiğimiz medyayı tanıdığımızı sanırken aslında, medyanın yarattığı değişim ve dönüşümlerin, aile yapımıza, aile çocuk ilişkisine ve hatta ikili ilişkilerimize de yansıdığının aymazlığındayız. Değişen aile yapısı, çocuğun medya üzerinden eğitilmesine, dolayısı ile toplumsallaşma sürecinin de medya üzerinden olmasına neden olmaktadır.
Bu noktada elimizdeki tek savunma materyalimiz “medya okuryazarlığı” uygulaması karşımıza çıkar. Bu çalışma çocukları ve gençleri medyanın olumsuz etkilerinden korumak amacıyla, medyaya eleştirel gözle bakmasını ve akılcı değerlendirme yapmasını sağlamaya yönelik bir eğitimdir.
Bırakın çocuk yaşlardaki bireyleri, ülkemizdeki üniversitelerde bile bu çalışma yok. Ülkenin yönetimine ve çalışma alanına dirsek temasında bulunan bireyler olan üniversite öğrencilerine yönelik dahi bu yönde bir eğitim yok.
*
Bir ülkede her görüşe rağmen birarada yaşama bilincinin gelişmesi, geleceğine sahip çıkma, ancak toplumuna ve kültürüne sahip çıkma bilinçlerinin oluşması ile gerçekleşir. Bunun da başında doğru bilgilenmemiz gelir. Küreselleşme ve medyanın şirketlerin eline geçmesi ve haberin meta olarak algılanması, medyanın işlevlerinin değişmesine ve tecimsel bir hal almasına neden olmuştur. Ülkemizdeki yasallarla engellenmeye çalışılan, tek sahipli medya kavramının iptali talepleri, medya mülkiyetlerinin ileride tek elde toplanması ve tekelleşmenin yol açtığı olumsuz durum nedeniyle farklı kaynaklardan bilgi alarak sentez oluşturma olanağı da azalacaktır. Bu noktada bireysel sahipliğin, toplumsal düşünmesi esastır.
ferhat@cypruscenter.com
Medya ve küreselleşmeyi yazmak bir köşe yazısının işi değil. Bu konuda kısa bir köşe yazısında, ancak bazı temel vurguları paylaşabiliriz.
“Medyayı neden izleriz?” sorusunun yöneltildiği en üst düzey eğitim almış kişilerden alınan birkaç ana kavram bizlere medyanın hem öneminin hem de tehlikesinin ipuçlarını verdi: 1.Medya, yakın ve uzak çevrede neler olduğunu öğrenmek için, 2.Siyasi, ekonomik ve sosyal gelişmelerin neler olduğu öğrenmek için, 3.Ben kimim? Biz kimiz? sorularının yanıtlarını öğrenmek için, 4.Dünyadaki yerimiz hakkında bilgi edinmek için, 5.Eğlenceli vakit geçirmek için, 6.Nerede nasıl davranılır öğrenmek için, 7.Toplumun geneli ne düşünüyor bilmek için, bizi ilgilendiren olaylar karşısında kamunun genel yaklaşımı nedir bilmek için;
şeklindeki cevaplar, toplumu yönetme kapasitesindeki en üst düzey eğitim almış kitlenin verdiği cevaplardır. Buradan rahatlıkla bir sonuca varılabilir.
*
Dünyada küreselleşme ve bunun KKTC’ye yansıması, var olan değerleri değiştirip dönüştürmektedir. Tanınmamış olmamız, ambargoların getirdiği kapalı toplum konumumuz bu iletişim çağında, bir toplumu küreselleşmenin dışında bırakamıyor. Kaldı ki medyamız tüm ambargolara rağmen giderek dünyadaki yerini alıyor.
Bu değişim ve dönüşüm medya aracılığı ile gerçekleşirken hiçbir zaman ülkelerin kendi istekleri doğrultusunda yaşanmamaktadır. Özellikle ABD gibi medya silahını önceden keşfetmiş ileri ülkelerin istek ve çıkarları doğrultusunda olmaktadır.
Bir izler/dinler ya da okur kitle olarak, bildiğimizi sandığımız medya ve özellikle televizyon, her durum ve olguyu yeniden üreten, yeniden şekillendiren, tamamen yöneten, kontrol eden, yargılayan, infaz eden bir araca dönüşmüştür. Bu sürecin ortasında kalan bireyler olarak bizler, küçük satır aralarını yakalayabildiğimiz medyayı tanıdığımızı sanırken aslında, medyanın yarattığı değişim ve dönüşümlerin, aile yapımıza, aile çocuk ilişkisine ve hatta ikili ilişkilerimize de yansıdığının aymazlığındayız. Değişen aile yapısı, çocuğun medya üzerinden eğitilmesine, dolayısı ile toplumsallaşma sürecinin de medya üzerinden olmasına neden olmaktadır.
Bu noktada elimizdeki tek savunma materyalimiz “medya okuryazarlığı” uygulaması karşımıza çıkar. Bu çalışma çocukları ve gençleri medyanın olumsuz etkilerinden korumak amacıyla, medyaya eleştirel gözle bakmasını ve akılcı değerlendirme yapmasını sağlamaya yönelik bir eğitimdir.
Bırakın çocuk yaşlardaki bireyleri, ülkemizdeki üniversitelerde bile bu çalışma yok. Ülkenin yönetimine ve çalışma alanına dirsek temasında bulunan bireyler olan üniversite öğrencilerine yönelik dahi bu yönde bir eğitim yok.
*
Bir ülkede her görüşe rağmen birarada yaşama bilincinin gelişmesi, geleceğine sahip çıkma, ancak toplumuna ve kültürüne sahip çıkma bilinçlerinin oluşması ile gerçekleşir. Bunun da başında doğru bilgilenmemiz gelir. Küreselleşme ve medyanın şirketlerin eline geçmesi ve haberin meta olarak algılanması, medyanın işlevlerinin değişmesine ve tecimsel bir hal almasına neden olmuştur. Ülkemizdeki yasallarla engellenmeye çalışılan, tek sahipli medya kavramının iptali talepleri, medya mülkiyetlerinin ileride tek elde toplanması ve tekelleşmenin yol açtığı olumsuz durum nedeniyle farklı kaynaklardan bilgi alarak sentez oluşturma olanağı da azalacaktır. Bu noktada bireysel sahipliğin, toplumsal düşünmesi esastır.
7 Eylül 2010 Salı
Yaratıcı gazetecilik, yaratıcı suç...
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Yaratıcı gazeteciliğin ön plana çıkarılmasına en büyük destek, yaratıcı suçlardan gelir. Ayrıca, bir olumluluktan çok olumsuzluk ifadesi olarak kullandığım, habere konu yaratıcı suçlar, içerdiği yeni ifadelerle, ne yazık ki ülkemize, yeni “değersizlikler” ve yeni “alt kültür baskısı” ile “kültür erozyonu” katar.
Gazeteci haberi yazarken, bazı karakteristik ifadeler kurar. Bunlardan bazılarını hep eleştirmişimdir. Çünkü, yaratıcı gazeteciliğin köreldiği nokta olarak görürüm. Örneğin, “merak uyandırdı”, “duyanları hayrete düşürdü”, “şok etkisi yarattı”, “dikkat çekti”, “vurguladı”, “iddia etti” ve bunlara benzer fazla adette olmasa da hatırı sayılır sayıda ifade.
Bu bir kolaya kaçma değil aslında. Acele etme, yerine daha iyilerini yaratma çabası içerisinde olmamadır bu. Ancak bazı haberlerde bu ifade tamı tamına anlatmak isteneni anlatır.
Buna en yakın örnek olarak ise starKIBIRS’ta yayımlanan bir haberi vermem mümkün.
Geçtiğimiz Cumartesi günü yayınlanan gazetemizdeki haberde de, “aşiret oldukları söylenen Türkiyeli bir ailenin mensubu olan, 12 yaşında bir kız çocuğunun, Lefkoşa Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nde bebek doğurması ‘ülkede şok etkisi yarattı.’ deniyordu.”
Haberi önceden öğrenmiştim. Ancak duyduğum anda olduğu gibi okuduğum anda da şok oldum. Bu nasıl olabilirdi?
Haberde “çocuk anne”nin ismi yazılmadı. “Çocuk anne”nin ismi K.G. olarak geçti. Bu bir muhabirin bu yaştaki çocuğu korumaya yönelik öztedbiriden başka birşey değildi.
Peki ya aynı “çocuk anne”yi bu haberdeki kadar başka kim korumuştu? Belli ki hiç kimse...
Bir çocuk, daha 11 yaşında iken hamile kalmış, 12 yaşında anne olmuştu.
Konu mahkemeye taşındı. Aileden bazı bireyler ve 25 yaşındaki “baba” tutuklandı. Avukatları “çocuk anne”nin 19 yaşında olduğunu iddia etti. Sonucu mahkeme verecek elbette.
*
Sürecin muhtemel prosedürüne bakacak olursak karşımıza karmaşık bir tablo çıkar.
Zanlıların tutukluluğu devam edecek ya da teminatla serbest kalacaklar, ardından yargı sürecine geçilecek. Dava dosyası polis tarafından tamamlanacak, soruşturma savcılığa gönderilecek. Savcılık görüş yazısı verecek. Sonra dosya yine polise gönderilecek, ardından ithamname hazırlanacak, yine savcılığa gönderilecek ve dava numarası alınacak. Daha sonra dosyada bulunan ithamname sanık konumununa geçen zanlılara tebliğ edilecek. Sonrasında ise dava görüşülmeye başlanacak. Sanıklar suçu kabul etmezlerse -ki bu kuvvetle muhtemeldir-, duruşmaya gidilecek. Teker teker sanıklar dinlenecek ve gerekçeli karara kadar süreç devam edecek. Eğer verilen karara sanıklar ya da savcılık tarafından itiraz olursa bu kez istinaf edilecek.
İstinaf dilekçesi dosyalanacak ve Yargıtay Ceza tarafından görüşülecek. Ardından karara bağlanacak. Bu süreç normal prosedürü takip ederse muhtemelen 2 yıl sürecek. Çeşitli ertelemeler olması durumunda süre daha da uzayabilecek. Yani günün birinde sonuca varılarak kamuoyu da aydınlatılacak.
Bu, hukukun prosedürü. Gecikmeleri eleştirsek de prosedür bu. Burada tüm bunlar yaşansın ya da yaşanmasın, adaletin vereceği nihai karara, geç verilse de elbette saygımız var.
Karar verilene kadar kimbilir bu konu çoktan unutulacak. Belki de unutulması da “çocuk anne” ve çocuğu tarafından en makul sonuç olacak.
Ancak unutulmayacak olan, canım ülkemde, bazı alışamadığımız ifadelerin, bir haber metninde daha karşımıza çıkması olacak.
“Aşiret”, “çocuk anne” gibi...
ferhat@cypruscenter.com
Yaratıcı gazeteciliğin ön plana çıkarılmasına en büyük destek, yaratıcı suçlardan gelir. Ayrıca, bir olumluluktan çok olumsuzluk ifadesi olarak kullandığım, habere konu yaratıcı suçlar, içerdiği yeni ifadelerle, ne yazık ki ülkemize, yeni “değersizlikler” ve yeni “alt kültür baskısı” ile “kültür erozyonu” katar.
Gazeteci haberi yazarken, bazı karakteristik ifadeler kurar. Bunlardan bazılarını hep eleştirmişimdir. Çünkü, yaratıcı gazeteciliğin köreldiği nokta olarak görürüm. Örneğin, “merak uyandırdı”, “duyanları hayrete düşürdü”, “şok etkisi yarattı”, “dikkat çekti”, “vurguladı”, “iddia etti” ve bunlara benzer fazla adette olmasa da hatırı sayılır sayıda ifade.
Bu bir kolaya kaçma değil aslında. Acele etme, yerine daha iyilerini yaratma çabası içerisinde olmamadır bu. Ancak bazı haberlerde bu ifade tamı tamına anlatmak isteneni anlatır.
Buna en yakın örnek olarak ise starKIBIRS’ta yayımlanan bir haberi vermem mümkün.
Geçtiğimiz Cumartesi günü yayınlanan gazetemizdeki haberde de, “aşiret oldukları söylenen Türkiyeli bir ailenin mensubu olan, 12 yaşında bir kız çocuğunun, Lefkoşa Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nde bebek doğurması ‘ülkede şok etkisi yarattı.’ deniyordu.”
Haberi önceden öğrenmiştim. Ancak duyduğum anda olduğu gibi okuduğum anda da şok oldum. Bu nasıl olabilirdi?
Haberde “çocuk anne”nin ismi yazılmadı. “Çocuk anne”nin ismi K.G. olarak geçti. Bu bir muhabirin bu yaştaki çocuğu korumaya yönelik öztedbiriden başka birşey değildi.
Peki ya aynı “çocuk anne”yi bu haberdeki kadar başka kim korumuştu? Belli ki hiç kimse...
Bir çocuk, daha 11 yaşında iken hamile kalmış, 12 yaşında anne olmuştu.
Konu mahkemeye taşındı. Aileden bazı bireyler ve 25 yaşındaki “baba” tutuklandı. Avukatları “çocuk anne”nin 19 yaşında olduğunu iddia etti. Sonucu mahkeme verecek elbette.
*
Sürecin muhtemel prosedürüne bakacak olursak karşımıza karmaşık bir tablo çıkar.
Zanlıların tutukluluğu devam edecek ya da teminatla serbest kalacaklar, ardından yargı sürecine geçilecek. Dava dosyası polis tarafından tamamlanacak, soruşturma savcılığa gönderilecek. Savcılık görüş yazısı verecek. Sonra dosya yine polise gönderilecek, ardından ithamname hazırlanacak, yine savcılığa gönderilecek ve dava numarası alınacak. Daha sonra dosyada bulunan ithamname sanık konumununa geçen zanlılara tebliğ edilecek. Sonrasında ise dava görüşülmeye başlanacak. Sanıklar suçu kabul etmezlerse -ki bu kuvvetle muhtemeldir-, duruşmaya gidilecek. Teker teker sanıklar dinlenecek ve gerekçeli karara kadar süreç devam edecek. Eğer verilen karara sanıklar ya da savcılık tarafından itiraz olursa bu kez istinaf edilecek.
İstinaf dilekçesi dosyalanacak ve Yargıtay Ceza tarafından görüşülecek. Ardından karara bağlanacak. Bu süreç normal prosedürü takip ederse muhtemelen 2 yıl sürecek. Çeşitli ertelemeler olması durumunda süre daha da uzayabilecek. Yani günün birinde sonuca varılarak kamuoyu da aydınlatılacak.
Bu, hukukun prosedürü. Gecikmeleri eleştirsek de prosedür bu. Burada tüm bunlar yaşansın ya da yaşanmasın, adaletin vereceği nihai karara, geç verilse de elbette saygımız var.
Karar verilene kadar kimbilir bu konu çoktan unutulacak. Belki de unutulması da “çocuk anne” ve çocuğu tarafından en makul sonuç olacak.
Ancak unutulmayacak olan, canım ülkemde, bazı alışamadığımız ifadelerin, bir haber metninde daha karşımıza çıkması olacak.
“Aşiret”, “çocuk anne” gibi...
Elma meselesi
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Sanki olumsuzluk olarak akla gelebilecek herşeyin dışarıda bırakıldığı bir yeni dünya gibi sevda.
Düşündükçe, tüm bir evren dolusu duygu uçuşuyor insanın içinde, karnınızda kelebek çırpınışları başlıyor.
Hissettiklerinizle beslenen 6 hafta değil altı yüz yıl yaşayacak kelebeklerin kanat çırpışları.
Bir sevda içinize doldukça, dünyanın dışına çıkıyor insan.
Gelen her yeni an, hayatınızda yeni bir ilk olmaya dönüşüyor.
Eski bayram sabahlarındaki çocuklar gibi oluyor duygularınız.
Böyle bir yerdeydi sevda...
*
Bayramları örnek veririken bile şimdikilerden bahsedemiyoruz.
Bu, eski sevdaların anlatımı çünkü. Bugün yaşanan bu değil. Bunu bulan da anlam yükleyemez artık şimdilerde. Hatta anlamaz değer vermez, veremez...
Gün başka, gün anlamları değiştiren hızla akaıyor artık...
Sevdalar şimdi böyle mi ya?
Edilgen hayatların hüküm sürdürdüğü zamanlar yaşamaya tanıklık eden bir acı var içimde.
Tüm yaşamımız gibi aşklarımız da edilgen. Beklentiler, saflığını, hızlı hayat gerçekliğini kaldırmış duyguların.
Oysa Nazım ne güzel yazmış... Ne güzel anlatmış bir sevdayı “Tahir ile Zühre” şiirinde...
Bugünün eksik sevdalarına armağan olması dileğiyle paylaşmak istedim bu hafta sizlerle.
Ne kadar sevilebileceğine, nasıl sevileceğini eklemiş çünkü Nazım...
*
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
ferhat@cypruscenter.com
Sanki olumsuzluk olarak akla gelebilecek herşeyin dışarıda bırakıldığı bir yeni dünya gibi sevda.
Düşündükçe, tüm bir evren dolusu duygu uçuşuyor insanın içinde, karnınızda kelebek çırpınışları başlıyor.
Hissettiklerinizle beslenen 6 hafta değil altı yüz yıl yaşayacak kelebeklerin kanat çırpışları.
Bir sevda içinize doldukça, dünyanın dışına çıkıyor insan.
Gelen her yeni an, hayatınızda yeni bir ilk olmaya dönüşüyor.
Eski bayram sabahlarındaki çocuklar gibi oluyor duygularınız.
Böyle bir yerdeydi sevda...
*
Bayramları örnek veririken bile şimdikilerden bahsedemiyoruz.
Bu, eski sevdaların anlatımı çünkü. Bugün yaşanan bu değil. Bunu bulan da anlam yükleyemez artık şimdilerde. Hatta anlamaz değer vermez, veremez...
Gün başka, gün anlamları değiştiren hızla akaıyor artık...
Sevdalar şimdi böyle mi ya?
Edilgen hayatların hüküm sürdürdüğü zamanlar yaşamaya tanıklık eden bir acı var içimde.
Tüm yaşamımız gibi aşklarımız da edilgen. Beklentiler, saflığını, hızlı hayat gerçekliğini kaldırmış duyguların.
Oysa Nazım ne güzel yazmış... Ne güzel anlatmış bir sevdayı “Tahir ile Zühre” şiirinde...
Bugünün eksik sevdalarına armağan olması dileğiyle paylaşmak istedim bu hafta sizlerle.
Ne kadar sevilebileceğine, nasıl sevileceğini eklemiş çünkü Nazım...
*
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Panoptikon ve medya unutkanlığı
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Medyayı da eleştirmeliyiz. Geleneksel unutkanlığa sahip medyamısı özellikle bu konuda daha da çok eleştirmeliyiz. Olay olu, haber yapılır, halka yansıtılır, ertesi gün yorumlar yapılır, sonrasında konu unutulur. Ta ki aynı yerden aynı koku çıkana kadar. İşte o zaman “ben yazdıydım” demek yerine, “yazdım ama sonra takip etmedim, unuttum” demekle başlamalı yeni yazıya. Konu hapishanemiz. Hapishande sadece bu yıl olan bir çok olaydan sonra şu an durum ne?
*
Suç işlemiş birisi, mahkum edilerek cezalandırılabilir. Gideceği yer hapishanedir. Ancak mahkumiyetinde de hakları vardır. Mahkumdur diye, mahkumiyeti sürecinde ne zulüm görmesi, ne de mahkumluk halideki haklarından feragat ettirilmesi söz konusu değildir.
Peki sizce, temizlik, kişisel bakım, fiziksel kaçınılmaz ihtiyaçların hijyenliği temel ihtiyaç ve insan gereksinimleri arasında yer almıyor mu? Öyle ise ne yaşanıyor hapishanemizde ve neden yaşanıyor? Yazılanları, haberleri, köşe satırlarını teker teker okuyup bir süre de bekledikten sonra yazmak istedim hapishane konusunu.
*
Panoptikon; bir hapishane modelinin adıdır. Öte yandan bu yöntemle bir gözlemleme ve gözlemlenme felsefesini de anlamında taşır.
Panoptikon İngiliz düşün insanı Jeremy Bentham tarafından geliştirilmiş bir projedir. Bu proje cezaevini bir halka biçiminde planlıyor. Bu şekilde inşa edilecek binadaki hücrelerin pencereleri içeriye (avluya) bakacak şekilde hesaplanır. Avlunun ise tam ortasına kule yerleştirilir. Kuleden bakanlar hücreleri sürekli olarak görebileceklerdir. Hücredeki mahkumlar ise, kuledekileri tam olarak göremedikleri için, ne zaman gözetlendiklerini, gözetlenip gözetlenmediklerini bilemeyecekler ve her an gözetleniyormuş gibi davranmak zorunda kalacaklardır. Sistem bu. Bu tür bir sistemde mahumun, gözetlenmenin sürekliliği ile gözetim altında olmayı kabulleneceği düşünülür.
Foucault, hapishanenin tarihini bin dokuz yüz yetmiş beş senesinde yazdı. Avrupa’da 17. yüzyıla kadar hapishane yoktu. Mahkumlar, hastalar hatta deliler bir binaya kapatılıyorlardı. Ardından gelişen olaylarla eylem ve ayaklanma korkusu hapishane ile igili ilk fikirlerin ortaya atılmasına neden oldu. O günlerin fikirbabası olan iktidar sahipleri, yeni projelerle hem mahkumları ıslah etmeyi hem de kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücünü sağlamayı hedefledi. Ama baskı ve şiddetle bunu başaramadılar. Bunun üzerine 18. yüzyılın sonunda şiddetle çözmek yerine disiplinin, gönüllü olarak benimsetilmesi kavramı üzerine eğildiler. İşte bu noktada Panoptikon ortaya çıktı.
*
Peki bizde ne oluyor? Ardarda yaşanan firarlar, mahkumların darp edilmesi, şiddet altında kontrole Tabibler Birliği’nin gösterdiği duyarlı tepki, rehin alma, hapishane içindeki eylemler, içeride çözülemeyeni dev duvarlarla dışarıdan çözmeye çalışma eğilimi, tuvaletten yemeğe, yatma yerinden, temizliğe, çocuk mahkumlara ayrı yer olmamasından kendini yakarak öldüren mahkum olayına kadar, hapishanemizden yükselen kokunun keskinliği, medyada, bir kabarsa bir sönse de, unutulmayacak gibi.
Bu mahkumlar, hangi ülkeden olurlarsa olsunlar veya hangi suçu işlemiş olurlarsa olsunlar, insani haklarla cezalarını çekmeğe ve temel ihtiyaçları konusunda endişesiz bir mahkumiyet yaşamağa hak sahibidirler. Can güvenlikleri ise hapishane yönetimine emanettir.
“Ruhun, bedenin içinde hapsolduğu düşünülür, oysa modernleşmeyle, vücudun terbiye edildiği bir beden hapishanesi haline gelmiştir” diyor Foucault. İşte bu cümle ile anlayabilmeliyiz aslında, insanların ruhunu teslim etmek yerine direnmelerini ve hatta bedenlerini feda etmelerini...
En azından Foucault ve Jeremy Bentham kitaplarını hapishane yönetimine önemle öneririm.
ferhat@cypruscenter.com
Medyayı da eleştirmeliyiz. Geleneksel unutkanlığa sahip medyamısı özellikle bu konuda daha da çok eleştirmeliyiz. Olay olu, haber yapılır, halka yansıtılır, ertesi gün yorumlar yapılır, sonrasında konu unutulur. Ta ki aynı yerden aynı koku çıkana kadar. İşte o zaman “ben yazdıydım” demek yerine, “yazdım ama sonra takip etmedim, unuttum” demekle başlamalı yeni yazıya. Konu hapishanemiz. Hapishande sadece bu yıl olan bir çok olaydan sonra şu an durum ne?
*
Suç işlemiş birisi, mahkum edilerek cezalandırılabilir. Gideceği yer hapishanedir. Ancak mahkumiyetinde de hakları vardır. Mahkumdur diye, mahkumiyeti sürecinde ne zulüm görmesi, ne de mahkumluk halideki haklarından feragat ettirilmesi söz konusu değildir.
Peki sizce, temizlik, kişisel bakım, fiziksel kaçınılmaz ihtiyaçların hijyenliği temel ihtiyaç ve insan gereksinimleri arasında yer almıyor mu? Öyle ise ne yaşanıyor hapishanemizde ve neden yaşanıyor? Yazılanları, haberleri, köşe satırlarını teker teker okuyup bir süre de bekledikten sonra yazmak istedim hapishane konusunu.
*
Panoptikon; bir hapishane modelinin adıdır. Öte yandan bu yöntemle bir gözlemleme ve gözlemlenme felsefesini de anlamında taşır.
Panoptikon İngiliz düşün insanı Jeremy Bentham tarafından geliştirilmiş bir projedir. Bu proje cezaevini bir halka biçiminde planlıyor. Bu şekilde inşa edilecek binadaki hücrelerin pencereleri içeriye (avluya) bakacak şekilde hesaplanır. Avlunun ise tam ortasına kule yerleştirilir. Kuleden bakanlar hücreleri sürekli olarak görebileceklerdir. Hücredeki mahkumlar ise, kuledekileri tam olarak göremedikleri için, ne zaman gözetlendiklerini, gözetlenip gözetlenmediklerini bilemeyecekler ve her an gözetleniyormuş gibi davranmak zorunda kalacaklardır. Sistem bu. Bu tür bir sistemde mahumun, gözetlenmenin sürekliliği ile gözetim altında olmayı kabulleneceği düşünülür.
Foucault, hapishanenin tarihini bin dokuz yüz yetmiş beş senesinde yazdı. Avrupa’da 17. yüzyıla kadar hapishane yoktu. Mahkumlar, hastalar hatta deliler bir binaya kapatılıyorlardı. Ardından gelişen olaylarla eylem ve ayaklanma korkusu hapishane ile igili ilk fikirlerin ortaya atılmasına neden oldu. O günlerin fikirbabası olan iktidar sahipleri, yeni projelerle hem mahkumları ıslah etmeyi hem de kapitalizmin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücünü sağlamayı hedefledi. Ama baskı ve şiddetle bunu başaramadılar. Bunun üzerine 18. yüzyılın sonunda şiddetle çözmek yerine disiplinin, gönüllü olarak benimsetilmesi kavramı üzerine eğildiler. İşte bu noktada Panoptikon ortaya çıktı.
*
Peki bizde ne oluyor? Ardarda yaşanan firarlar, mahkumların darp edilmesi, şiddet altında kontrole Tabibler Birliği’nin gösterdiği duyarlı tepki, rehin alma, hapishane içindeki eylemler, içeride çözülemeyeni dev duvarlarla dışarıdan çözmeye çalışma eğilimi, tuvaletten yemeğe, yatma yerinden, temizliğe, çocuk mahkumlara ayrı yer olmamasından kendini yakarak öldüren mahkum olayına kadar, hapishanemizden yükselen kokunun keskinliği, medyada, bir kabarsa bir sönse de, unutulmayacak gibi.
Bu mahkumlar, hangi ülkeden olurlarsa olsunlar veya hangi suçu işlemiş olurlarsa olsunlar, insani haklarla cezalarını çekmeğe ve temel ihtiyaçları konusunda endişesiz bir mahkumiyet yaşamağa hak sahibidirler. Can güvenlikleri ise hapishane yönetimine emanettir.
“Ruhun, bedenin içinde hapsolduğu düşünülür, oysa modernleşmeyle, vücudun terbiye edildiği bir beden hapishanesi haline gelmiştir” diyor Foucault. İşte bu cümle ile anlayabilmeliyiz aslında, insanların ruhunu teslim etmek yerine direnmelerini ve hatta bedenlerini feda etmelerini...
En azından Foucault ve Jeremy Bentham kitaplarını hapishane yönetimine önemle öneririm.
“Kendi kendimizi vuran silah!”
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Topluma, tamamen eleştirel bakış ile yine toplumun yansıtabileceği, retorik sahibi bir “tüm medya” hayal ediyorum. Bir yandan bu hayali kurarken, diğer yandan güncel medya içeriklerinin ise daha da kötüye gittiğine tanık oluyorum. Eleştirinin ne demek olduğunu, nerede başlayıp nerede durulması gerektiğini bilmeyenler sayesinde üstelik.
Düşüncenin kendi içine kapanmaması için sürekli bir dikkat etme durumu yaratıyorlar ve bu eleştirinin tanımı iken sonucu oluyor. Çünkü en başarızılar, düşündüklerini kendi düşündükleri ile sınırlandıran ve bunun dışına çıkamayanlardır. Onların bu başarısızlığı, eğer medyada boy gösteren figüranlardan biriyseler, bireysel bir başarısızlıkla sınırlı kalmaz. Etkileyebildikleri toplum kesiti kadardır, kamusal alanda yaşanır.
Yayın kuruluşunun ya da programın sahibi gibi davrananlar bilmezler ki, yayın kamu malıdır.
Birey olarak hepimiz, kurumsal olarak ise gerek özel gerekse kamu sektörü, demokratik erklerin tümü için, medya hassasiyetine sahip olmalıdır.
Bugün hukuksal olarak bizi savunan ya da iktisadi olarak ürünümüzün arkasında pervasızca duran bir kitle iletişim aracının, yarın karşımızda ya da rakibimizin arkasında olması muhtemeldir.
Medyayı ne kadar tüketeceğimizi ve onunla nasıl birlikte yaşayacağımızı bilmek, bu çağda, ‘yaşamak’la aynı değerdedir.
Medya bir pazardır. Onu yaşatanlar tüketirken, tüketildikçe yaşayanları da medya tüketir.
Tecimsel anlamda “tüketim toplumu” profili ile örtüştüğümüzü söyleyebileceğimiz bir toplum olarak, bunun ne sakıncası olduğu konusunda aklınız karışabilir.
Ancak bilinmesi gereken, medyanın tükettiğinin sadece tüketim toplumunun doğrudan tüketimine yönelen ürünlerinin olmadığıdır. Medya, toplumun temel dinmiklerini, kültürünü, ritüellerini bunların gölgesinde kalan yarınlarını da tüketmektedir. Kalemi, eline alan ya da mikrofonun başına, kameranın karşısına geçen bireyin, toplumun içierisinden çıkarak topluma hitap edecek yere geçtiğinin farkındalığına ne kadar ulaşması gerekiyorsa, toplumun parçası olmaya devam ettiğinin de farkındalığına o kadar ulaşması gerekiyor.
Kıbrıs Türk Medyası, bir dönüşümün pençesindedir.
Bu dönüşümün adı, “Kültür Erozyonu” olarak nitelendirilebilir. Temel kültürel ve töremsel toplum dağarcığı, popüler kültürün ve tecimsel medyanın alt kültürü olma yolunda hızla gerilemekte, geriletilmektedir.
İçeriklerin artırılması ya da göze hitap eden zenginleştirme yeterli ölçüt değildir. İçerik olşumunda kitle iletişim araçlarının her birinde yer alan, her bir ayrı içeriğin, nitelikleri kadar nicelikleri de önemlidir. Onları birbirlerinden farklı kılan budur. Her şeyin ekonomik edinimsizlik ile kötüleşmediğini gözler önüne seren parasal tabanlı olmayan sorun ve sonuçlara bir çok örnek bulabiliriz. Örneğin, hiç bir ussal yaklaşıma sığdıramayacağımız, politik savunumlara dayalı öfkeler, eleşirel bakamayan, saldırgan tavırlı bilinçsiz siyasi taraflılık.
Ekonomik kaygıların ötesine geçen, siyasal hırslar ve öfkeler neticesinde, bir yandan toplumu, bu yüzyılın başarısı olan “global iletişim bilimine” aykırı bir biçimde köhne soğuk savaş dönemi zihniyetiyle kutuplara ayıran; -hakareti, kendini ifade etme, küfür etmeyi, içtenlik ve samimiyet, saldırganlığı, içgüdü- olarak nitelendiren medya mensupları, bu davranış modellerinin toplumda ne denli olumsuz sonuçlar yaratacağına bakmazlarken, öte yandan şov dünyası hastalığı olan “megalomanlık” temelli bu olumsuzlukların doğurmakta olduğu sonuçlara da bakacak rasyonallikte değiller.
Bu ruh hali, ekrandaki ya da satırlardaki pesimist dışa vurumlar ile de doğru orantılıdır.
*
Roland Barthes’in ilk kitabı olan “Yazının Sıfır Derecesi”nde bahsettiği, düşünsel iktidardan siyasal iktidara yürüyüş hevesinin altındaki 1850’li yıllardaki Fransa’nın en kötü 3 hali, şimdilerde ülkemizde yaşanıyor.
Nüfusun alt üst olması, çağdaş kapitalizmin doğması ve toplumun düşman sınıflara bölünmesi.
Bunlar koskoca Fransız İhtilali’ni gölgelendiriken, bize ne yapmaz?
Kendisi gibi düşünmeyeni, alabildiğine hakarete, küfüre, aşağılamaya boğan düşünce, kendi düşüncesinin benimsenmesini sağlayamayacağı gibi; karşı düşüncenin de zayıflamasını sağlayamaz.
Akılcılık denklemlerinin temeline oturtulmamış bir “düşün süreci” hayatta kalamaz.
Dolayısıyla bu tarz, sadece kendini doğru gören, “eleştirmenin kutsallığını bencilleştiren” dışa vurumlar, savundukları; siyasal veya toplumsal öğretilerine, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral ya da estetik düşünceler bütününe, diğer bir deyişle kendi ideolojilerinin tamamına da ihanet eden modellerdir.
*
2004 yılı sonunda, Kıbrıs Türk izleyicisinin ve dinleyicisinin, izleme/dinleme alışkanlıklarını ortaya koymayı hedefleyen bir kamuoyu araştırmasında halk, bahsekonu içerikler taşıyan program ve programcılara açık oranla tepki gösterirken, 2007 ortasında yapılan aynı araştırmada bu tepkinin düşüş gösterdiğinin saptanması, “kötünün meşru kabul edilmesi” anlamına gelecek kadar olumsuz bir gerileme ve bilimsel bir sonuçtur.
Ne yazık ki, kötü olduğundan emin olunan bir durum, “normalmiş” gibi algılanmaya başlanmıştır.
Kötünün ilerlemesi ile övünecek değiliz. Bu bir gerilemedir.
Bu sonucun ilk nedeni meşru kabul etmeye başlama iken, aynı araştırmada bunun ikinci nedeni ise “bu tür program veya programcıların zaten izlenilip/dinlenilmiyor olmasıdır.”
Mevcut erozyon, gün günden öte, daha çok kültürü alıp götürüyor. Yanlışlar doğru gibi görmeye başlanılan yanılsamalara dönüşüyor.
Bu erozyonun ilk önce farkındalığına varanlar elbette mesleğin içindeki, aynı endişeyi taşıyan iyilerdir. Hızla kirlenen medyanın, ne tür sonuçlara neden olabileceğini bilenler, medya mensubu olmadan da bu rahatsızlığı duyabilirler.
Bu dürtüden hareketle bir manifesto yayınlayan Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği, tam da bu konuyla ilgili endişelerini, “Gazetecinin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”ni de hatırlatarak ortaya koydular.
Aynı bildiride, “basında kirlenme” olarak ifadelendirilen ve sonuçta kendi kendimizi vuran bir silah haline gelmesinden endişe duyduklarını, hakaret dolu, seviyesiz, kişileri hedef alan, saldırgan, argo ve müstehcen ifadeler içeren, meslek ilkelerini hiçe sayan yayınlara karşı bir çağrı yapma kararı aldıklarını belirttiler. Buna göre, ülkemizde yayımlanan gazetelerin her sabah “basın özetleri” adıyla okunduğu radyo ve televizyon programlarının yapımcılarına ve yöneticilerine, bu tür ifadeler içeren haberleri, yorumları ve fotoğrafları içeren gazetelere, yayınlarında yer vermeme çağrısı yapatılar.
Bu, kültürü erozyona uğratan yeni bir durumdur. Radyo ve televizyonlar bir ölçüde denetim ve düzenleme altında iken gazetelerde bu tür bir denetim olmaması “herşeyin yazılabileceği hakkı” doğurduğu gibi algılanmakta ve yazılmaktadır. Üstelik bu yazılanlar tirajı 200-300’ü bulamayan gazetelerde yer alırken, televizyon ve radyolarda, “farklılık yaratmışlarcasına” bir program edasıyla döne döne okunuyor ve yayılması sağlanıyor.
Radyo televizyonlarca sürdürülen bu yayma fiili, yazandan ve basandan daha büyük bir sorumluluk taşır. Radyo televizyon yayıncısı, bunun önüne geçme, doğru ve yanlışı ayırarak meslek ilkelerine aldırmayan gazetelere yer vermeme inisiyatifine sahiptir. Ya da kendi de bu ilkelerden habersiz veya bilgi sahibi olmadığı kadar umur sahibi de değildir.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin bu bildirisi, sadece yerinde bir tavır olmak dışında, durumu da izah eden bir anlam taşıdığından çok önemlidir. Dilerim medya sahipleri de hassasiyetle durumun farkında olurlar ve tüm medyada temiz bir dönemin başlaması için hareket ederler.
Bakalım medya kirliliğine öncülük edenlere karşı, temiz bir döneme kimler öncülük edecekler...
ferhat@cypruscenter.com
Topluma, tamamen eleştirel bakış ile yine toplumun yansıtabileceği, retorik sahibi bir “tüm medya” hayal ediyorum. Bir yandan bu hayali kurarken, diğer yandan güncel medya içeriklerinin ise daha da kötüye gittiğine tanık oluyorum. Eleştirinin ne demek olduğunu, nerede başlayıp nerede durulması gerektiğini bilmeyenler sayesinde üstelik.
Düşüncenin kendi içine kapanmaması için sürekli bir dikkat etme durumu yaratıyorlar ve bu eleştirinin tanımı iken sonucu oluyor. Çünkü en başarızılar, düşündüklerini kendi düşündükleri ile sınırlandıran ve bunun dışına çıkamayanlardır. Onların bu başarısızlığı, eğer medyada boy gösteren figüranlardan biriyseler, bireysel bir başarısızlıkla sınırlı kalmaz. Etkileyebildikleri toplum kesiti kadardır, kamusal alanda yaşanır.
Yayın kuruluşunun ya da programın sahibi gibi davrananlar bilmezler ki, yayın kamu malıdır.
Birey olarak hepimiz, kurumsal olarak ise gerek özel gerekse kamu sektörü, demokratik erklerin tümü için, medya hassasiyetine sahip olmalıdır.
Bugün hukuksal olarak bizi savunan ya da iktisadi olarak ürünümüzün arkasında pervasızca duran bir kitle iletişim aracının, yarın karşımızda ya da rakibimizin arkasında olması muhtemeldir.
Medyayı ne kadar tüketeceğimizi ve onunla nasıl birlikte yaşayacağımızı bilmek, bu çağda, ‘yaşamak’la aynı değerdedir.
Medya bir pazardır. Onu yaşatanlar tüketirken, tüketildikçe yaşayanları da medya tüketir.
Tecimsel anlamda “tüketim toplumu” profili ile örtüştüğümüzü söyleyebileceğimiz bir toplum olarak, bunun ne sakıncası olduğu konusunda aklınız karışabilir.
Ancak bilinmesi gereken, medyanın tükettiğinin sadece tüketim toplumunun doğrudan tüketimine yönelen ürünlerinin olmadığıdır. Medya, toplumun temel dinmiklerini, kültürünü, ritüellerini bunların gölgesinde kalan yarınlarını da tüketmektedir. Kalemi, eline alan ya da mikrofonun başına, kameranın karşısına geçen bireyin, toplumun içierisinden çıkarak topluma hitap edecek yere geçtiğinin farkındalığına ne kadar ulaşması gerekiyorsa, toplumun parçası olmaya devam ettiğinin de farkındalığına o kadar ulaşması gerekiyor.
Kıbrıs Türk Medyası, bir dönüşümün pençesindedir.
Bu dönüşümün adı, “Kültür Erozyonu” olarak nitelendirilebilir. Temel kültürel ve töremsel toplum dağarcığı, popüler kültürün ve tecimsel medyanın alt kültürü olma yolunda hızla gerilemekte, geriletilmektedir.
İçeriklerin artırılması ya da göze hitap eden zenginleştirme yeterli ölçüt değildir. İçerik olşumunda kitle iletişim araçlarının her birinde yer alan, her bir ayrı içeriğin, nitelikleri kadar nicelikleri de önemlidir. Onları birbirlerinden farklı kılan budur. Her şeyin ekonomik edinimsizlik ile kötüleşmediğini gözler önüne seren parasal tabanlı olmayan sorun ve sonuçlara bir çok örnek bulabiliriz. Örneğin, hiç bir ussal yaklaşıma sığdıramayacağımız, politik savunumlara dayalı öfkeler, eleşirel bakamayan, saldırgan tavırlı bilinçsiz siyasi taraflılık.
Ekonomik kaygıların ötesine geçen, siyasal hırslar ve öfkeler neticesinde, bir yandan toplumu, bu yüzyılın başarısı olan “global iletişim bilimine” aykırı bir biçimde köhne soğuk savaş dönemi zihniyetiyle kutuplara ayıran; -hakareti, kendini ifade etme, küfür etmeyi, içtenlik ve samimiyet, saldırganlığı, içgüdü- olarak nitelendiren medya mensupları, bu davranış modellerinin toplumda ne denli olumsuz sonuçlar yaratacağına bakmazlarken, öte yandan şov dünyası hastalığı olan “megalomanlık” temelli bu olumsuzlukların doğurmakta olduğu sonuçlara da bakacak rasyonallikte değiller.
Bu ruh hali, ekrandaki ya da satırlardaki pesimist dışa vurumlar ile de doğru orantılıdır.
*
Roland Barthes’in ilk kitabı olan “Yazının Sıfır Derecesi”nde bahsettiği, düşünsel iktidardan siyasal iktidara yürüyüş hevesinin altındaki 1850’li yıllardaki Fransa’nın en kötü 3 hali, şimdilerde ülkemizde yaşanıyor.
Nüfusun alt üst olması, çağdaş kapitalizmin doğması ve toplumun düşman sınıflara bölünmesi.
Bunlar koskoca Fransız İhtilali’ni gölgelendiriken, bize ne yapmaz?
Kendisi gibi düşünmeyeni, alabildiğine hakarete, küfüre, aşağılamaya boğan düşünce, kendi düşüncesinin benimsenmesini sağlayamayacağı gibi; karşı düşüncenin de zayıflamasını sağlayamaz.
Akılcılık denklemlerinin temeline oturtulmamış bir “düşün süreci” hayatta kalamaz.
Dolayısıyla bu tarz, sadece kendini doğru gören, “eleştirmenin kutsallığını bencilleştiren” dışa vurumlar, savundukları; siyasal veya toplumsal öğretilerine, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral ya da estetik düşünceler bütününe, diğer bir deyişle kendi ideolojilerinin tamamına da ihanet eden modellerdir.
*
2004 yılı sonunda, Kıbrıs Türk izleyicisinin ve dinleyicisinin, izleme/dinleme alışkanlıklarını ortaya koymayı hedefleyen bir kamuoyu araştırmasında halk, bahsekonu içerikler taşıyan program ve programcılara açık oranla tepki gösterirken, 2007 ortasında yapılan aynı araştırmada bu tepkinin düşüş gösterdiğinin saptanması, “kötünün meşru kabul edilmesi” anlamına gelecek kadar olumsuz bir gerileme ve bilimsel bir sonuçtur.
Ne yazık ki, kötü olduğundan emin olunan bir durum, “normalmiş” gibi algılanmaya başlanmıştır.
Kötünün ilerlemesi ile övünecek değiliz. Bu bir gerilemedir.
Bu sonucun ilk nedeni meşru kabul etmeye başlama iken, aynı araştırmada bunun ikinci nedeni ise “bu tür program veya programcıların zaten izlenilip/dinlenilmiyor olmasıdır.”
Mevcut erozyon, gün günden öte, daha çok kültürü alıp götürüyor. Yanlışlar doğru gibi görmeye başlanılan yanılsamalara dönüşüyor.
Bu erozyonun ilk önce farkındalığına varanlar elbette mesleğin içindeki, aynı endişeyi taşıyan iyilerdir. Hızla kirlenen medyanın, ne tür sonuçlara neden olabileceğini bilenler, medya mensubu olmadan da bu rahatsızlığı duyabilirler.
Bu dürtüden hareketle bir manifesto yayınlayan Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği, tam da bu konuyla ilgili endişelerini, “Gazetecinin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”ni de hatırlatarak ortaya koydular.
Aynı bildiride, “basında kirlenme” olarak ifadelendirilen ve sonuçta kendi kendimizi vuran bir silah haline gelmesinden endişe duyduklarını, hakaret dolu, seviyesiz, kişileri hedef alan, saldırgan, argo ve müstehcen ifadeler içeren, meslek ilkelerini hiçe sayan yayınlara karşı bir çağrı yapma kararı aldıklarını belirttiler. Buna göre, ülkemizde yayımlanan gazetelerin her sabah “basın özetleri” adıyla okunduğu radyo ve televizyon programlarının yapımcılarına ve yöneticilerine, bu tür ifadeler içeren haberleri, yorumları ve fotoğrafları içeren gazetelere, yayınlarında yer vermeme çağrısı yapatılar.
Bu, kültürü erozyona uğratan yeni bir durumdur. Radyo ve televizyonlar bir ölçüde denetim ve düzenleme altında iken gazetelerde bu tür bir denetim olmaması “herşeyin yazılabileceği hakkı” doğurduğu gibi algılanmakta ve yazılmaktadır. Üstelik bu yazılanlar tirajı 200-300’ü bulamayan gazetelerde yer alırken, televizyon ve radyolarda, “farklılık yaratmışlarcasına” bir program edasıyla döne döne okunuyor ve yayılması sağlanıyor.
Radyo televizyonlarca sürdürülen bu yayma fiili, yazandan ve basandan daha büyük bir sorumluluk taşır. Radyo televizyon yayıncısı, bunun önüne geçme, doğru ve yanlışı ayırarak meslek ilkelerine aldırmayan gazetelere yer vermeme inisiyatifine sahiptir. Ya da kendi de bu ilkelerden habersiz veya bilgi sahibi olmadığı kadar umur sahibi de değildir.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin bu bildirisi, sadece yerinde bir tavır olmak dışında, durumu da izah eden bir anlam taşıdığından çok önemlidir. Dilerim medya sahipleri de hassasiyetle durumun farkında olurlar ve tüm medyada temiz bir dönemin başlaması için hareket ederler.
Bakalım medya kirliliğine öncülük edenlere karşı, temiz bir döneme kimler öncülük edecekler...
Montenegro neresi?
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
The Guardian gazetesini bilirsiniz. İngiltere’nin hatırı sayılır satışa sahip bir gazetesi. İnternette de yayını bulunuyor. Üye olunduğu zaman ise dilediğiniz haberler size ulaşıyor. Uzun zamandır günlük olarak takip ettiğim bir site. Pazar gün ise üye olmayı denedim. Bu gibi uluslararası üyeliklerde ülke olarak “Cyprus” ifadesini ararım. Her zaman da bir problemle karşılaşırım. Sitede iki Cyprus var. İlki “hükümet yönetimindeki” resmi Cyprus, ikincisi ise “Türklerin yönetimindeki işgal altındaki” Cyprus. Bir işgal (!) düşünün ki, işgal olduğunu en çok iddia edenler (rumlar) dilediklerince girip çıksınlar. İbadet yerlerinde ibadet etsinler, gezsinler, yesinle kalsınlar. Bir işgal (!) gücü düşünün ki araçlarının arkasında hatalı sürüşlerde aranması için telefon bumarası yazılan.
Kendimizi anlatamıyoruz. Kendimizi anlatmak için daha fazlasına ihtiyaç var. Ne biz anlatabiliyoruz artık kendimizi ne de dünya. Kimse bu durumu umursamıyor. Ancak bir yandan da yukarıdaki saptamalardan bile yola çıksak, kendi çocuklarına onlar da anlatamayacaklar, bu coprafyadaki durumu.
40 yıl manipülasyonlarla, dünyaya açık olmanın avantajını kullanmış olan rumlar, hep kendi tezlerini anlatıp dünyayı inandırdılar.
*
Hayatta herşeyin bir zaman sınırı olmasına rağmen Kıbrıs Sorunu’nun ucu açık zamanlara yayılmış bir hali var. AB üye alırken zaman kriteri ile bağlayıcılık sağlıyor. Kıbrıs Sorunu görüşmelerinde ise dünya aymazlıkta.
Aktif olmak lazım. Laflar ve zamansız oyalamalar mevsimi geçti. CNN’de bir reklam, EuroNews’da bir tanıtım filmi, Avrupa meydanlarına pano, etkili kliplerle durumu anlatan batıda ün yapmış sanatçılarımızın, hatta batılı ünlülerle tanıtım, ve ve ve...
*
Montenegro neresi bilir misiniz? “dünyanın en son ve en yeni bağımsız olan devleti”. Sadece 3,500 Amerikan Doları kişi başına geliri olan 650 bin nüfuslu bir yer. Montenegro, daha bir yıl öncesine kadar adı kapkara haberlerle anılan, daha 2006 Haziran’ında tanınan bir Akdeniz/Adriyatik ülkesi. Montenegro Karadağ Cumhuriyeti’nin uluslararası adı. 1 yıllık ülke. Tıpkı “Green Day” müzik gurubunun klibinde Sudan/Darfur olaylarının anlatılarak dünyanın haberdar olması ve farkındalık yaratılması gibi, yukarıda bahsettiğim uygulamayı yapmış. CNN World ve EuroNews’da birinci sınıf denecek cinsten bir çekimle tanırım filmleri yayınlanıyor. Sizce Karadağ, bu kalitede film çekebilir mi? Araştırdım. Böyle bir alt yapıları, bu tarzda ünlüleri ya da ekipleri yok. Ancak, en iyilerle çalışmak için hareket etmişler ve başarmışlar. Muhteşem bir tanıtım filmleri var. Hareketli etkileyici birinci sınıf denecek bir çekimle yapılmış. Tabi buna gitmeye de gerek yok. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kısa ve etkili “LoveCyprus” reklamını da örnek verebiliriz.
*
Düşünce eylemden önce doğar. Kararlılık ise düşünceden önce. Biz artık her nereye yürüyeceksek yürüyelim, modern zamanların eylemlerini öğrenmeliyiz. Ardından ise hızla uygulamalıyız. Ekipçe tümden hareket ederek artık sesimizi yükseltmek ve bu coğrafyadaki durumun gerçeklerini en modern yöntemlerle dünyaya ulaştırmak zorundayız.
Durumun öncesini anlatsak da, anlamını anlatamıyoruz kendi çocuklarımıza bile. Dünya ise sadece rumların anlattığını biliyor. Artık bizim de anlatmamız lazım. Anlatılmıyor değil ancak en çağdaş eylemlerle yapmalıyız bunu. Üstelik mümkün olduğunca erken.
Bunun ilk adımı da bir arada düşünme çalışması.
TV’de Yakın Doğu Kolej’in müdürünü dinliyorum birkaç gün önce. Başarmış bir okulun yetkilisi. Eğitim bakanlığına sitem ediyor. “Her üniversitenin çok başarılı kolejleri var ama, bakanlık sistem derken asla bizlerle görüşmyor” diyor. Nedenini hiç anlamıyorum. Neden herşeyi sadece kendimiz yapmak istiyoruz? Neden paylaşıp birlikte yapmıyoruz? Biz bu ülkede birlikte yaşamıyor muyuz?
ferhat@cypruscenter.com
The Guardian gazetesini bilirsiniz. İngiltere’nin hatırı sayılır satışa sahip bir gazetesi. İnternette de yayını bulunuyor. Üye olunduğu zaman ise dilediğiniz haberler size ulaşıyor. Uzun zamandır günlük olarak takip ettiğim bir site. Pazar gün ise üye olmayı denedim. Bu gibi uluslararası üyeliklerde ülke olarak “Cyprus” ifadesini ararım. Her zaman da bir problemle karşılaşırım. Sitede iki Cyprus var. İlki “hükümet yönetimindeki” resmi Cyprus, ikincisi ise “Türklerin yönetimindeki işgal altındaki” Cyprus. Bir işgal (!) düşünün ki, işgal olduğunu en çok iddia edenler (rumlar) dilediklerince girip çıksınlar. İbadet yerlerinde ibadet etsinler, gezsinler, yesinle kalsınlar. Bir işgal (!) gücü düşünün ki araçlarının arkasında hatalı sürüşlerde aranması için telefon bumarası yazılan.
Kendimizi anlatamıyoruz. Kendimizi anlatmak için daha fazlasına ihtiyaç var. Ne biz anlatabiliyoruz artık kendimizi ne de dünya. Kimse bu durumu umursamıyor. Ancak bir yandan da yukarıdaki saptamalardan bile yola çıksak, kendi çocuklarına onlar da anlatamayacaklar, bu coprafyadaki durumu.
40 yıl manipülasyonlarla, dünyaya açık olmanın avantajını kullanmış olan rumlar, hep kendi tezlerini anlatıp dünyayı inandırdılar.
*
Hayatta herşeyin bir zaman sınırı olmasına rağmen Kıbrıs Sorunu’nun ucu açık zamanlara yayılmış bir hali var. AB üye alırken zaman kriteri ile bağlayıcılık sağlıyor. Kıbrıs Sorunu görüşmelerinde ise dünya aymazlıkta.
Aktif olmak lazım. Laflar ve zamansız oyalamalar mevsimi geçti. CNN’de bir reklam, EuroNews’da bir tanıtım filmi, Avrupa meydanlarına pano, etkili kliplerle durumu anlatan batıda ün yapmış sanatçılarımızın, hatta batılı ünlülerle tanıtım, ve ve ve...
*
Montenegro neresi bilir misiniz? “dünyanın en son ve en yeni bağımsız olan devleti”. Sadece 3,500 Amerikan Doları kişi başına geliri olan 650 bin nüfuslu bir yer. Montenegro, daha bir yıl öncesine kadar adı kapkara haberlerle anılan, daha 2006 Haziran’ında tanınan bir Akdeniz/Adriyatik ülkesi. Montenegro Karadağ Cumhuriyeti’nin uluslararası adı. 1 yıllık ülke. Tıpkı “Green Day” müzik gurubunun klibinde Sudan/Darfur olaylarının anlatılarak dünyanın haberdar olması ve farkındalık yaratılması gibi, yukarıda bahsettiğim uygulamayı yapmış. CNN World ve EuroNews’da birinci sınıf denecek cinsten bir çekimle tanırım filmleri yayınlanıyor. Sizce Karadağ, bu kalitede film çekebilir mi? Araştırdım. Böyle bir alt yapıları, bu tarzda ünlüleri ya da ekipleri yok. Ancak, en iyilerle çalışmak için hareket etmişler ve başarmışlar. Muhteşem bir tanıtım filmleri var. Hareketli etkileyici birinci sınıf denecek bir çekimle yapılmış. Tabi buna gitmeye de gerek yok. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kısa ve etkili “LoveCyprus” reklamını da örnek verebiliriz.
*
Düşünce eylemden önce doğar. Kararlılık ise düşünceden önce. Biz artık her nereye yürüyeceksek yürüyelim, modern zamanların eylemlerini öğrenmeliyiz. Ardından ise hızla uygulamalıyız. Ekipçe tümden hareket ederek artık sesimizi yükseltmek ve bu coğrafyadaki durumun gerçeklerini en modern yöntemlerle dünyaya ulaştırmak zorundayız.
Durumun öncesini anlatsak da, anlamını anlatamıyoruz kendi çocuklarımıza bile. Dünya ise sadece rumların anlattığını biliyor. Artık bizim de anlatmamız lazım. Anlatılmıyor değil ancak en çağdaş eylemlerle yapmalıyız bunu. Üstelik mümkün olduğunca erken.
Bunun ilk adımı da bir arada düşünme çalışması.
TV’de Yakın Doğu Kolej’in müdürünü dinliyorum birkaç gün önce. Başarmış bir okulun yetkilisi. Eğitim bakanlığına sitem ediyor. “Her üniversitenin çok başarılı kolejleri var ama, bakanlık sistem derken asla bizlerle görüşmyor” diyor. Nedenini hiç anlamıyorum. Neden herşeyi sadece kendimiz yapmak istiyoruz? Neden paylaşıp birlikte yapmıyoruz? Biz bu ülkede birlikte yaşamıyor muyuz?
Özgürlük değerlendirmesi
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Sadece haber verme ve denetleme görevi üstlenmez medya. Bir yandan da farkındalık yaratır. Günümüzde devletlerin en endişe duyduğu noktalardan biri eskiye nazaran artan farkındalıklardır.
Bu farkındalıklar medyanın taşıdığı haberler ve eleştirilerdendir.
Ülkemizde sade vatandaş gereken farkındalığa, süzgeçten geçirmek zorunda kaldığı kitle iletişim araçlarının mesajlarıyla ulaşabilmektedir. Ancak bu süzgeci elinde tutmayanlar, medyayı doğru okumayı bilemeyenler ise, yoğun bir manipülasyonla yanıltılmaktadırlar.
Tüm bunlar özgürlüklerimiz. Ancak özgürlük derken sadece iletişimle ilgili olmadığının altını çizmek lazım.
*
Boşnak yazar Mesa Selimoviç’in edebiyat dünyası için oldukça değerli bir eseri olan “Derviş ve Ölüm” romanında, Mevlevi şeyhi olan esas kahraman özgürlüğün mutluluk üzerine inşa edilen bir kavram olduğunu anlatırken, “din, vijdan ve yaşam üçlemesinin omuzlarında yükseldiğinden” bahseder. İnsanların, bir şeyhin gözlerinden değerlendirildiği roman, önemli öğretileri de içeriyor. Romanda ayrıca, anlatılan dönemi kapsayan eleştirilere de yer verilirken; dinin algılandığı kadarıyla ibadet etme özgürlüğüne, vijdanın adil bir yaşam hakkına ve yaşamın sağlık ve eğitim özgürlüğüne denk geldiği işlenir.
Bir şeyhin gözünden, hayat ve ölüm önemli bir öğreti ile aktarılırken, roman da, bir o kadar önemli bir edebi eserdir.
*
Modern zamanlara baktığımızda, bu üçleme yine geçerlidir. İnsanın özgür topraklarda yaşaması, sadece bir imge değil, realizmin de bir sonucudur. Bundan dolayıdır ki, hala geçerlidir. Özgür olmak, inancını, yaşamını, dilediğince sürdürebilmek, adil yönetilmekle mümkündür elbette.
Özgürlüğün temel yapı taşları ise bugün, sadece kendi yönetimine sahip olmakla nitelendirilemez. Yoksa Darfur ve Uganda gibi örnekler hiç mi yaşanmadı?
Sağlık, eğitim, adalet ve ibadet gibi değerlerin biraradalığıdır özgürlük. Bugün bizde bu olguların ne durumda olduğuna kısaca değinelim.
Sağlık denen temel yaşam argümanımızın başında devletin ne sunduğunu da içeren bir kavram karşımıza çıkar. Son dönemde şikayetçi olamayacağımız pozitif gelişmeler yaşamaktayız. Daha dün, yepyeni bir hastahaneye sahip olduk. Peki yeterli mi? Kendi kendimize evet. Ama giderek önlenemez şekilde artan akışkan nüfusla oranladığımızda hayır. Olamayacak da.
Adalet sistemimize baktığımızda ise “tıkanıklık ve geç sonuç verme”nin bir sorun teşkil ettiğini görmemek mümkün değil. Adil olma konusunda en küçük bir şüphem yok, tıpkı bir çok insanın düşündüğü gibi. Ancak geç sonuç veren adaletten de herkes şikayetçi. Adalet mekanizmasındaki gecikmelerin farkında olunmasına rağmen, çözüm için hiç bir şey yapılamıyor. Bu konudaki temel sorunu da aynı akışkan nüfusa endekslemek mümkün, ancak çözüm değil.
Din ve vijdan hürriyeti ise bu ülkede gani. Kimsenin kimseye şikayet edecek bir baskısı ya da engeli yok. Camilerin aynı akışkan nüfus nedeniyle bazı yerlerde yetersizliğini gözlemlemek mümkün ancak ciddi bir sorun yaşanmadığı gibi bu ibadet özgürlüğüne de engel değil. Tek hatırladığım ve hiç bir zaman anlam veremediğim tek engelleme, Şeyh Nazım efendinin eski cumhurbaşkanı Denktaş tarafından yasaklanması haricinde hiç bir olay olmadı diyebiliriz..
Özgürlüğün temellerinden kabul edilen devletin sunduğu ve diğerlerine göre yüzü daha geleceğe dönük bir hedefi olan eğitim konusuna gelince. Ne olduğu ortada.
Tam bu satırları yazarken TAK’tan telefonuma haber geldi. Burs tüzüğü değişmiş. 2.5 olan başarı ortalaması 2.0’a düşürülmüş. Teşvik edilmesi gereken başarı mı, başarısızlık mı? Başka ne yazılmalı ki eğitim konusunda?
ferhat@cypruscenter.com
Sadece haber verme ve denetleme görevi üstlenmez medya. Bir yandan da farkındalık yaratır. Günümüzde devletlerin en endişe duyduğu noktalardan biri eskiye nazaran artan farkındalıklardır.
Bu farkındalıklar medyanın taşıdığı haberler ve eleştirilerdendir.
Ülkemizde sade vatandaş gereken farkındalığa, süzgeçten geçirmek zorunda kaldığı kitle iletişim araçlarının mesajlarıyla ulaşabilmektedir. Ancak bu süzgeci elinde tutmayanlar, medyayı doğru okumayı bilemeyenler ise, yoğun bir manipülasyonla yanıltılmaktadırlar.
Tüm bunlar özgürlüklerimiz. Ancak özgürlük derken sadece iletişimle ilgili olmadığının altını çizmek lazım.
*
Boşnak yazar Mesa Selimoviç’in edebiyat dünyası için oldukça değerli bir eseri olan “Derviş ve Ölüm” romanında, Mevlevi şeyhi olan esas kahraman özgürlüğün mutluluk üzerine inşa edilen bir kavram olduğunu anlatırken, “din, vijdan ve yaşam üçlemesinin omuzlarında yükseldiğinden” bahseder. İnsanların, bir şeyhin gözlerinden değerlendirildiği roman, önemli öğretileri de içeriyor. Romanda ayrıca, anlatılan dönemi kapsayan eleştirilere de yer verilirken; dinin algılandığı kadarıyla ibadet etme özgürlüğüne, vijdanın adil bir yaşam hakkına ve yaşamın sağlık ve eğitim özgürlüğüne denk geldiği işlenir.
Bir şeyhin gözünden, hayat ve ölüm önemli bir öğreti ile aktarılırken, roman da, bir o kadar önemli bir edebi eserdir.
*
Modern zamanlara baktığımızda, bu üçleme yine geçerlidir. İnsanın özgür topraklarda yaşaması, sadece bir imge değil, realizmin de bir sonucudur. Bundan dolayıdır ki, hala geçerlidir. Özgür olmak, inancını, yaşamını, dilediğince sürdürebilmek, adil yönetilmekle mümkündür elbette.
Özgürlüğün temel yapı taşları ise bugün, sadece kendi yönetimine sahip olmakla nitelendirilemez. Yoksa Darfur ve Uganda gibi örnekler hiç mi yaşanmadı?
Sağlık, eğitim, adalet ve ibadet gibi değerlerin biraradalığıdır özgürlük. Bugün bizde bu olguların ne durumda olduğuna kısaca değinelim.
Sağlık denen temel yaşam argümanımızın başında devletin ne sunduğunu da içeren bir kavram karşımıza çıkar. Son dönemde şikayetçi olamayacağımız pozitif gelişmeler yaşamaktayız. Daha dün, yepyeni bir hastahaneye sahip olduk. Peki yeterli mi? Kendi kendimize evet. Ama giderek önlenemez şekilde artan akışkan nüfusla oranladığımızda hayır. Olamayacak da.
Adalet sistemimize baktığımızda ise “tıkanıklık ve geç sonuç verme”nin bir sorun teşkil ettiğini görmemek mümkün değil. Adil olma konusunda en küçük bir şüphem yok, tıpkı bir çok insanın düşündüğü gibi. Ancak geç sonuç veren adaletten de herkes şikayetçi. Adalet mekanizmasındaki gecikmelerin farkında olunmasına rağmen, çözüm için hiç bir şey yapılamıyor. Bu konudaki temel sorunu da aynı akışkan nüfusa endekslemek mümkün, ancak çözüm değil.
Din ve vijdan hürriyeti ise bu ülkede gani. Kimsenin kimseye şikayet edecek bir baskısı ya da engeli yok. Camilerin aynı akışkan nüfus nedeniyle bazı yerlerde yetersizliğini gözlemlemek mümkün ancak ciddi bir sorun yaşanmadığı gibi bu ibadet özgürlüğüne de engel değil. Tek hatırladığım ve hiç bir zaman anlam veremediğim tek engelleme, Şeyh Nazım efendinin eski cumhurbaşkanı Denktaş tarafından yasaklanması haricinde hiç bir olay olmadı diyebiliriz..
Özgürlüğün temellerinden kabul edilen devletin sunduğu ve diğerlerine göre yüzü daha geleceğe dönük bir hedefi olan eğitim konusuna gelince. Ne olduğu ortada.
Tam bu satırları yazarken TAK’tan telefonuma haber geldi. Burs tüzüğü değişmiş. 2.5 olan başarı ortalaması 2.0’a düşürülmüş. Teşvik edilmesi gereken başarı mı, başarısızlık mı? Başka ne yazılmalı ki eğitim konusunda?
Türkiye’nin doğum gününde Singapur’la övünmek!
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Bu yazın bir kısmını Singapur’da geçirdim. Singapur, Hint Okyanusu’nda yeralan bir uzak doğu ülkesi. Bölgenin bilinen ilk insanları Çinliler ve Malaylılar. Bunlar bu adalar ülkesine “deniz şehri” anlamına gelen Temasek adını vermişler önceleri. Singapur’un asıl modern tarihiyse, 1819 yılından itibaren başlatılır. Bu tarihte İngilizler, burayı istila ederek, 1959 yılına kadar idareleri altında tutmuşlar. Bu tarihte Milletler Topluluğu içerisinde bağımsız bir devlet olmuşar. 63 yılında Malaya, Saravak ve Sabah ile Malaya Federasyonu’nu meydana getirmek üzere birleşmiler. Fakat bu birleşme fazla uzun sürmemiş. Bunun üzerine yeni bir anlaşma yapılarak Singapur’u bugünkü durumuna gelecek şekliyle 9 Ağustos 1965’te ayrı bir devlet olarak kurmuşlar. Singapur’un ilk başbakanı seçilen Lee Kuan Yew’in kurduğu, Halk Partisi (PAP), rakibi Komünist Burisan Sosyalist Partisi’ni hezimete uğratarak iktidarı ele geçirmiş. Ülkeden İngilizler 1971 yılında çekilmek zorunda kaldılar. Bağımsızlıktan sonra sonra iç ve dış politikayı tesbit eden Lee Kuan Yew, 1990 senesine kadar sürdürdüğü başbakanlık görevinde “en uzun süre başbakanlık kalan siyasetçi” rekorunu kırarken, Singapur halkı tarafından gerçek bir kurucu lider olarak kabul edildi. Yaşlanarak ayrıldığı görevini 1991’de yapılan seçimlerle Goh Chok Tong’a bıraktı. O da efsane başbakan Yew’in bıraktığı yerden devam etti. Halen başbakan o.
*
Bayrakları, altı beyaz üzeri kırmızı iki yatay dikrötgenden oluşuyor. Üstteki kırmızının solunda genç devleti simgeleyen beyaz bir hilal, hilalin iç kısmında ise 5 adet beyaz yıldız bulunuyor.
Singapur hafızama, “tam bir başarı hikayesi” olarak yerleşti. Faklı din, dil ve ırklardan gelen insanların biraradalığı başarmaları ve 40 yılda yarattıkları mucize, takdire şayan. Resmi dilleri İngilizce başta olmak üzere 3 bölgesel dili de kapsıyor. Kişi başına düşen milli gelirleri 30 bin Amerikan Doları. Dünyada dış borcu olmayan 6 ülkeden biri. Yıllık ihracatları 350 milyar Amerikan Doları. Rakamlar hakikaten çok şaşırtıcı, özellikle de nüfusu sadece 4 buçuk milyon olan bir ülke için. Ticari dehalarını anlatmak bir köşe yazısına sığmaz. Şehircilik, çevrecilik, saygı, çalışkanlık, temizlik, sistem gibi başarılarını da anlatmak sayfalar sürer. Ama sonucu görmek çok rahat. Öylesine profesyonel ellerde ve öylesine harika kurallarla yönetiliyorlar ki, temelleri sağlam atılmış ve güçlü harçlarla hızla yükselen gösterişli bir bina gibiler.
Belli ki bağlı oldukları değerler ve bu ilerleme için kullandıkları fikirler çok başarılı bir düşüncenin ürünü. Singapur bu başarıya 40 yılda ulaştı.
*
Türkiye, şanlı tarihi olan 84 yaşında bir Cumhuriyet. Kurucusunun bile zaman zaman saygısızlığa uğradığı, kardeşin kardeşe vurdurulduğu, hep çökertilmek için uğraşıldığı, mafyanın, hırsızların yıllarca soyduğu, bencilliğin çıkarın kol gezdiği dönemler yaşamış, defalarca ihtilallerle yeniden başlamış bir ülke. Buna rağmen çok büyük. Ancak olması gereken noktadan geride.
Atatürk’ün batılılaşma fikri şimdi artık “doğululaşma” ile örtüşüyor. Doğunun başarısı ve saflığı ortada.
*
29 Ekim günü neden bunu yazdım? Çünkü Singapur’un kurucu başbakanı Yew, tam bir Atatürk hayranı. Ülkesini, bayrağına koyduğu Atatürk’ün 5 ilkesini simgeleyen yıldızlar gibi, Atatürk ilkelerine göre ve Atatrük’ün Nutuk eserini okuyarak kurmuş ve başarmış. Bu muhteşem başarı Atatürk’ün Türkiye için hayal ettiği ve hedeflediği başarı aslında. Singapurluların Türkiye’yeyi bu şekilde yazacağı nice Cumhuriyet Bayramlarına.
ferhat@cypruscenter.com
Bu yazın bir kısmını Singapur’da geçirdim. Singapur, Hint Okyanusu’nda yeralan bir uzak doğu ülkesi. Bölgenin bilinen ilk insanları Çinliler ve Malaylılar. Bunlar bu adalar ülkesine “deniz şehri” anlamına gelen Temasek adını vermişler önceleri. Singapur’un asıl modern tarihiyse, 1819 yılından itibaren başlatılır. Bu tarihte İngilizler, burayı istila ederek, 1959 yılına kadar idareleri altında tutmuşlar. Bu tarihte Milletler Topluluğu içerisinde bağımsız bir devlet olmuşar. 63 yılında Malaya, Saravak ve Sabah ile Malaya Federasyonu’nu meydana getirmek üzere birleşmiler. Fakat bu birleşme fazla uzun sürmemiş. Bunun üzerine yeni bir anlaşma yapılarak Singapur’u bugünkü durumuna gelecek şekliyle 9 Ağustos 1965’te ayrı bir devlet olarak kurmuşlar. Singapur’un ilk başbakanı seçilen Lee Kuan Yew’in kurduğu, Halk Partisi (PAP), rakibi Komünist Burisan Sosyalist Partisi’ni hezimete uğratarak iktidarı ele geçirmiş. Ülkeden İngilizler 1971 yılında çekilmek zorunda kaldılar. Bağımsızlıktan sonra sonra iç ve dış politikayı tesbit eden Lee Kuan Yew, 1990 senesine kadar sürdürdüğü başbakanlık görevinde “en uzun süre başbakanlık kalan siyasetçi” rekorunu kırarken, Singapur halkı tarafından gerçek bir kurucu lider olarak kabul edildi. Yaşlanarak ayrıldığı görevini 1991’de yapılan seçimlerle Goh Chok Tong’a bıraktı. O da efsane başbakan Yew’in bıraktığı yerden devam etti. Halen başbakan o.
*
Bayrakları, altı beyaz üzeri kırmızı iki yatay dikrötgenden oluşuyor. Üstteki kırmızının solunda genç devleti simgeleyen beyaz bir hilal, hilalin iç kısmında ise 5 adet beyaz yıldız bulunuyor.
Singapur hafızama, “tam bir başarı hikayesi” olarak yerleşti. Faklı din, dil ve ırklardan gelen insanların biraradalığı başarmaları ve 40 yılda yarattıkları mucize, takdire şayan. Resmi dilleri İngilizce başta olmak üzere 3 bölgesel dili de kapsıyor. Kişi başına düşen milli gelirleri 30 bin Amerikan Doları. Dünyada dış borcu olmayan 6 ülkeden biri. Yıllık ihracatları 350 milyar Amerikan Doları. Rakamlar hakikaten çok şaşırtıcı, özellikle de nüfusu sadece 4 buçuk milyon olan bir ülke için. Ticari dehalarını anlatmak bir köşe yazısına sığmaz. Şehircilik, çevrecilik, saygı, çalışkanlık, temizlik, sistem gibi başarılarını da anlatmak sayfalar sürer. Ama sonucu görmek çok rahat. Öylesine profesyonel ellerde ve öylesine harika kurallarla yönetiliyorlar ki, temelleri sağlam atılmış ve güçlü harçlarla hızla yükselen gösterişli bir bina gibiler.
Belli ki bağlı oldukları değerler ve bu ilerleme için kullandıkları fikirler çok başarılı bir düşüncenin ürünü. Singapur bu başarıya 40 yılda ulaştı.
*
Türkiye, şanlı tarihi olan 84 yaşında bir Cumhuriyet. Kurucusunun bile zaman zaman saygısızlığa uğradığı, kardeşin kardeşe vurdurulduğu, hep çökertilmek için uğraşıldığı, mafyanın, hırsızların yıllarca soyduğu, bencilliğin çıkarın kol gezdiği dönemler yaşamış, defalarca ihtilallerle yeniden başlamış bir ülke. Buna rağmen çok büyük. Ancak olması gereken noktadan geride.
Atatürk’ün batılılaşma fikri şimdi artık “doğululaşma” ile örtüşüyor. Doğunun başarısı ve saflığı ortada.
*
29 Ekim günü neden bunu yazdım? Çünkü Singapur’un kurucu başbakanı Yew, tam bir Atatürk hayranı. Ülkesini, bayrağına koyduğu Atatürk’ün 5 ilkesini simgeleyen yıldızlar gibi, Atatürk ilkelerine göre ve Atatrük’ün Nutuk eserini okuyarak kurmuş ve başarmış. Bu muhteşem başarı Atatürk’ün Türkiye için hayal ettiği ve hedeflediği başarı aslında. Singapurluların Türkiye’yeyi bu şekilde yazacağı nice Cumhuriyet Bayramlarına.
“Cuntayla savaşım”
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
“Canım babama, bu tatlı tutkusuyla nice yolculuklara. Öpücükler. Kızın İl.” diye bir cümle vardı ve hediye edenin imzasının altında “3 Ocak 1989” diye bir tarih bulunuyordu kitabın ilk sayfasında. Yakın Doğu Üniversitesi’nin “Büyük Kütüphane”sinde, bu yazıyı görerek alma tercihinde bulundum kitabı.
Biyografileri seviyor olmam da etkendi ama, başında kitabın bir hediye olması ve sonrasında da kütüphaneye hediye edilmesi etkiledi beni doğrusu. Çünkü kitap kızı tarafından şimdi hayatta olmayan birisine hediye edilmişti.
Kitabın adı “Cuntayla Savaşım”.
Melina Mercouri’nin Yunan Cuntası tarafından vatandaşlıktan atılmasından sonra yazmağa karar verdiği hayatını anlatan hatıralarının bulunduğu, 1988 basımlı bir kitap.
Bir sanatçı, sinema oyuncusu olarak döneminin en iyileri arasına giren Mercouri’yi bu yanıyla tanımamız mümkün. Ancak onun mücadele yılları var. Kazanımla sonuçlanan mücadele yılları.
Aşığı olduğu ülkesine (Yunanistan) bağlılığı yanında, ülkesinin demokratikleşme sürecindeki acılarını da yansıtmış hatıralarına. Çünkü bu acıları birey olarak en derinden yaşayanlardan biri.
Cuntanın yıldırmak ve vazgeçirmek için tüm yakınları ile birlikte kendi üzerine kurduğu yokedici baskıdan sıyrılmayı bilecek kadar dirençli ve inançlı olması, başka bir dikkat çekici yanı olarak karşımıza çıkıyor.
*
Mercouri 1994’te öldü. Ardında acılarına ve zorluklarına rağmen, yüksek devinimli bir yaşamı yaşayarak geride bırakmış olarak ve bu bıraktıklarının yanına demokrasi mücadelesini de ekleyerek.
Ülkesinin demokrasi mücadelesinde en ön saflarda yeralan Mercouri, bu vasfı sayesinde cuntanın hedefi olmuş ve Yunan vatandaşlığından atılmıştı.
Kararın verildiği gün kendini vatandaşlıktan atan cuntanın liderini hedef alan açıklamaları tarih önünde onu haklı çıkarmakla kalmadı, kozların değişeceği günleri görmesini de sağladı.
Melina, vatandaşlıktan atıldığı gün gazetecilere verdiği demeçte, “Yunanlı doğdum, Yunanlı öleceğim ama Albay Papadopulos faşist doğdu faşist ölecek” demişti.
Kitap yazıldığında Mercuri, acılarını yaşaya yaşaya geride bırakmış ve Yunanistan’ın Kültür Bakanı olmuştu. Aynı tarihlerde ise Albay Papadopulos, ömür boyu hapis cezasının ilk 14 yılını yatmıştı.
Kaderin döngüsü gibi görünsede, doğrunun biricikliği ile ilgiliydi aslında yaşananlar. Biri ülkesi için mücadele etmiş, bir diğeri bu mücadelede cunta zihniyetli bir felsefe ile diktatörlük yaratmıştı.
Bugün Melina Mercuri’nin doğduğu günü. Hakkında; sanatı, sinema oyunculuğu, bakanlığı ve mücadelesi için yazılacak daha çok şey var Mercouri’nin. Okunacak da çok şey var.
*
Kitabı babasına hediye eden ve okumam için yazıyı görmemi sağlayıp etkileyen kişi İl, Kutlu Adalı’nın kızı İl Adalı idi. 89 yılında çok sevdiği babasına öldürülmesinden sadece 8 yıl önce hediye etmişti bu kitabı ona. Daha sonra da aile kütüphaneye bağışladı, içeriğinde bir mücadelenin tarihi olan kitabı.
ferhat@cypruscenter.com
“Canım babama, bu tatlı tutkusuyla nice yolculuklara. Öpücükler. Kızın İl.” diye bir cümle vardı ve hediye edenin imzasının altında “3 Ocak 1989” diye bir tarih bulunuyordu kitabın ilk sayfasında. Yakın Doğu Üniversitesi’nin “Büyük Kütüphane”sinde, bu yazıyı görerek alma tercihinde bulundum kitabı.
Biyografileri seviyor olmam da etkendi ama, başında kitabın bir hediye olması ve sonrasında da kütüphaneye hediye edilmesi etkiledi beni doğrusu. Çünkü kitap kızı tarafından şimdi hayatta olmayan birisine hediye edilmişti.
Kitabın adı “Cuntayla Savaşım”.
Melina Mercouri’nin Yunan Cuntası tarafından vatandaşlıktan atılmasından sonra yazmağa karar verdiği hayatını anlatan hatıralarının bulunduğu, 1988 basımlı bir kitap.
Bir sanatçı, sinema oyuncusu olarak döneminin en iyileri arasına giren Mercouri’yi bu yanıyla tanımamız mümkün. Ancak onun mücadele yılları var. Kazanımla sonuçlanan mücadele yılları.
Aşığı olduğu ülkesine (Yunanistan) bağlılığı yanında, ülkesinin demokratikleşme sürecindeki acılarını da yansıtmış hatıralarına. Çünkü bu acıları birey olarak en derinden yaşayanlardan biri.
Cuntanın yıldırmak ve vazgeçirmek için tüm yakınları ile birlikte kendi üzerine kurduğu yokedici baskıdan sıyrılmayı bilecek kadar dirençli ve inançlı olması, başka bir dikkat çekici yanı olarak karşımıza çıkıyor.
*
Mercouri 1994’te öldü. Ardında acılarına ve zorluklarına rağmen, yüksek devinimli bir yaşamı yaşayarak geride bırakmış olarak ve bu bıraktıklarının yanına demokrasi mücadelesini de ekleyerek.
Ülkesinin demokrasi mücadelesinde en ön saflarda yeralan Mercouri, bu vasfı sayesinde cuntanın hedefi olmuş ve Yunan vatandaşlığından atılmıştı.
Kararın verildiği gün kendini vatandaşlıktan atan cuntanın liderini hedef alan açıklamaları tarih önünde onu haklı çıkarmakla kalmadı, kozların değişeceği günleri görmesini de sağladı.
Melina, vatandaşlıktan atıldığı gün gazetecilere verdiği demeçte, “Yunanlı doğdum, Yunanlı öleceğim ama Albay Papadopulos faşist doğdu faşist ölecek” demişti.
Kitap yazıldığında Mercuri, acılarını yaşaya yaşaya geride bırakmış ve Yunanistan’ın Kültür Bakanı olmuştu. Aynı tarihlerde ise Albay Papadopulos, ömür boyu hapis cezasının ilk 14 yılını yatmıştı.
Kaderin döngüsü gibi görünsede, doğrunun biricikliği ile ilgiliydi aslında yaşananlar. Biri ülkesi için mücadele etmiş, bir diğeri bu mücadelede cunta zihniyetli bir felsefe ile diktatörlük yaratmıştı.
Bugün Melina Mercuri’nin doğduğu günü. Hakkında; sanatı, sinema oyunculuğu, bakanlığı ve mücadelesi için yazılacak daha çok şey var Mercouri’nin. Okunacak da çok şey var.
*
Kitabı babasına hediye eden ve okumam için yazıyı görmemi sağlayıp etkileyen kişi İl, Kutlu Adalı’nın kızı İl Adalı idi. 89 yılında çok sevdiği babasına öldürülmesinden sadece 8 yıl önce hediye etmişti bu kitabı ona. Daha sonra da aile kütüphaneye bağışladı, içeriğinde bir mücadelenin tarihi olan kitabı.
Bush’a Nobel Barış Ödülü yakışır(!)
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Her çağın, bir öncekine göre farklılıklarını ortaya koyan ve kendi dönemini ifade eden isimlerle anılması adettendir.
Çağları açan, çağları kapatan diye bir dizi tarihi olayların varlığını hepimiz biliriz. Şimdilerde çağın adı iletişim çağı ve açıldı ki ne açılma! Kapanmak bilmiyor, kapanacağa benzemiyor.
Çağın adının “iletişim çağı” olması kolay değil. Yaşamın devinimi, tüm anlamları bibirine karıştıracak kadar hızlı akıyor. O kadar ki, artık kendi yaşadıklarımıza dahi seyirci kalma durumuyla karşı karşıyayız. Sokağımızda olanı, daha çıkıp görmeden televizyondan izler olduk. Gerçi TAK (Türk Ajansı Kıbrıs) haber videodu hizmeti sunmadan bunu yazmak biraz da olsa abartı gibi geldibana da ama olsun, mizahi de olsa öyle bir hız var.
Al Gore (Albert Arnold Gore Jr.) Nobel kazanıyor ve bunu Wikipedia’da sadece 14 dakika sonra okuyabiliyorsunuz.
Tüm mutlulukların, heyecanların paylaşıldığı ve ölümsüzleştiği bir alan oldu artık iletişimin tüm alanları.
Yazılı, sesli görüntülü derken, internet tümünü bir araya topladı. Geleceğin tüm iletişim alanları internette toplandı artık. İnternet TV, inernet radyoları, dergileri, gazeteleri derken herşey artık internette. Paylaşıldıkça artan elle tutulur bir duruma geldi bu alan. Orhan Pamuk’un Nobel ödülü alırken yaptığı konuşmayı şu anda izleyebileceğimiz gibi, yıllarca sonra da izleyebileceğiz. Üstelik sadece bilgisayarın birkaçtuşuna basarak. Örneğin, bu yazıyı internetteki arşıvimizden her zaman okuyabileceğiz. Ancak güzel şeyler kalıcı paylaşımda olmuyor sadece.
Son günlerde 11 yaşında bir kız çocuğunun sesinden okunan ve kardeşi ile birlikte Irak’ta öldürülmüş iki çocuğun ağzından ölümlerinin anlatıldığı ve görüntülerle de güçlendirildiği bir kısa film dolaşıyor internette.
Acının kol gezdiği unutulmazlıklarla dolu bir kısa film. Bir gecede yüzbinlerce kullanıcıya ulaşan bir duyuru modeli olarak da internet çok revaçta. Sadece bununla kalınmıyor iletişim çağı. Daha kötüsüde var, daha iyileri olduğu gibi.
Türkiye’nin kaynayan doğusunda, bir Türk tankı iki metre yol gitse, cep telefonu ile kaydedilen görüntüler, GSM mesajı olarak Avrupa’ya gönderiliyor. İki metrelik yol neredeyse tamamlanmadan PKK’nın yayın organı olan bir televizyonda aynı görüntüler, altına diledikleri gibi bir yorum yapılarak yayınlanabiliyor.
İletişim çağı içerisinde, bunları barındırıyor. Amerikan silayları Peşmergelerin elinde çıkıyor, sıktıkları kurşunlar Türkiye’ye düşüyor, bunu da anında haberlerde izliyoruz. Üstelik bu denli değerli bir alan olan iletişim alanı, bu kadar insan aleyhine de olabiliyor.
*
Teknolojinin ve çağa adını veren iletişimin, hızına ne kadar şaşırmadıysak, gelecek yıl Al Gore’un aldığı gibi Bush’a ödül verirlerse de şaşırmamamız lazım! Nasıl olmasa bir rekorun sahibi oldu. Barış gibi bir ödül olmasa da bir isim bulunur. Rekor kırdı, dekokrasi götürürken Irak’ta 1 milyon insan öldürerek. Oysa sadece kötü Saddam! Kolay değil Amerika olmak, Amerika kalmak...
Güzel bir protesto olurdu, Bush’u, Irak’a getirdiği demokrasiden (!) dolayı, Barış Ödülü Adayı yapılması... Buna hal aimkan var...
ferhat@cypruscenter.com
Her çağın, bir öncekine göre farklılıklarını ortaya koyan ve kendi dönemini ifade eden isimlerle anılması adettendir.
Çağları açan, çağları kapatan diye bir dizi tarihi olayların varlığını hepimiz biliriz. Şimdilerde çağın adı iletişim çağı ve açıldı ki ne açılma! Kapanmak bilmiyor, kapanacağa benzemiyor.
Çağın adının “iletişim çağı” olması kolay değil. Yaşamın devinimi, tüm anlamları bibirine karıştıracak kadar hızlı akıyor. O kadar ki, artık kendi yaşadıklarımıza dahi seyirci kalma durumuyla karşı karşıyayız. Sokağımızda olanı, daha çıkıp görmeden televizyondan izler olduk. Gerçi TAK (Türk Ajansı Kıbrıs) haber videodu hizmeti sunmadan bunu yazmak biraz da olsa abartı gibi geldibana da ama olsun, mizahi de olsa öyle bir hız var.
Al Gore (Albert Arnold Gore Jr.) Nobel kazanıyor ve bunu Wikipedia’da sadece 14 dakika sonra okuyabiliyorsunuz.
Tüm mutlulukların, heyecanların paylaşıldığı ve ölümsüzleştiği bir alan oldu artık iletişimin tüm alanları.
Yazılı, sesli görüntülü derken, internet tümünü bir araya topladı. Geleceğin tüm iletişim alanları internette toplandı artık. İnternet TV, inernet radyoları, dergileri, gazeteleri derken herşey artık internette. Paylaşıldıkça artan elle tutulur bir duruma geldi bu alan. Orhan Pamuk’un Nobel ödülü alırken yaptığı konuşmayı şu anda izleyebileceğimiz gibi, yıllarca sonra da izleyebileceğiz. Üstelik sadece bilgisayarın birkaçtuşuna basarak. Örneğin, bu yazıyı internetteki arşıvimizden her zaman okuyabileceğiz. Ancak güzel şeyler kalıcı paylaşımda olmuyor sadece.
Son günlerde 11 yaşında bir kız çocuğunun sesinden okunan ve kardeşi ile birlikte Irak’ta öldürülmüş iki çocuğun ağzından ölümlerinin anlatıldığı ve görüntülerle de güçlendirildiği bir kısa film dolaşıyor internette.
Acının kol gezdiği unutulmazlıklarla dolu bir kısa film. Bir gecede yüzbinlerce kullanıcıya ulaşan bir duyuru modeli olarak da internet çok revaçta. Sadece bununla kalınmıyor iletişim çağı. Daha kötüsüde var, daha iyileri olduğu gibi.
Türkiye’nin kaynayan doğusunda, bir Türk tankı iki metre yol gitse, cep telefonu ile kaydedilen görüntüler, GSM mesajı olarak Avrupa’ya gönderiliyor. İki metrelik yol neredeyse tamamlanmadan PKK’nın yayın organı olan bir televizyonda aynı görüntüler, altına diledikleri gibi bir yorum yapılarak yayınlanabiliyor.
İletişim çağı içerisinde, bunları barındırıyor. Amerikan silayları Peşmergelerin elinde çıkıyor, sıktıkları kurşunlar Türkiye’ye düşüyor, bunu da anında haberlerde izliyoruz. Üstelik bu denli değerli bir alan olan iletişim alanı, bu kadar insan aleyhine de olabiliyor.
*
Teknolojinin ve çağa adını veren iletişimin, hızına ne kadar şaşırmadıysak, gelecek yıl Al Gore’un aldığı gibi Bush’a ödül verirlerse de şaşırmamamız lazım! Nasıl olmasa bir rekorun sahibi oldu. Barış gibi bir ödül olmasa da bir isim bulunur. Rekor kırdı, dekokrasi götürürken Irak’ta 1 milyon insan öldürerek. Oysa sadece kötü Saddam! Kolay değil Amerika olmak, Amerika kalmak...
Güzel bir protesto olurdu, Bush’u, Irak’a getirdiği demokrasiden (!) dolayı, Barış Ödülü Adayı yapılması... Buna hal aimkan var...
Ulus Baker’in anısına
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Doğa insana, kendi renkleri ile anlatıyor yaşamını.
Pencereden dışarıya bakmak yeter zamanı anlamaya. Takvime bakmaya değmez. Doğa kendi dili ile anlatır mevsimleri, ayları, günleri.
Şimdi yine bir kış beklentisi içimizde. Gözümüze sonbaharın sarısı yüklendikçe, dört mevsimlik bir hayat sezonun daha sonuna geldiğimizi anlıyoruz. Bir dörtlük seri daha geride kalıyor kış girereken. Kış, bir coğrafyaya değil sadece, kazandırdığı ya da kaybettirdiği duygularımıza da giriyor, pervasızca. Hiç sormadan, danışmadan. Kış geliyor ve bizler onun duygularına soyunuyoruz, yeni bir baharın sıcaklığıyla giyininceye kadar.
Baharın ve yazın getirisi yeşil, bakımsız bahçelerce sarıya, yeşerme, kuruyuça esir bir zamana giriyoruz apansız. Duvar dibinde gördüğümüz hiç sararmayan yeşillikler ise kendi kavgalarını veriyorlar kış boyunca, mevsim dönüyor. Onları yaratan doğa, kendilerinden geri alıyor.
Soğukla da olsa bu yine bir kucaklama oysa, eve dönme hissi var, bahara dönme, yaza kavuşma.
Hani, hangi yaşta olduğunuzu hissetmek önemli ya, hangi mevsimde olduğunuzu hissetmek de o denli önemli oluyor mevsimleri yaşama yansıttıkça.
*
Zamanın kendi kendine kurguladığı renksel hayatı en iyi anlatabilenlerden, çünkü en iyi anlayanlardan biriydi Ulus Baker. Belkide bir çoğunuz ilk kez bu satırlarda duydunuz adını. Oysa kendi çevresine sorsanız, sıradışı felsefi,k hayatı tam da mevsimlerin tüm tadını her sabah yeniden yaşamaya başlar gibi olduğunu öğreniriz. “Şu an” diye birşeyin olmadığının, her anın, daha yaşanmaya başladığı anda geride kaldığını sadece yazan değil, düşünen ve yaşayan biriydi. Peki kimdi?
Ulus Baker, 14 Temmuz 1960’da, Leningrad’da (SSCB) doğdu ve 12 Temmuz 2007, İstanbul’da öldü. Lefkoşa’da doğduğunu da yazan kaynaklar bulunuyor. Kısacık bir hayat yaşadı. Uzun uzun anlamlar ve öğretiler bıraktı. Ben onu kitabından tanıdım. Tanışmak kısmet olmadı. Sosyolog, yazar, çevirmen, öğretim üyesi olarak çıktı karşımıza. Kıbrıs Türkü bir ailenin çocuğuydu. Babası Sedat Paker bir psikaytr, annesi Pembe (Yusuf) Marmara ise bir şairdi. Özellikle annesini hoş şiirlerinden tanıyanlaınız vardeır elbet. ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nü bitirdikten sonra, Gilles Deleuze ve Baruch Spinoza çevirileri yaptı, makaleler yazdı. ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Özgür Üniversite'de Sinema tarihi, Sosyoloji dersleri verdi. Politik teori, medya, sinema teorisi konularında çalıştı. Dziga Vertov üzerine sinema eleştirileri yaptı. What Is Opinion (2001) adlı bir kısa filmin yönetmenliği ile yönetmen sıfatını da alacak kadar başarılı oldu. Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nde yazılar yazdı.
Sovyetler Birliği'nde aldığı müzik eğitiminden dolayı müziğin her türünün bütün teknik bilgisine, yetkin kavrayışından ötürü de dünya müziğinin bütün arka planına, sosyolojik oluşumuna, felsefesine ilişkin olağanüstü bir birikime ve anlatım gücüne sahip bir yazım adamı. Özellikle de Çingene Müziği konusunda yetkin. O, klasik müzik ve bütün dönemlerin müziğiyle Roman müziği arasındaki bağı, Türkiye'de en iyi kuran değil, tınıları, sözleri ve bütün kanıtlarıyla kuran kişi olma özelliğini taşıyor. Bir Kıbrıslı. Dünyanın bir yerlerinde belkide tanımadığımız, ulaşamadığımız, bilmediğimiz, geri döndüremediğimiz nice Kıbrıslıdan sadece birisi.
*
Zamanı incelerken etkilendiği Gilles Deleuze’ü okuyanlar bilirler. Deleuze zamanla dalga geçer felsefelerinde. O kadar ki, buna kendinin inanması yanında, inandırır da okuyucuyu. Hangi mevsin, neyin başı ya da sonu bilmediğimiz bir gezegende, her zamanı kendi kendimize kodlarla anlamlandırırken, kendimizi mahkum da ediyoruz aynı zamanlara. Ve bittiğine inanıp biz de bitiyoruz. En azından içinda bulunduğumuz zamanları bitmeyecekmişçesine doyarak yaşayabilmemizi dilerim. Mutlu Cumartesiler.
ferhat@cypruscenter.com
Doğa insana, kendi renkleri ile anlatıyor yaşamını.
Pencereden dışarıya bakmak yeter zamanı anlamaya. Takvime bakmaya değmez. Doğa kendi dili ile anlatır mevsimleri, ayları, günleri.
Şimdi yine bir kış beklentisi içimizde. Gözümüze sonbaharın sarısı yüklendikçe, dört mevsimlik bir hayat sezonun daha sonuna geldiğimizi anlıyoruz. Bir dörtlük seri daha geride kalıyor kış girereken. Kış, bir coğrafyaya değil sadece, kazandırdığı ya da kaybettirdiği duygularımıza da giriyor, pervasızca. Hiç sormadan, danışmadan. Kış geliyor ve bizler onun duygularına soyunuyoruz, yeni bir baharın sıcaklığıyla giyininceye kadar.
Baharın ve yazın getirisi yeşil, bakımsız bahçelerce sarıya, yeşerme, kuruyuça esir bir zamana giriyoruz apansız. Duvar dibinde gördüğümüz hiç sararmayan yeşillikler ise kendi kavgalarını veriyorlar kış boyunca, mevsim dönüyor. Onları yaratan doğa, kendilerinden geri alıyor.
Soğukla da olsa bu yine bir kucaklama oysa, eve dönme hissi var, bahara dönme, yaza kavuşma.
Hani, hangi yaşta olduğunuzu hissetmek önemli ya, hangi mevsimde olduğunuzu hissetmek de o denli önemli oluyor mevsimleri yaşama yansıttıkça.
*
Zamanın kendi kendine kurguladığı renksel hayatı en iyi anlatabilenlerden, çünkü en iyi anlayanlardan biriydi Ulus Baker. Belkide bir çoğunuz ilk kez bu satırlarda duydunuz adını. Oysa kendi çevresine sorsanız, sıradışı felsefi,k hayatı tam da mevsimlerin tüm tadını her sabah yeniden yaşamaya başlar gibi olduğunu öğreniriz. “Şu an” diye birşeyin olmadığının, her anın, daha yaşanmaya başladığı anda geride kaldığını sadece yazan değil, düşünen ve yaşayan biriydi. Peki kimdi?
Ulus Baker, 14 Temmuz 1960’da, Leningrad’da (SSCB) doğdu ve 12 Temmuz 2007, İstanbul’da öldü. Lefkoşa’da doğduğunu da yazan kaynaklar bulunuyor. Kısacık bir hayat yaşadı. Uzun uzun anlamlar ve öğretiler bıraktı. Ben onu kitabından tanıdım. Tanışmak kısmet olmadı. Sosyolog, yazar, çevirmen, öğretim üyesi olarak çıktı karşımıza. Kıbrıs Türkü bir ailenin çocuğuydu. Babası Sedat Paker bir psikaytr, annesi Pembe (Yusuf) Marmara ise bir şairdi. Özellikle annesini hoş şiirlerinden tanıyanlaınız vardeır elbet. ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nü bitirdikten sonra, Gilles Deleuze ve Baruch Spinoza çevirileri yaptı, makaleler yazdı. ODTÜ, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Özgür Üniversite'de Sinema tarihi, Sosyoloji dersleri verdi. Politik teori, medya, sinema teorisi konularında çalıştı. Dziga Vertov üzerine sinema eleştirileri yaptı. What Is Opinion (2001) adlı bir kısa filmin yönetmenliği ile yönetmen sıfatını da alacak kadar başarılı oldu. Birikim, Toplum ve Bilim, Virgül, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nde yazılar yazdı.
Sovyetler Birliği'nde aldığı müzik eğitiminden dolayı müziğin her türünün bütün teknik bilgisine, yetkin kavrayışından ötürü de dünya müziğinin bütün arka planına, sosyolojik oluşumuna, felsefesine ilişkin olağanüstü bir birikime ve anlatım gücüne sahip bir yazım adamı. Özellikle de Çingene Müziği konusunda yetkin. O, klasik müzik ve bütün dönemlerin müziğiyle Roman müziği arasındaki bağı, Türkiye'de en iyi kuran değil, tınıları, sözleri ve bütün kanıtlarıyla kuran kişi olma özelliğini taşıyor. Bir Kıbrıslı. Dünyanın bir yerlerinde belkide tanımadığımız, ulaşamadığımız, bilmediğimiz, geri döndüremediğimiz nice Kıbrıslıdan sadece birisi.
*
Zamanı incelerken etkilendiği Gilles Deleuze’ü okuyanlar bilirler. Deleuze zamanla dalga geçer felsefelerinde. O kadar ki, buna kendinin inanması yanında, inandırır da okuyucuyu. Hangi mevsin, neyin başı ya da sonu bilmediğimiz bir gezegende, her zamanı kendi kendimize kodlarla anlamlandırırken, kendimizi mahkum da ediyoruz aynı zamanlara. Ve bittiğine inanıp biz de bitiyoruz. En azından içinda bulunduğumuz zamanları bitmeyecekmişçesine doyarak yaşayabilmemizi dilerim. Mutlu Cumartesiler.
Tehlikedeki diller
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
İnsanı yaşayan diğer canlılardan ayıran önemli özelliklerinden biridir konuşması.
Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır. Özel bir çalışmayla günlük dile ait konuşma metinleri tespit edilmediği sürece konuşma dilinin tarihi gelişimi, inceleme alanı dışında kalır. Ancak günümüzün teknik imkanlarıyla video kasetlerine, ses bantlarına, CD, VCD ve DVD’lere kaydedilen konuşmalar, ileri bir tarihte konuşma diliyle ilgili çalışmalara malzeme oluşturabilir. Yazı dilinin tarihi gelişimi ise, ancak o dile ait yazılı metinlerle takip edilebilir. Metinlerle takip edilemeyen dönemden öncesi için bir takım tahminlerde bulunmak mümkün olmakla birlikte kesin bilgi vermek zordur.
Konuşma dili, günlük hayatta diğer insanlarla iletişim kurmak için konuşurken kullandığımız dildir. Bu dil, doğal olduğu için konuşurken cümlemizin kurallı olup olmadığına, kelimelerin doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin doğru olup olmadığına pek dikkat etmeyiz. Bu sebeple zaman içinde, bölgeden bölgeye değişen bir takım söyleyiş farklılıkları ve kelime farklılıkları ortaya çıkar. Bu farklılıkların tarihi süreç içinde, bölgelere göre geçirdiği maceradan o dilin lehçeleri ortaya çıkar.
Yazı dili ise, adından anlaşılacağı üzere yazıda kullanılan dildir. Dilde birliği, anlaşma kolaylığını sağlamak için kullanılan kitap dilidir, kültür dilidir, edebi dildir. Konuşma dilinin her bölgenin doğal, günlük dili olmasına karşılık yazı dili, okuma yazmada kullanılan ortak dildir.
*
Tehlikedeki Diller için Yaşayan Lisanlar Enstitüsü ve National Geographic Society tarafından yapılan açıklamada, dünyada şu anda 7 bin civarında dilin konuşulduğu ve bunlardan birinin iki haftada bir öldüğü belirtilerek, dillerin bazı bitki ve hayvan türlerinden daha fazla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu kaydedildi.
Dillerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu dünyadaki 5 noktayı açıklayan araştırmacılar, dillerle birlikte bilgilerin de yok olduğu uyarısında bulundular. Dilbilim uzmanları, şu an konuşulmakta olan 7 bin dilin yarısının artık yazılmadığını belirterek, lisanların, toplumların konuştukları dilin artık bir ayak bağı haline geldiğini düşünmeleriyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı uyarısında bulundu. Dünyada şu anda yaygın olarak konuşulmakta olan 83 dilin dünya nüfusunun yüzde 80’i tarafından kullanılmakta olduğunu belirten dilbilimciler, ancak 3 bin 500 küçük dilin dünya nüfusunun sadece yüzde 0,2’si tarafından konuşulmakta olduğunu kaydetti.
Uzmanların açıklamasına göre, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan diller, Kuzey Avustralya, 153 lisan, Ortagüney Amerika ile Ekvator, Kolombiya, Peru, Brezilya ve Bolivya, 113 lisan, Kuzeybatı Pasifik Platosu, Kanada’daki Britanya Kolombiyası, ABD’nin Washington ve Oregon eyaletleri, 54 lisan Doğu Sibirya, Rusya, Çin ve Japonya, 23 lisan ve Oklahoma ve New Mexico, 40 lisan.
*
Bu istatsitikler değerli. Dünya çapında yapılan araştırmaların sonucudurlar. Bu konuda kendi dilimize baktığımızda, kalıcı olmayacağı konusunda çok fazla endişe etmiyoum. Ancak mevcut dilin, daha da Türkçeleştirilmesi çabasının, bilinen zenginliği etkileyeceği görüşündeyim. Kaldı ki, gündelik hayatımızda kullandığımız konuşma Türkçemiz, hızla yozlaşırken buna en olumsuz katkıyı da medya sağlıyor. İletişim teknolojilerinin tamamında kullanılması gereken Türkçe’nin, biricik olması gerekirken, yerel ağızların abartılarak kullanılması, topluma, toplumdan da dilimizin yozlaşmasına yansımaktadır. “Sahip çıkılacak onca şey varken sıra buna mı geldi?” sorusu yerine “Bireysel sorumluluklarımızı ana dilimiz için ne denli ortaya koyuyoruz?” gibi bir soru sormamızın zamanıdır.
ferhat@cypruscenter.com
İnsanı yaşayan diğer canlılardan ayıran önemli özelliklerinden biridir konuşması.
Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır. Özel bir çalışmayla günlük dile ait konuşma metinleri tespit edilmediği sürece konuşma dilinin tarihi gelişimi, inceleme alanı dışında kalır. Ancak günümüzün teknik imkanlarıyla video kasetlerine, ses bantlarına, CD, VCD ve DVD’lere kaydedilen konuşmalar, ileri bir tarihte konuşma diliyle ilgili çalışmalara malzeme oluşturabilir. Yazı dilinin tarihi gelişimi ise, ancak o dile ait yazılı metinlerle takip edilebilir. Metinlerle takip edilemeyen dönemden öncesi için bir takım tahminlerde bulunmak mümkün olmakla birlikte kesin bilgi vermek zordur.
Konuşma dili, günlük hayatta diğer insanlarla iletişim kurmak için konuşurken kullandığımız dildir. Bu dil, doğal olduğu için konuşurken cümlemizin kurallı olup olmadığına, kelimelerin doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin doğru olup olmadığına pek dikkat etmeyiz. Bu sebeple zaman içinde, bölgeden bölgeye değişen bir takım söyleyiş farklılıkları ve kelime farklılıkları ortaya çıkar. Bu farklılıkların tarihi süreç içinde, bölgelere göre geçirdiği maceradan o dilin lehçeleri ortaya çıkar.
Yazı dili ise, adından anlaşılacağı üzere yazıda kullanılan dildir. Dilde birliği, anlaşma kolaylığını sağlamak için kullanılan kitap dilidir, kültür dilidir, edebi dildir. Konuşma dilinin her bölgenin doğal, günlük dili olmasına karşılık yazı dili, okuma yazmada kullanılan ortak dildir.
*
Tehlikedeki Diller için Yaşayan Lisanlar Enstitüsü ve National Geographic Society tarafından yapılan açıklamada, dünyada şu anda 7 bin civarında dilin konuşulduğu ve bunlardan birinin iki haftada bir öldüğü belirtilerek, dillerin bazı bitki ve hayvan türlerinden daha fazla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu kaydedildi.
Dillerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu dünyadaki 5 noktayı açıklayan araştırmacılar, dillerle birlikte bilgilerin de yok olduğu uyarısında bulundular. Dilbilim uzmanları, şu an konuşulmakta olan 7 bin dilin yarısının artık yazılmadığını belirterek, lisanların, toplumların konuştukları dilin artık bir ayak bağı haline geldiğini düşünmeleriyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı uyarısında bulundu. Dünyada şu anda yaygın olarak konuşulmakta olan 83 dilin dünya nüfusunun yüzde 80’i tarafından kullanılmakta olduğunu belirten dilbilimciler, ancak 3 bin 500 küçük dilin dünya nüfusunun sadece yüzde 0,2’si tarafından konuşulmakta olduğunu kaydetti.
Uzmanların açıklamasına göre, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan diller, Kuzey Avustralya, 153 lisan, Ortagüney Amerika ile Ekvator, Kolombiya, Peru, Brezilya ve Bolivya, 113 lisan, Kuzeybatı Pasifik Platosu, Kanada’daki Britanya Kolombiyası, ABD’nin Washington ve Oregon eyaletleri, 54 lisan Doğu Sibirya, Rusya, Çin ve Japonya, 23 lisan ve Oklahoma ve New Mexico, 40 lisan.
*
Bu istatsitikler değerli. Dünya çapında yapılan araştırmaların sonucudurlar. Bu konuda kendi dilimize baktığımızda, kalıcı olmayacağı konusunda çok fazla endişe etmiyoum. Ancak mevcut dilin, daha da Türkçeleştirilmesi çabasının, bilinen zenginliği etkileyeceği görüşündeyim. Kaldı ki, gündelik hayatımızda kullandığımız konuşma Türkçemiz, hızla yozlaşırken buna en olumsuz katkıyı da medya sağlıyor. İletişim teknolojilerinin tamamında kullanılması gereken Türkçe’nin, biricik olması gerekirken, yerel ağızların abartılarak kullanılması, topluma, toplumdan da dilimizin yozlaşmasına yansımaktadır. “Sahip çıkılacak onca şey varken sıra buna mı geldi?” sorusu yerine “Bireysel sorumluluklarımızı ana dilimiz için ne denli ortaya koyuyoruz?” gibi bir soru sormamızın zamanıdır.
Kırmızı ışığın tadı
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
“Pervam yok verdiğin elemden, her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden.”
Şimdilerde biraz yitik, biraz boynu bükük, eski şiirlerin. Şairleri susmuş şiirler yerine, anlam karmaşası yaşayan yenilikler kol geziyor duygularda. Teknoloji çağı eski olana alternatif yenilik getirme yanında, güzellikleri de süpürüp bir kenara itmiş durumda. “Halikarnas Balıkçısı”nı bilmeyen koca koca insanlar, küçük küçük dünyalarda yaşıyorlar artık. Ahmet Kutsi, Sait Faik, Necip Nazıl, gibi isimler bir anlam ifade etmiyor koca koca insanlar için. Anlamını yitirmiş nice değer gibi, kirlendikçe kirleniyor duygular.
Oysa çocuklar öyle mi ya?
Doğdukları anda açılan pür beyaz dimağları, yaşamın bugün ulaşılan bozuk alternatifleri gölgesinde başlamıyor hayata. Ancak gün günden öte zaman, hızla onları bozmaya başlıyor. Başta teknolojinin getirisi iletişim aygıtları, kaçınılmaz grileşmeler çıkıyor karşımıza. Bir çocuk, daha çocukluğunu tatmadan, çağın hızına ayak uydurur bir hızla siyahlaşarak büyüyor.
Artık o beyazlık yok.
*
Eski öğretileri daha da anlamak için eskinin tadını arayan, bunun acısını yüreğinde hisseden büyük insanlarla konuşuyorum. Bir tanesi Salih Çeliker’in kayınpederi. Ehliyet alma macerasını anlatıyor bana. İçinden bir anektod alıyorum.
Kendisini sınava alan ehliyet hocası, soruyor: “Yeşil ışıkta ne yapılır?” Onun verdiği cevap ise “Geçilir” oluyor sadece. Hoca “Sadece geçilir mi?” diye yineliyor. O aynı cevabı verince hoca düzeltmek zorunda kalıyor: “Yeşil ışıkta sadece geçilmez, ilerlemeden önce yavaşlanarak yolun diğer yanlarındaki araçlar kontrol edilir. Sonra geçilir.”
*
Tıpkı çocukların büyümesi gibi, insanın hayatı da “yeşil ışık sönmeden yetişip geçeyim” gibi bir aceleyle ilerliyor. Durup beklemek, temkinli olmak gerekliliklerini hiçe sayışlar gibi, değerli olan herşey, şiirler ve şairler de unutulup gidiyor. Yaşam, “gelişen” diye tabir ettiğimiz alternatiflerin peşi sıra hızla akıyor. Arabayla geçtiğimiz yollardan, ancak yürüyerek geçince, ne tür detaylar olduğunu daha net görebilme imkanı gibi yavaşlamalara ihtiyacımız varken, biz, bir kırmızı ışık tadını daha kaçırıyoruz, her hız kazandığımızda.
*
Şimdi dilerseniz, yaşamın değerini anlatan girişteki şiirimizi bitirelim, şairi Cahit Sıtkı’yı saygıyla anarak.
“Ne doğan güne hükmüm geçer, ne halden anlayan bulunur; ah aklımdan ölümüm geçer; sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. Ve gönül Tanrısına der ki: Pervam yok verdiğin elemden; her mihnet kabulüm, yeter ki, gün eksilmesin penceremden!”
Güzel bir haftasonu geçirmeniz dileğiyle...
----
Perva: Çekinme, korku – Mihnet: Sıkıntı, üzüntü
ferhat@cypruscenter.com
“Pervam yok verdiğin elemden, her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden.”
Şimdilerde biraz yitik, biraz boynu bükük, eski şiirlerin. Şairleri susmuş şiirler yerine, anlam karmaşası yaşayan yenilikler kol geziyor duygularda. Teknoloji çağı eski olana alternatif yenilik getirme yanında, güzellikleri de süpürüp bir kenara itmiş durumda. “Halikarnas Balıkçısı”nı bilmeyen koca koca insanlar, küçük küçük dünyalarda yaşıyorlar artık. Ahmet Kutsi, Sait Faik, Necip Nazıl, gibi isimler bir anlam ifade etmiyor koca koca insanlar için. Anlamını yitirmiş nice değer gibi, kirlendikçe kirleniyor duygular.
Oysa çocuklar öyle mi ya?
Doğdukları anda açılan pür beyaz dimağları, yaşamın bugün ulaşılan bozuk alternatifleri gölgesinde başlamıyor hayata. Ancak gün günden öte zaman, hızla onları bozmaya başlıyor. Başta teknolojinin getirisi iletişim aygıtları, kaçınılmaz grileşmeler çıkıyor karşımıza. Bir çocuk, daha çocukluğunu tatmadan, çağın hızına ayak uydurur bir hızla siyahlaşarak büyüyor.
Artık o beyazlık yok.
*
Eski öğretileri daha da anlamak için eskinin tadını arayan, bunun acısını yüreğinde hisseden büyük insanlarla konuşuyorum. Bir tanesi Salih Çeliker’in kayınpederi. Ehliyet alma macerasını anlatıyor bana. İçinden bir anektod alıyorum.
Kendisini sınava alan ehliyet hocası, soruyor: “Yeşil ışıkta ne yapılır?” Onun verdiği cevap ise “Geçilir” oluyor sadece. Hoca “Sadece geçilir mi?” diye yineliyor. O aynı cevabı verince hoca düzeltmek zorunda kalıyor: “Yeşil ışıkta sadece geçilmez, ilerlemeden önce yavaşlanarak yolun diğer yanlarındaki araçlar kontrol edilir. Sonra geçilir.”
*
Tıpkı çocukların büyümesi gibi, insanın hayatı da “yeşil ışık sönmeden yetişip geçeyim” gibi bir aceleyle ilerliyor. Durup beklemek, temkinli olmak gerekliliklerini hiçe sayışlar gibi, değerli olan herşey, şiirler ve şairler de unutulup gidiyor. Yaşam, “gelişen” diye tabir ettiğimiz alternatiflerin peşi sıra hızla akıyor. Arabayla geçtiğimiz yollardan, ancak yürüyerek geçince, ne tür detaylar olduğunu daha net görebilme imkanı gibi yavaşlamalara ihtiyacımız varken, biz, bir kırmızı ışık tadını daha kaçırıyoruz, her hız kazandığımızda.
*
Şimdi dilerseniz, yaşamın değerini anlatan girişteki şiirimizi bitirelim, şairi Cahit Sıtkı’yı saygıyla anarak.
“Ne doğan güne hükmüm geçer, ne halden anlayan bulunur; ah aklımdan ölümüm geçer; sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. Ve gönül Tanrısına der ki: Pervam yok verdiğin elemden; her mihnet kabulüm, yeter ki, gün eksilmesin penceremden!”
Güzel bir haftasonu geçirmeniz dileğiyle...
----
Perva: Çekinme, korku – Mihnet: Sıkıntı, üzüntü
Ayaküstü dinler!
Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Oldum olası dikkatimi çekmeyen hatta kötü bulduğum kitaplar arasındadır, hayatın anlamını bulmuş bir insan evladının yazdıkları. Oysa günümüzde en çok satanlar listesinde hemen her dönem, “ben buldum, sizinle de paylaşıyorum” merhametinde yazarların kitaplarını bulmak mümkün.
Bir yazar, oturup hayatı araştırıyor(!), anlıyor(!) ve anlamlarını bizlerle paylaşmak gibi, ulvi bir görevi ifa ediyor(!). Ne mutlu bize(!)
Donald Trumph gibi. O beyefendi de tıpkı rahmetli Sagıp ağa gibi (Sabancı) zenginliğinin ve başarısının sırlarını paylaşmıştı bir kitapta. Her ikisi de “çok çalışın, dürüst olun” diyordu. Hadi ‘bunlar yine tecrübelerini iyi niyetle paylaşmışlardı’ diyelim. Maddi gelir beklentisi olmadan yapılan yayımlardı en azından. Ya bize hayatı öğretenler? Onlar neyi paylaşıyorlar? Bir bilge kişiye Ferrrari’sini sattıran yazar, bu kitapla birkaç Ferrarilik dünyalığını yaparken, bilgelik ve hayatın anlamını bulmuş olduğuna inanmamız, ona vahi indiğine inanmamız gibi bir şey.
Modern zamanların, birer mutlu peygamberi olma hayali gibi tümü.
Bu yazı öncesinde hatırladığım birkaç kitabımı önüme alarak yeniden hızla gözden geçirdim. 10 yıl önce yazılmış hayatın anlamını anlatan kitapla bugün yazılmış olanlar arasındaki fark ve benzerlik nedir diye merak ederek. Fark çok açık. Bizim için lütfedip hayatı anlayanlar, dünyanın en çok satan eseri “Çince Sözlük” gibi, en çok satmanın peşindeler sadece. Fark da bu benzerlik de.
Okuyucu kitlelerin bu yönde talebi olduğu ise zamanımıza ait yalanların en kuyruklusu. Sanki okuyucu kitle, bir sabah kalktı ve biri bana hayatın anlamını yazmalı ki alıp okuyayım diye eyleme geçti. Yazarlar da bu talebi o sabah görüp, öğleye doğru yazmaya başladılar. Olay böyle gelişmedi elbette. Yazarlar, insanların boşluklarını yakaldı. Kendi değerleri yerine ithal felsefelerle ruhlarını tatmin etmeye çalışanları yakaldı.
*
Birileri, modern zamanlarda peygamberliğe soyunup bize hayatın anlamını “parayla satmaya” devamededursun, biz ise yüzyıllardır geçerliliğini koruyan ve koruyacağı da gün gibi ortada olan, Mevlana’nın öğretilerinden hala ders almadan, bunların peşinde koşmaya devam edelim. Tüm zamanların en geçerli filozofu Mevlana’yı okuyup, yakın zaman şakrabanlarına gülenleri bu eleştirilerimin dışında bırakıyorum elbette.
Yazılmakta olan bu tür, makineleşmiş üretimlerin okunmamasından yana değilim elbette. Yazılan, basılan her şey okunmalı, okutulmalı. Ancak kendi özümüzü de unutmadan, yozlaşmadan.
Güncel olanın getirisi ve modernleşmenin kaçınılmazlığı, geleneksek olanın yozlaşmasını sağladıkça, yenilgi de kaçınılmaz hale geliyor. Özünde olana dönmeden ithal edilen, inanç, öğreti ve felsefe, bir toplumu önce sömürüp sonra asimile eden ve bireylerin birbirleri ile ilişkilerini ortadan kaldırarak uzun zamanlarda yok eden unsurlar olarak çıktı karşımıza tarih boyunca. Topla tüfekle yapılanlar, şimdilerde kültür asimilasyonu ve inanç tereddisi ile yapılıyor.
Dünyanın doğusu bu modernleşme ve teknoloji çağını yakalarken, gündelik yaşamlarındaki gelenekselciliklerini yitirmedikleri için ilerlediler ve büyüdüler. Dünyanın ortası ise, batılılaşma hareketi çerçevesinde, hızla var olanı yitirmekte, ananevi toplumsal davranışlarını modernleşme erozyonuna kaptırmaktadırlar.
İlerleme ve gelişme, sabit olmama ve değişme ne kadar önemli ise, emin olabiliriz ki, bir toplumu oluşturan ilk geleneklere bağlılık da o kadar önemlidir.
*
Mevlana torunlarının, daha onu tanımadan, özümsemeden, dışsal mutluluk arayışlarına, günübirlik felsefelere ve ithal “ayaküstü dinler”e sarılmaları yerine, kendi geleneksel inançlarına yönelmelerini temenni ederken, dinimizce birlik ve beraberliğe en güzel etken olan Ramazan ayının gelişinin de hayırlar getirmesini dilerim.
ferhat@cypruscenter.com
Oldum olası dikkatimi çekmeyen hatta kötü bulduğum kitaplar arasındadır, hayatın anlamını bulmuş bir insan evladının yazdıkları. Oysa günümüzde en çok satanlar listesinde hemen her dönem, “ben buldum, sizinle de paylaşıyorum” merhametinde yazarların kitaplarını bulmak mümkün.
Bir yazar, oturup hayatı araştırıyor(!), anlıyor(!) ve anlamlarını bizlerle paylaşmak gibi, ulvi bir görevi ifa ediyor(!). Ne mutlu bize(!)
Donald Trumph gibi. O beyefendi de tıpkı rahmetli Sagıp ağa gibi (Sabancı) zenginliğinin ve başarısının sırlarını paylaşmıştı bir kitapta. Her ikisi de “çok çalışın, dürüst olun” diyordu. Hadi ‘bunlar yine tecrübelerini iyi niyetle paylaşmışlardı’ diyelim. Maddi gelir beklentisi olmadan yapılan yayımlardı en azından. Ya bize hayatı öğretenler? Onlar neyi paylaşıyorlar? Bir bilge kişiye Ferrrari’sini sattıran yazar, bu kitapla birkaç Ferrarilik dünyalığını yaparken, bilgelik ve hayatın anlamını bulmuş olduğuna inanmamız, ona vahi indiğine inanmamız gibi bir şey.
Modern zamanların, birer mutlu peygamberi olma hayali gibi tümü.
Bu yazı öncesinde hatırladığım birkaç kitabımı önüme alarak yeniden hızla gözden geçirdim. 10 yıl önce yazılmış hayatın anlamını anlatan kitapla bugün yazılmış olanlar arasındaki fark ve benzerlik nedir diye merak ederek. Fark çok açık. Bizim için lütfedip hayatı anlayanlar, dünyanın en çok satan eseri “Çince Sözlük” gibi, en çok satmanın peşindeler sadece. Fark da bu benzerlik de.
Okuyucu kitlelerin bu yönde talebi olduğu ise zamanımıza ait yalanların en kuyruklusu. Sanki okuyucu kitle, bir sabah kalktı ve biri bana hayatın anlamını yazmalı ki alıp okuyayım diye eyleme geçti. Yazarlar da bu talebi o sabah görüp, öğleye doğru yazmaya başladılar. Olay böyle gelişmedi elbette. Yazarlar, insanların boşluklarını yakaldı. Kendi değerleri yerine ithal felsefelerle ruhlarını tatmin etmeye çalışanları yakaldı.
*
Birileri, modern zamanlarda peygamberliğe soyunup bize hayatın anlamını “parayla satmaya” devamededursun, biz ise yüzyıllardır geçerliliğini koruyan ve koruyacağı da gün gibi ortada olan, Mevlana’nın öğretilerinden hala ders almadan, bunların peşinde koşmaya devam edelim. Tüm zamanların en geçerli filozofu Mevlana’yı okuyup, yakın zaman şakrabanlarına gülenleri bu eleştirilerimin dışında bırakıyorum elbette.
Yazılmakta olan bu tür, makineleşmiş üretimlerin okunmamasından yana değilim elbette. Yazılan, basılan her şey okunmalı, okutulmalı. Ancak kendi özümüzü de unutmadan, yozlaşmadan.
Güncel olanın getirisi ve modernleşmenin kaçınılmazlığı, geleneksek olanın yozlaşmasını sağladıkça, yenilgi de kaçınılmaz hale geliyor. Özünde olana dönmeden ithal edilen, inanç, öğreti ve felsefe, bir toplumu önce sömürüp sonra asimile eden ve bireylerin birbirleri ile ilişkilerini ortadan kaldırarak uzun zamanlarda yok eden unsurlar olarak çıktı karşımıza tarih boyunca. Topla tüfekle yapılanlar, şimdilerde kültür asimilasyonu ve inanç tereddisi ile yapılıyor.
Dünyanın doğusu bu modernleşme ve teknoloji çağını yakalarken, gündelik yaşamlarındaki gelenekselciliklerini yitirmedikleri için ilerlediler ve büyüdüler. Dünyanın ortası ise, batılılaşma hareketi çerçevesinde, hızla var olanı yitirmekte, ananevi toplumsal davranışlarını modernleşme erozyonuna kaptırmaktadırlar.
İlerleme ve gelişme, sabit olmama ve değişme ne kadar önemli ise, emin olabiliriz ki, bir toplumu oluşturan ilk geleneklere bağlılık da o kadar önemlidir.
*
Mevlana torunlarının, daha onu tanımadan, özümsemeden, dışsal mutluluk arayışlarına, günübirlik felsefelere ve ithal “ayaküstü dinler”e sarılmaları yerine, kendi geleneksel inançlarına yönelmelerini temenni ederken, dinimizce birlik ve beraberliğe en güzel etken olan Ramazan ayının gelişinin de hayırlar getirmesini dilerim.
Tartışma programlarından ve konuklarından sıkıldık
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Televizyonculukta stüdyodan yapılan canlı yayınlar en ucuz yayınlardır. KKTC gibi ekonomik ölçekleri küçük ülke yayıncılığında da tercih edilen budur.
Sizlerin de çok iyi izlediği gibi, hemen her televizyon kanalımızın ağırlıklı zamanlarını canlı programlar veya bu programların tekrarları içerir.
Canlı yayın yerine üretim yapmak için mekan, senaryo, yönetmen, kameraman ve araç, zaman, montaj, bant yayın için ek stüdyo gibi daha bir çok saymadığım şeye ihtiyaç duyulur. Güzel ama masraflı, değerli ama zor. Bu nedenle daha az vasıflı olan canlı yayınlar yapmak daha kolay geliyor.
Tabi bizdeki kadar da değil. Saysak her kanalda tonla “tamamen aynı” canlı programlar var. Aynı sosyal içerikli konular, aynı tartışmalar, hatta herşey den daha sıkıcısı aynı konuklar. Sunucular farklı ama tarzlar aynı. Ne arada bant gösterimi, ne bir hareket, ne bir özgün içerik ve yöntem. Bir isim bul, kameranın karşısına geç. Listeden 3-5 konuşmacı davet et, soru sor, cevap al. Halk telefonla bağlansın sorsun cevap alınsın. Bu kadar. Sizce eksik bıraktığım birşey var mı? Bence yok.
Beş satırlık bir paragrafta tüm KKTC televizyonculuğunun canlı program yayın prototipini anlattım.
Peki halk uyuyor mu? Hayır uyumuyor. Uyumadığını da Yayın Yüksek Kurulu’nun KADEM Araştırma firmasına yaptırdığı ve “Kıbrıs Türk Halkının Radyo Dinleme ve Televizyon İzleme Alışkanlıklarının Değişimi ve Gelişimi”ni öğrenmeyi amaçlayan kamuoyu araştırmasında ortaya koyuyor.
*
Annan Planı’nın gündeme geldiği sırada, tüm televizon kanallarında bu konu odaklı yoğunlaşan “iki kamera, üç dört koltuk bir sunucu, bir kaç konuk, telefon bağlantısı, arkaya bir dekor ve tartışma” modelli programlar o günün acil bilgi talebi olan halkın ihtiyacını gidermişti. Bu programlar o günlerde başarılı misyonlar edinmişler ve ihtiyacı gidermişlerdi.
Ancak bu model televizyonlarımıza yapıştı kaldı. Her yerde o dönemden kalan programlar, konuklar. Saydım ve bazı konukların bir haftada, bir sunucudan daha çok ekranda yer aldığını gördüm. Dönem değişti, şartlar değişti, model değişmedi. Yapıştı kaldı.
En azından yeni konuklar, konulara vakıf yeni isimler konuk alırlar mı diye bakıyorum ne mümkün. Sunucuları geçtim neticede programı onlar yapıyor. Ancak konukların bazılarının ne diyeceklerini kestirmek artık çocuk işi. Yani etkileri ve anlamları kalmadı. Bunu rakamlarla da görmek mümkün.
*
Kamuoyu araştırmasına göre bazı sonuçlar “Tartışma Programı” niteliğinde olan yukarıda bahsettiğim türdeki programların halkın gözünde ne durumda olduklarını gözler önüne sergiliyor.
Kıbrıs Türk Halkı’nın yüzde 67’si, tartışma programı saatlerinde televizyon izlemenin etkili olmadığı görüşündeler. Bu yüzdelik içerisinde kadınlar çoğunlukta. Geriye kalan etliki bulan kesimde yaş ortalaması ise 55 yaş ve üzeri. Program türleri izlenme oranlarında ise, “Tartışma Programları” ancak 14. sırada. Hatta köy tanıtım programlarının ve sağlık programlarının bile gerisinde yer alıyorlar.
Radyolarda tartışma programlarının durumu daha da vahim. Orada ilk 14’e de giremiyorlar. Daha kötüsü de var. Kamuoyu araştırmasının teyit sorusu olan “Dün akşam televizyonda ne izlediniz?” sorusunun yanıtı olarak, “Tartışma Programları” sadece yüzde 1.6’da kalıyorlar.
İzleyen yüzde 1.6’yı kendi içinde incelediğimizde ise en yoğun kesim “okur yazar olmayan veya sadece ilkokul okuyanlar”. Radyolarda da durum farklı değil.
Yanlış olan şeyler var. Görmek lazım.
*
Çok rahat söyleyebiliriz ki, bu alanda halkın farkındalığı var. Bu bir “kötü yapıyorlar, yapmasınlar” eleştirisi değil. Bu bir; halkın taleplerine dikkat edilmesi gerektiği önerisi. Bu bir; “ben en iyisini bilirim, en çok ben izleniliyorum” egosundan arınma gerektiği bilgisi. Bu bir; daha içerikli, daha farklı, birbirlerinden daha ayırt edilebilen programlar yapılması arzusu. Bu bir; seçilen konukların artık değişmesi gerektiğinin altının çizilmesi. Bir yenilik çağrısı.
* Araştırma detayları www.kktcyyk.org adresinde mevcut. Bilgiler oradan alıntıdır.
ferhat@cypruscenter.com
Televizyonculukta stüdyodan yapılan canlı yayınlar en ucuz yayınlardır. KKTC gibi ekonomik ölçekleri küçük ülke yayıncılığında da tercih edilen budur.
Sizlerin de çok iyi izlediği gibi, hemen her televizyon kanalımızın ağırlıklı zamanlarını canlı programlar veya bu programların tekrarları içerir.
Canlı yayın yerine üretim yapmak için mekan, senaryo, yönetmen, kameraman ve araç, zaman, montaj, bant yayın için ek stüdyo gibi daha bir çok saymadığım şeye ihtiyaç duyulur. Güzel ama masraflı, değerli ama zor. Bu nedenle daha az vasıflı olan canlı yayınlar yapmak daha kolay geliyor.
Tabi bizdeki kadar da değil. Saysak her kanalda tonla “tamamen aynı” canlı programlar var. Aynı sosyal içerikli konular, aynı tartışmalar, hatta herşey den daha sıkıcısı aynı konuklar. Sunucular farklı ama tarzlar aynı. Ne arada bant gösterimi, ne bir hareket, ne bir özgün içerik ve yöntem. Bir isim bul, kameranın karşısına geç. Listeden 3-5 konuşmacı davet et, soru sor, cevap al. Halk telefonla bağlansın sorsun cevap alınsın. Bu kadar. Sizce eksik bıraktığım birşey var mı? Bence yok.
Beş satırlık bir paragrafta tüm KKTC televizyonculuğunun canlı program yayın prototipini anlattım.
Peki halk uyuyor mu? Hayır uyumuyor. Uyumadığını da Yayın Yüksek Kurulu’nun KADEM Araştırma firmasına yaptırdığı ve “Kıbrıs Türk Halkının Radyo Dinleme ve Televizyon İzleme Alışkanlıklarının Değişimi ve Gelişimi”ni öğrenmeyi amaçlayan kamuoyu araştırmasında ortaya koyuyor.
*
Annan Planı’nın gündeme geldiği sırada, tüm televizon kanallarında bu konu odaklı yoğunlaşan “iki kamera, üç dört koltuk bir sunucu, bir kaç konuk, telefon bağlantısı, arkaya bir dekor ve tartışma” modelli programlar o günün acil bilgi talebi olan halkın ihtiyacını gidermişti. Bu programlar o günlerde başarılı misyonlar edinmişler ve ihtiyacı gidermişlerdi.
Ancak bu model televizyonlarımıza yapıştı kaldı. Her yerde o dönemden kalan programlar, konuklar. Saydım ve bazı konukların bir haftada, bir sunucudan daha çok ekranda yer aldığını gördüm. Dönem değişti, şartlar değişti, model değişmedi. Yapıştı kaldı.
En azından yeni konuklar, konulara vakıf yeni isimler konuk alırlar mı diye bakıyorum ne mümkün. Sunucuları geçtim neticede programı onlar yapıyor. Ancak konukların bazılarının ne diyeceklerini kestirmek artık çocuk işi. Yani etkileri ve anlamları kalmadı. Bunu rakamlarla da görmek mümkün.
*
Kamuoyu araştırmasına göre bazı sonuçlar “Tartışma Programı” niteliğinde olan yukarıda bahsettiğim türdeki programların halkın gözünde ne durumda olduklarını gözler önüne sergiliyor.
Kıbrıs Türk Halkı’nın yüzde 67’si, tartışma programı saatlerinde televizyon izlemenin etkili olmadığı görüşündeler. Bu yüzdelik içerisinde kadınlar çoğunlukta. Geriye kalan etliki bulan kesimde yaş ortalaması ise 55 yaş ve üzeri. Program türleri izlenme oranlarında ise, “Tartışma Programları” ancak 14. sırada. Hatta köy tanıtım programlarının ve sağlık programlarının bile gerisinde yer alıyorlar.
Radyolarda tartışma programlarının durumu daha da vahim. Orada ilk 14’e de giremiyorlar. Daha kötüsü de var. Kamuoyu araştırmasının teyit sorusu olan “Dün akşam televizyonda ne izlediniz?” sorusunun yanıtı olarak, “Tartışma Programları” sadece yüzde 1.6’da kalıyorlar.
İzleyen yüzde 1.6’yı kendi içinde incelediğimizde ise en yoğun kesim “okur yazar olmayan veya sadece ilkokul okuyanlar”. Radyolarda da durum farklı değil.
Yanlış olan şeyler var. Görmek lazım.
*
Çok rahat söyleyebiliriz ki, bu alanda halkın farkındalığı var. Bu bir “kötü yapıyorlar, yapmasınlar” eleştirisi değil. Bu bir; halkın taleplerine dikkat edilmesi gerektiği önerisi. Bu bir; “ben en iyisini bilirim, en çok ben izleniliyorum” egosundan arınma gerektiği bilgisi. Bu bir; daha içerikli, daha farklı, birbirlerinden daha ayırt edilebilen programlar yapılması arzusu. Bu bir; seçilen konukların artık değişmesi gerektiğinin altının çizilmesi. Bir yenilik çağrısı.
* Araştırma detayları www.kktcyyk.org adresinde mevcut. Bilgiler oradan alıntıdır.
Bal yapmayan arı: Reklamcılık
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Ülkemizin reklam veren üretici veya satıcılarına ait yaygın davranış modeli, verdiği reklamın içeriğini profesyonellere bırakmak yerine, kimi metin yazarak, kimi müzik bularak, kimi senaryo yazarak hatta yayınlanacağı saatleri bile seçerek, müdahale etmeleridir.
Oysa medya artık bu türden bir alan olmaktan çıktı.
Kıbrıs için 1960’lı 70’li yıllar çoktan geride kaldı. Olması gereken profesyonellerle çalışmak. Hoş, profesyonelleri de tırnak içinde yazmak kaçınılmaz. Ülkemizde birinci sınıf katagoriye yerleştirebileceğimiz türden bir medya analiz kuruluşu yok. Medya analizi yapmak için, tercih, etkilenme ve tüketim üçgenine ulaşmak gerekiyor. Bu bilgilere ise ancak 3 ayrı kuruluşa giderek ulaşmanız mümkün.
Bu nedenle, bir kuruluşa tabiri yerinde ise “tırnaktan saça” imaj verecek bir analiz ve uygulama firması bulmak mümkün değil. Bizde medya analizinden anlaşılan, ne yazık ki “reklam ajanslığı”dır. O da; bir Apple serisi bilgisayar, PhotoShop fotoğraf işleme programı, malzeme ve fikir çalmak için internet bağlantısı, çok çalınacaksa kablosuz internet bağlantısı, bir personel, hade lüks ise 2 yada 3 personelle herşey tamamdır.
Her dalda savaşan dar gelirli ülke analistleri, ajansları. Onlara da sorsak onlarında böyle olmalarının arkasında sıkıntılar olduğunu görürüz elbette. Ne yazık ki bu konudaki vahim durumumuz bu.
Aldığınız PhotoShop’çu ne kadar vizyon sahibi ise ancak o kadar yazılı basında başarılısınız. Peki ya radyo ve TV reklamları?
Onlar Allah’a emanet. Çünkü, bir tam sayfa gazeteden ajansın alacağı yüzdeliğe düşen miktar yanında, radyo TV’den alacağı yüzdeliğe düşen miktar, göz yaşları içinde kalıyor.
Ajans neden radyo ve TV’ye reklam yapsın ki?
Yapanlar pahalıya yapıyor. Oysa radyo TV reklamlarından elde edilen toplam gelir gazete ve dergilere oranla komik durumda.
Bu acı tablo içerisinde radyo ve TV’ler de kendi üretimlerini yapmak zorunda. Belki onlar da iletişim fakülteli çocukların ve Türkiye televizyonlarının etkisiyle yaratıcı birşeyler yapma gayretine giriyorlar ancak, reklam veren onu da, kendi istediği olsun diye mundar ediyor. İşi az çok bilen ya da gelişmeye çalışan adamda da böylelikle moral kalmıyor. Reklam verenin istediği görüntüler onun istediği gibi çekiliyor arka arkaya getirilip PowerPoint programında döndürülüyor, hatta yazılacak sloganları da çoğu zaman reklam veren buluyor. İnsaf!
*
Hal böyleyken kamuoyu araştırmalarına yansıyan rakamlara şaşmamak gerekir.
Yayın Yüksek Kurulu’nun KADEM Araştırma firmasına yaptırdığı ve “Kıbrıs Türk Halkının Radyo Dinleme ve Televizyon İzleme Alışkanlıklarının Değişimi ve Gelişimi”ni öğrenmeyi amaçlayan kamuoyu araştırmasında reklamlarla ilgili detaylı sorulara alınan yanıtların oranlara yansıması, zaten tümden ne denli bu işi amatörce yaptığımızı ortaya koyuyor.
Reklama muhatap edilen hedef kitle yani izler/dinler kitlenin yüzde 78’i reklamlardan etkilenmediklerini söylüyorlar. Üstelik yüzde 54 ortalama ile her yaş grubunda bu böyle. Süreler konusu daha vahim. Halkın yüzde 71.5’i sürelerin uzunluğu konusundan şikayetçiler. Bu konuda moral bozmak istemiyorum ancak şikayet çok. Şunu bilmeliyiz ki, alım konusunda reklamlardan etkilenmeyen bir halk dünya üzerinde yoktur. Halkı etkileyemeyen reklam vardır.
*
Bu sonuçlar, ülkenin tümden reklam başarısına ulaşmadığı anlamını da taşıyor. Hedef vurulamıyor. Haber güvenilirliği ve izlemesinde gazetelerin tacını alan televizyon, reklamlar konusunda hala yerinde sayıyor demek. Ayrıca bu rakamların dikkate alınması gerek. Benim sorumluluğum değil dememeli kimse. Başta reklam veren karışmamalı profesyonel ekibe, reklam alan, yaratıcı ekiple çalışmalı klasik ve tekrar eden anlayışlardan, çalıntı malzeme ve çalıntı fikirlerden uzak durmalı. Kendini kanıtlamalı izleyene de reklam verene de. Bunca zevkli ve önemli bir işi de kendimize benzettik dersem abartmış olur muyum sizce? Taktir sizin.
* Araştırma detayları www.kktcyyk.org adresinde mevcut. Bilgiler oradan alıntıdır.
ferhat@cypruscenter.com
Ülkemizin reklam veren üretici veya satıcılarına ait yaygın davranış modeli, verdiği reklamın içeriğini profesyonellere bırakmak yerine, kimi metin yazarak, kimi müzik bularak, kimi senaryo yazarak hatta yayınlanacağı saatleri bile seçerek, müdahale etmeleridir.
Oysa medya artık bu türden bir alan olmaktan çıktı.
Kıbrıs için 1960’lı 70’li yıllar çoktan geride kaldı. Olması gereken profesyonellerle çalışmak. Hoş, profesyonelleri de tırnak içinde yazmak kaçınılmaz. Ülkemizde birinci sınıf katagoriye yerleştirebileceğimiz türden bir medya analiz kuruluşu yok. Medya analizi yapmak için, tercih, etkilenme ve tüketim üçgenine ulaşmak gerekiyor. Bu bilgilere ise ancak 3 ayrı kuruluşa giderek ulaşmanız mümkün.
Bu nedenle, bir kuruluşa tabiri yerinde ise “tırnaktan saça” imaj verecek bir analiz ve uygulama firması bulmak mümkün değil. Bizde medya analizinden anlaşılan, ne yazık ki “reklam ajanslığı”dır. O da; bir Apple serisi bilgisayar, PhotoShop fotoğraf işleme programı, malzeme ve fikir çalmak için internet bağlantısı, çok çalınacaksa kablosuz internet bağlantısı, bir personel, hade lüks ise 2 yada 3 personelle herşey tamamdır.
Her dalda savaşan dar gelirli ülke analistleri, ajansları. Onlara da sorsak onlarında böyle olmalarının arkasında sıkıntılar olduğunu görürüz elbette. Ne yazık ki bu konudaki vahim durumumuz bu.
Aldığınız PhotoShop’çu ne kadar vizyon sahibi ise ancak o kadar yazılı basında başarılısınız. Peki ya radyo ve TV reklamları?
Onlar Allah’a emanet. Çünkü, bir tam sayfa gazeteden ajansın alacağı yüzdeliğe düşen miktar yanında, radyo TV’den alacağı yüzdeliğe düşen miktar, göz yaşları içinde kalıyor.
Ajans neden radyo ve TV’ye reklam yapsın ki?
Yapanlar pahalıya yapıyor. Oysa radyo TV reklamlarından elde edilen toplam gelir gazete ve dergilere oranla komik durumda.
Bu acı tablo içerisinde radyo ve TV’ler de kendi üretimlerini yapmak zorunda. Belki onlar da iletişim fakülteli çocukların ve Türkiye televizyonlarının etkisiyle yaratıcı birşeyler yapma gayretine giriyorlar ancak, reklam veren onu da, kendi istediği olsun diye mundar ediyor. İşi az çok bilen ya da gelişmeye çalışan adamda da böylelikle moral kalmıyor. Reklam verenin istediği görüntüler onun istediği gibi çekiliyor arka arkaya getirilip PowerPoint programında döndürülüyor, hatta yazılacak sloganları da çoğu zaman reklam veren buluyor. İnsaf!
*
Hal böyleyken kamuoyu araştırmalarına yansıyan rakamlara şaşmamak gerekir.
Yayın Yüksek Kurulu’nun KADEM Araştırma firmasına yaptırdığı ve “Kıbrıs Türk Halkının Radyo Dinleme ve Televizyon İzleme Alışkanlıklarının Değişimi ve Gelişimi”ni öğrenmeyi amaçlayan kamuoyu araştırmasında reklamlarla ilgili detaylı sorulara alınan yanıtların oranlara yansıması, zaten tümden ne denli bu işi amatörce yaptığımızı ortaya koyuyor.
Reklama muhatap edilen hedef kitle yani izler/dinler kitlenin yüzde 78’i reklamlardan etkilenmediklerini söylüyorlar. Üstelik yüzde 54 ortalama ile her yaş grubunda bu böyle. Süreler konusu daha vahim. Halkın yüzde 71.5’i sürelerin uzunluğu konusundan şikayetçiler. Bu konuda moral bozmak istemiyorum ancak şikayet çok. Şunu bilmeliyiz ki, alım konusunda reklamlardan etkilenmeyen bir halk dünya üzerinde yoktur. Halkı etkileyemeyen reklam vardır.
*
Bu sonuçlar, ülkenin tümden reklam başarısına ulaşmadığı anlamını da taşıyor. Hedef vurulamıyor. Haber güvenilirliği ve izlemesinde gazetelerin tacını alan televizyon, reklamlar konusunda hala yerinde sayıyor demek. Ayrıca bu rakamların dikkate alınması gerek. Benim sorumluluğum değil dememeli kimse. Başta reklam veren karışmamalı profesyonel ekibe, reklam alan, yaratıcı ekiple çalışmalı klasik ve tekrar eden anlayışlardan, çalıntı malzeme ve çalıntı fikirlerden uzak durmalı. Kendini kanıtlamalı izleyene de reklam verene de. Bunca zevkli ve önemli bir işi de kendimize benzettik dersem abartmış olur muyum sizce? Taktir sizin.
* Araştırma detayları www.kktcyyk.org adresinde mevcut. Bilgiler oradan alıntıdır.
Seks objesi kadın, tüketilen erkek -1-
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Feminizmin en azından bir sonucu olan “kadın hakları savunuculuğu” başlığı altında bilmeyenimiz yoktur.
Kadının haklarını savunma yolunda ün yapmış feministler yüksek oranda bir çalışma performansı ile çalışmalarını yüzyılımızda da sürdürürlerken, başarılarını yadsıyamayız.
Kadın haklarını ön plana çıkarma konusunda feminizm yanlılarının çalışmalarındaki başarıyı kanıtlayan ve hatta aşırılığını ortaya koyan bir önemli sonucu paylaşalım. Öylesine ileri gidilmiş ve saptırılmış bir teori ki, yaşamın doğasında olan eşitliği en modern toplumlarda bile bozacak kadar ileri gidilmiş olunmasına bir örnek: Maskülizm.
Şu anda bir kadın ya da bir erkek olarak maskülizmin ne olduğu hakkında bir fikriniz yoksa, Feminzmin aşırılığı ile karşı karşıyayız demektir.
*
Maskülizm esas olarak erkeklerin deneyimleri üzerine bina edilmiş toplumsal teori ve politik bir hareket tarzıdır. Maskülizmin çoğu sözcüsü bir yandan toplumsal ilişkilerin eleştirisini yaparken bir yandan da toplumsal cinsiyet eşitsizliği, erkeklerin hakları ve sorunları gibi konular üzerine yoğunlaşmaktadırlar.
Maskülizmi savunan kişiye “maskülist” deniyor. Tarihte bu adlandırmaya uygun görüşleri ilk kez ortaya koyan kişi sosyalist bir teorisyen olan Ernest Belfort Bax’tı. Bununla birlikte zaman içinde maskülist çevrelere muhafazakar kesimler de dahil oldular.
Feminizme karşı ilk seküler yanıt, sosyalizmin zirvede olduğu 20.yüzyılın başlarında Karl Marx ile yakınlığı olan sosyalist bir teorisyen Ernest Belfort Bax’tan geldi. Bax, 1913 yılında ilk maskülist metin olan “The Fraud of Feminism”i kaleme aldı. Bu kadar geçmişi olmasına rağmen maskülizm terimi 20.yüzyılın sonuna kadar kullanım kazanmadı ve bugün hala “masculinism” şeklinde hatalı yazılmakta hatta misogyny (kadın düşmanlığı) ile karıştırılmaktadır.
*
Burası oldukça önemli bir teori kesiti: Maskülistlere göre feministler, cinsiyetleri hemen hemen her alanda aynı kapasiteye sahip görmekte ve farklılaştırılmış cinsiyet rollerini baskıcı suni bir inşa olarak kınamaktadırlar. Feministlerin bu tip görüşlerinin aksine derin cinsiyet farklılıklarının insan doğasında mevcut olduğuna inanmakta ve feministlerin bu farklılıkları kanunlar yoluyla yok etmeye teşebbüs ettiklerini ve diğer yollara başvuran insanları aldatıcı bir deneyimin içinde kabul ettiklerini savunmaktadırlar.
Yine de bu görüş aynı zamanda maskülist olmayan pek çok kişi ve sosyolog tarafından kabul görmektedir.
Detaylıca baktığımızda ve yukarıdaki cümleyi tekrar tekrar okuduğumuzda, bu savunmanın altında erkek merkezli ve cevaplama dürtüsü içerisinde olan bir aşırılık olduğunu görürüz.
Oysa bunu tersine daha ılımlı olarak sav şleri süren ve toplumsal cinsiyetten arınmış bir toplum fikrini öne çıkaran Warren Farrel gibi maskülistler de vardır.
Çoğu maskülist, aşırı feminizmin kaynağını yüksek boşanma oranları, cinsiyetlerin yabancılaşması, dişi şovenizmi, aşk utangaçlığı, çözülen topluluklar, babasız çocuklar, lise terk, uyuşturucu müptelalığı, tüketimcilik, ergen hamileliği, erkek intiharı, şiddet suçu ve öfke eğilimi ile sonuçlandırırlar.
Maskülistler, tek taraflı mevzuata, kanunların erkekler aleyhine icra edilmesine ve erkeklere (ve erkek çocuklara) yönelik ayrımcılığa karşı çıkmaktadırlar. Bunun gibi karşı çıkılan bazı kavramları ise şöyle sıralamak mümkün: Erkek karşıtı ayrımcılığın makul olduğuna inanan ve bunu öğreten devlet yönetimi ve feminist gruplar, erkeklere erkek olduklarından ötürü kendilerini kötü hissettiren kültür, çocukların vesayetini annelerin çocuğa babalardan daha iyi bakacakları yönündeki inanç sebebiyle anneye verilmeye teşvik edilmesi, kamu hayatında erkeklere kadınlardan daha az saygı gösterilmesi, erkek haklarının savunulmasında zafiyet, erkeklerden çok kadınlara yönelik sosyal programların uygulanması, adalet sisteminde erkeklere yönelik önyargı. [Yazının devamı yarın.]
ferhat@cypruscenter.com
Feminizmin en azından bir sonucu olan “kadın hakları savunuculuğu” başlığı altında bilmeyenimiz yoktur.
Kadının haklarını savunma yolunda ün yapmış feministler yüksek oranda bir çalışma performansı ile çalışmalarını yüzyılımızda da sürdürürlerken, başarılarını yadsıyamayız.
Kadın haklarını ön plana çıkarma konusunda feminizm yanlılarının çalışmalarındaki başarıyı kanıtlayan ve hatta aşırılığını ortaya koyan bir önemli sonucu paylaşalım. Öylesine ileri gidilmiş ve saptırılmış bir teori ki, yaşamın doğasında olan eşitliği en modern toplumlarda bile bozacak kadar ileri gidilmiş olunmasına bir örnek: Maskülizm.
Şu anda bir kadın ya da bir erkek olarak maskülizmin ne olduğu hakkında bir fikriniz yoksa, Feminzmin aşırılığı ile karşı karşıyayız demektir.
*
Maskülizm esas olarak erkeklerin deneyimleri üzerine bina edilmiş toplumsal teori ve politik bir hareket tarzıdır. Maskülizmin çoğu sözcüsü bir yandan toplumsal ilişkilerin eleştirisini yaparken bir yandan da toplumsal cinsiyet eşitsizliği, erkeklerin hakları ve sorunları gibi konular üzerine yoğunlaşmaktadırlar.
Maskülizmi savunan kişiye “maskülist” deniyor. Tarihte bu adlandırmaya uygun görüşleri ilk kez ortaya koyan kişi sosyalist bir teorisyen olan Ernest Belfort Bax’tı. Bununla birlikte zaman içinde maskülist çevrelere muhafazakar kesimler de dahil oldular.
Feminizme karşı ilk seküler yanıt, sosyalizmin zirvede olduğu 20.yüzyılın başlarında Karl Marx ile yakınlığı olan sosyalist bir teorisyen Ernest Belfort Bax’tan geldi. Bax, 1913 yılında ilk maskülist metin olan “The Fraud of Feminism”i kaleme aldı. Bu kadar geçmişi olmasına rağmen maskülizm terimi 20.yüzyılın sonuna kadar kullanım kazanmadı ve bugün hala “masculinism” şeklinde hatalı yazılmakta hatta misogyny (kadın düşmanlığı) ile karıştırılmaktadır.
*
Burası oldukça önemli bir teori kesiti: Maskülistlere göre feministler, cinsiyetleri hemen hemen her alanda aynı kapasiteye sahip görmekte ve farklılaştırılmış cinsiyet rollerini baskıcı suni bir inşa olarak kınamaktadırlar. Feministlerin bu tip görüşlerinin aksine derin cinsiyet farklılıklarının insan doğasında mevcut olduğuna inanmakta ve feministlerin bu farklılıkları kanunlar yoluyla yok etmeye teşebbüs ettiklerini ve diğer yollara başvuran insanları aldatıcı bir deneyimin içinde kabul ettiklerini savunmaktadırlar.
Yine de bu görüş aynı zamanda maskülist olmayan pek çok kişi ve sosyolog tarafından kabul görmektedir.
Detaylıca baktığımızda ve yukarıdaki cümleyi tekrar tekrar okuduğumuzda, bu savunmanın altında erkek merkezli ve cevaplama dürtüsü içerisinde olan bir aşırılık olduğunu görürüz.
Oysa bunu tersine daha ılımlı olarak sav şleri süren ve toplumsal cinsiyetten arınmış bir toplum fikrini öne çıkaran Warren Farrel gibi maskülistler de vardır.
Çoğu maskülist, aşırı feminizmin kaynağını yüksek boşanma oranları, cinsiyetlerin yabancılaşması, dişi şovenizmi, aşk utangaçlığı, çözülen topluluklar, babasız çocuklar, lise terk, uyuşturucu müptelalığı, tüketimcilik, ergen hamileliği, erkek intiharı, şiddet suçu ve öfke eğilimi ile sonuçlandırırlar.
Maskülistler, tek taraflı mevzuata, kanunların erkekler aleyhine icra edilmesine ve erkeklere (ve erkek çocuklara) yönelik ayrımcılığa karşı çıkmaktadırlar. Bunun gibi karşı çıkılan bazı kavramları ise şöyle sıralamak mümkün: Erkek karşıtı ayrımcılığın makul olduğuna inanan ve bunu öğreten devlet yönetimi ve feminist gruplar, erkeklere erkek olduklarından ötürü kendilerini kötü hissettiren kültür, çocukların vesayetini annelerin çocuğa babalardan daha iyi bakacakları yönündeki inanç sebebiyle anneye verilmeye teşvik edilmesi, kamu hayatında erkeklere kadınlardan daha az saygı gösterilmesi, erkek haklarının savunulmasında zafiyet, erkeklerden çok kadınlara yönelik sosyal programların uygulanması, adalet sisteminde erkeklere yönelik önyargı. [Yazının devamı yarın.]
Seks objesi kadın, tüketilen erkek -2-
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Dün yaznının il kısmında da bahsettiğim gibi kadın ve erkek arasındaki farklılıkları biri leyhine öne çıkaran teorileri her zaman eleştirmişimdir.
Cinsiyetten yola çıkarak taraf olma ve karşı tarafı ötekileştirme fikirlerinin tamamında empati kuramama, kompleks ve hoşgörüsüzlük öncelikleri olduğu görülebilir.
Bu ayrımların saptama noktalarına bakmaya devam edersek, güncel örneklerle beslenen iki karşıt cinsiyet teorisinin birleşme ve çatışma noktalarının da farkındalığına ulaşabiliriz.
Feminizmin bunca bilinmesine rağmen erkek hakları ile ilgilenen maskülizmin neredeyse hiç bilinmemesi, yaşanmakta olan aşırılıkların ve aşırılığın doğurduğu dengesizliği ortaya koyan örneklerdendir.
Kaldı ki medya yoluyla, tek tüketici erkekmişçesine kadını bir seks objesi olarak tüketiciye sunma ve cinsel dürtü yaratacak şekilde ürün tanıtımına ‘al beni’ yaratma gayreti de bir satış çabası olmaktan çok, kadına yönelik yaratılan aşırılığın doğurduğu diğer bir dengesizlik belirtisidir.
*
Feminzmin etkileri sonucu erkek haklarının hiçe sayıldığını vurgulayan bazı maskülistler, üniversitelerde “Kadın Araştırmaları” şeklindeki yanlış yönlendirici bir başlık altında feminist ideolojinin öğretildiğini öne sürmektedirler.
Bazı Kadın Araştırmaları kurslarında “masküliniteler” tartışılmakla birlikte çoğu maskülist bu kurslarda erkeklere saldırıldığını ve feminist perspektiflerin ötesinde bir şey öğretilmediğini iddia etmektedirler.
Maskülistler arasındaki en büyük anlaşmazlık noktası cinsiyet rollerine ilişkin dini yasaklarla ilgilidir. Yine bazı maskülistler erkeğin genel liderlik rolünü desteklemekteyken diğer bazı maskülistler cinsiyetler arası izafi bir eşitlik öne sürmektedirler.
Maskülizm terimi ve erkek hakları hareketi birbiri yerine kullanılabilen kavramlardır, ancak bu, erkek hakları hareketi içindeki çoğu cinsiyete karşı nötr ve hümanist grupların varlığını gözardı etme sonucunu doğurabilmektedir.
Erkek hakları hareketi içindeki liberaller maskülizm terimini hareketin içindeki muhafazakar kolu tanımlamakta kullanmaktadır. Yine de, liberal ve eski feminist yazar Warren Farrell de kendisini maskülist olarak tanımlamaktadır. Warren Farrell feminizmin aşırılıklarını ve ütopik arayışlarını haksızlık olarak değerlendiren ve son durak olarak maskülizmde karar kılan bir yazardır.
Maskülistler arasında bir başka anlaşmazlık konusu sekülarizm ve dindir. Hareketin içindeki muhafazakar kanat kadın konusuna dini bir perspektiften yaklaşırken liberal kanat ise cinsiyet konusunda daha nötr bir tutumu tercih etmektedir. Kimileri bu her iki kanadın arasında yalnızca dinamikler açısından farklılık bulunduğunu ancak hareketin hedefleri konusunda genel bir uzlaşma olduğunu öne sürmektedirler.
“İzm”lerin toplumsal yaşamın akışkanlığına katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Ancak birr “izm”, taşıdığı misyondan kopup, aşırılık içeren bencil liderlik cuntasıyla kendini diğer düşünce alt yapılarına ters düşecek kadar uçurumlarla toplumdan ayırdıkça, yandaşları daha radikal, dilleri daha sivri ve zararaları daha çok olan bir kalıcı yapıya bürünürler.
Öteki düşüncenin mümkünse yok olması, herkesin saece kendi savundukları “izm”in peşinden koşarak aynı düşünden olması gibi ütopik beklentilerin anlamsızlığını ortaya çıkaran en temel iki karşıt düşünce, feminzm ve maskülizmdir.
Her iki teorinin içlerindeki aşırıları nedeniyle birbirlerine kendi düşüncelerini benimsetme gayreti bulunsa da, temel cinsiyetleri nedeniyle bunun mümkün olamayacağı gerçeği, düşünce farklılıklarının olması gerekliliği üzerine en iyi ve en temel örnektirler. Herkesin sadece tek düşüncede olmasının dünya için ne denli çirkin ve çekilmez bir yapı olabileceğini bilmek, hazır varken, tüm “izm”leri hoşgörü ve radikalleşmeden yaşamak ve kendi düşüncemizde olmayanları anlamaya çalışmak kaçınılmazdır.
ferhat@cypruscenter.com
Dün yaznının il kısmında da bahsettiğim gibi kadın ve erkek arasındaki farklılıkları biri leyhine öne çıkaran teorileri her zaman eleştirmişimdir.
Cinsiyetten yola çıkarak taraf olma ve karşı tarafı ötekileştirme fikirlerinin tamamında empati kuramama, kompleks ve hoşgörüsüzlük öncelikleri olduğu görülebilir.
Bu ayrımların saptama noktalarına bakmaya devam edersek, güncel örneklerle beslenen iki karşıt cinsiyet teorisinin birleşme ve çatışma noktalarının da farkındalığına ulaşabiliriz.
Feminizmin bunca bilinmesine rağmen erkek hakları ile ilgilenen maskülizmin neredeyse hiç bilinmemesi, yaşanmakta olan aşırılıkların ve aşırılığın doğurduğu dengesizliği ortaya koyan örneklerdendir.
Kaldı ki medya yoluyla, tek tüketici erkekmişçesine kadını bir seks objesi olarak tüketiciye sunma ve cinsel dürtü yaratacak şekilde ürün tanıtımına ‘al beni’ yaratma gayreti de bir satış çabası olmaktan çok, kadına yönelik yaratılan aşırılığın doğurduğu diğer bir dengesizlik belirtisidir.
*
Feminzmin etkileri sonucu erkek haklarının hiçe sayıldığını vurgulayan bazı maskülistler, üniversitelerde “Kadın Araştırmaları” şeklindeki yanlış yönlendirici bir başlık altında feminist ideolojinin öğretildiğini öne sürmektedirler.
Bazı Kadın Araştırmaları kurslarında “masküliniteler” tartışılmakla birlikte çoğu maskülist bu kurslarda erkeklere saldırıldığını ve feminist perspektiflerin ötesinde bir şey öğretilmediğini iddia etmektedirler.
Maskülistler arasındaki en büyük anlaşmazlık noktası cinsiyet rollerine ilişkin dini yasaklarla ilgilidir. Yine bazı maskülistler erkeğin genel liderlik rolünü desteklemekteyken diğer bazı maskülistler cinsiyetler arası izafi bir eşitlik öne sürmektedirler.
Maskülizm terimi ve erkek hakları hareketi birbiri yerine kullanılabilen kavramlardır, ancak bu, erkek hakları hareketi içindeki çoğu cinsiyete karşı nötr ve hümanist grupların varlığını gözardı etme sonucunu doğurabilmektedir.
Erkek hakları hareketi içindeki liberaller maskülizm terimini hareketin içindeki muhafazakar kolu tanımlamakta kullanmaktadır. Yine de, liberal ve eski feminist yazar Warren Farrell de kendisini maskülist olarak tanımlamaktadır. Warren Farrell feminizmin aşırılıklarını ve ütopik arayışlarını haksızlık olarak değerlendiren ve son durak olarak maskülizmde karar kılan bir yazardır.
Maskülistler arasında bir başka anlaşmazlık konusu sekülarizm ve dindir. Hareketin içindeki muhafazakar kanat kadın konusuna dini bir perspektiften yaklaşırken liberal kanat ise cinsiyet konusunda daha nötr bir tutumu tercih etmektedir. Kimileri bu her iki kanadın arasında yalnızca dinamikler açısından farklılık bulunduğunu ancak hareketin hedefleri konusunda genel bir uzlaşma olduğunu öne sürmektedirler.
“İzm”lerin toplumsal yaşamın akışkanlığına katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Ancak birr “izm”, taşıdığı misyondan kopup, aşırılık içeren bencil liderlik cuntasıyla kendini diğer düşünce alt yapılarına ters düşecek kadar uçurumlarla toplumdan ayırdıkça, yandaşları daha radikal, dilleri daha sivri ve zararaları daha çok olan bir kalıcı yapıya bürünürler.
Öteki düşüncenin mümkünse yok olması, herkesin saece kendi savundukları “izm”in peşinden koşarak aynı düşünden olması gibi ütopik beklentilerin anlamsızlığını ortaya çıkaran en temel iki karşıt düşünce, feminzm ve maskülizmdir.
Her iki teorinin içlerindeki aşırıları nedeniyle birbirlerine kendi düşüncelerini benimsetme gayreti bulunsa da, temel cinsiyetleri nedeniyle bunun mümkün olamayacağı gerçeği, düşünce farklılıklarının olması gerekliliği üzerine en iyi ve en temel örnektirler. Herkesin sadece tek düşüncede olmasının dünya için ne denli çirkin ve çekilmez bir yapı olabileceğini bilmek, hazır varken, tüm “izm”leri hoşgörü ve radikalleşmeden yaşamak ve kendi düşüncemizde olmayanları anlamaya çalışmak kaçınılmazdır.
Dijital devrim ve yeni medya
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Yetki ve sorumluluğunu sürdürdüğü gibi, 10. yılını da mütevazı ve sessizce kutlayan bir kurul, Yayın Yüksek Kurulu (YYK). Halk arasından bilinen adıyla Kuzey Kıbrıs’ın RTÜK’ü 10 yaşında. Mecliste grubu bulunan siyasi partilerin oranları ölçüsünde atadıkları üyelerden oluşan kurul, bu anlamda bir ilk olurken, özellikle son 4 yıla yakın bir zamandır farklı siyasi görüşler olmasına rağmen doğruyu bulma arayışları nedeniyle tamamen oybirliği ile karar almış olmasıyla da bir ilk.
Toplum adına en önemli görevleri denetleme olan görsel ve işitsel medya kuruluşlarını denetleyen ve düzenleyen bir kurul YYK. Geçen on yılda, medyamızın iyi olan her yönünü, yayın kuruluşları ile birlikte bugüne taşıyan bir mimar ve kötü olan, zararlı olanın ortadan kalkması için ise mücadelesini sürdüren bir kurul.
Medyanın, denetleme rolünden sıyrılıp, demokratikleşme, çok seslilik, açık toplum anlayışına yürüme hareketlerinin lokomotifi olma başarısı yanında, manipüle etme, kişisel ve siyasal bencilliklerle donanma gibi raydan çıkılan zamanlarında, geçen 10 yılın her gününü bilmeme rağmen bu detaylara girmek değil niyetim.
Bir çok toplumsal dar boğazdan, siyasal ayrışmadan, aynı gemide yüzen bizler, zaman zaman medya ile kışkırtıldık, zaman zaman medya ile yatıştırıldık ama alnımızın akı ile çıktık. Bu arada da radyo ve televizyonlarla yaşamaya alıştık, tutkunu olduk.
Özel yayıncılığın yürüyeceği daha çok yol var. İletişimi iliklerimize kadar yaşadığımız yüzyılımızda, en büyük savaşın enformasyon kaynakları ve kitle iletişim araçları ile yapılmakta olduğunu ve bunun hayal bile edemediğimiz bir hızla daha da gelişeceğini kestirmek için, ne bu alandan biri, ne de bilim insanı olmaya gerek yok.
İletişim çağını iletişim araçları ile ve başta televizyonla yaşıyoruz.
*
Ülkemizin genel teknoloji alt yapısı ne yazık ki çağı yakalamış durumda değil. Herşeyi devletten bekler bir felsefeye taban tabana karşıyım ancak, dijital bir devrim yapmak, ülkemizin ekonomik şartlarında özel sektörün maddi olarak haddine düşmüş değil. Devlet eliyle bir yardımlaşma modeli içerisinde, hızla dijital bir devrim yapmak için ise hala geç kalmadık.
Biz kullanmakta olduğumuz medya araçlarının ve teknolojilerinin bugününü bir an önce iyileştirmek ve içeriğe konsantre olarak en az zararlı hale getirmek kaygılarını yaşarken, “YENİ MEDYA” sessizce yol alıyor.
YYK’nın 10. yılında yaptırdığı ve önümüzdeki günlerde açıklanacak olan geniş ölçekli medya araştırmasında da ortaya çıkan bir sonuç olarak, toplum medyadan bir çok alanda ne yazık ki olumsuz etkileniyor.
Bizler bunların olumlu etkilere dönüşmesi gayreti ve arzusu içerisindeyken medya, kendine yeni alanlar açıyor. “YENİ MEDYA” mevcut olandan özellikle genç beyinler için daha da tehlikeli, daha da kontrolsüz.
Gerek mevcut medya gerekse “YENİ MEDYA”ya ait iletişim araçlarının içerik üreticileri bilmelidirler ki, bağımsız içeriğin temel yapı taşı, otokontrol, doğruluk ve toplum yararıdır.
Bu ilkelerden sapmalar, toplumun gelecek hedeflerinden sapması anlamı taşıyacak, geri dönüşü imkansız bir hatadır.
*
Denetleme kurulları, Orta Afrika’dan Kanada’ya, Şili’den Japonya’ya, her ülkede mevcut olan bir gereklilik. Ancak sadece denetleme yetmez. Toplumu ortak dinamiklere yönlendirme bilincinde olan, siyasi ve kişisel egolarını tatmin eden anlayıştan uzak içeriklerin artmasına ihtiyaç vardır.
Ülkemizde de buna çokça ihtiyaç duyulurken, dijital (sayısal) yayıncılığa geçilmesine de aynı derecede ihtiyaç duyulmaktadır.
Yeni çağın en etkili gücü olan medyayı, özel ve kamu ayrımı yapmadan, sahibinin halk olduğuna inanarak geliştirmek kaçınılmazdır. Medyamızın gelişimini çağa uyarlayamazsak, hiç bir alanda yeterince başarılı olmamız mümkün olamayacaktır.
-----------------
[Yeni medya: Bilgisayarların işlem gücü olmadan oluşturulamayacak veya kullanılamayacak olan ortamlara deniyor. Genellikle dijital (sayısal) olup, hedef kitlesine etkileşim olanağı sağlamaktadır. Yeni medya terimi bu çok geniş anlamının yanısıra, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin etkileşimli ve yaratıcı ifade şekilleri olarak kullanıldığı araçlara da deniyor. Bunlara örnek olarak bilgisayar oyunları, sanal gerçeklik ortamları, yazılımlar, web siteleri, elektronik postalar, elektronik kiosk’lar, interaktif televizyonlar, mobil medya, blog gibi araçları verebiliriz.]
ferhat@cypruscenter.com
Yetki ve sorumluluğunu sürdürdüğü gibi, 10. yılını da mütevazı ve sessizce kutlayan bir kurul, Yayın Yüksek Kurulu (YYK). Halk arasından bilinen adıyla Kuzey Kıbrıs’ın RTÜK’ü 10 yaşında. Mecliste grubu bulunan siyasi partilerin oranları ölçüsünde atadıkları üyelerden oluşan kurul, bu anlamda bir ilk olurken, özellikle son 4 yıla yakın bir zamandır farklı siyasi görüşler olmasına rağmen doğruyu bulma arayışları nedeniyle tamamen oybirliği ile karar almış olmasıyla da bir ilk.
Toplum adına en önemli görevleri denetleme olan görsel ve işitsel medya kuruluşlarını denetleyen ve düzenleyen bir kurul YYK. Geçen on yılda, medyamızın iyi olan her yönünü, yayın kuruluşları ile birlikte bugüne taşıyan bir mimar ve kötü olan, zararlı olanın ortadan kalkması için ise mücadelesini sürdüren bir kurul.
Medyanın, denetleme rolünden sıyrılıp, demokratikleşme, çok seslilik, açık toplum anlayışına yürüme hareketlerinin lokomotifi olma başarısı yanında, manipüle etme, kişisel ve siyasal bencilliklerle donanma gibi raydan çıkılan zamanlarında, geçen 10 yılın her gününü bilmeme rağmen bu detaylara girmek değil niyetim.
Bir çok toplumsal dar boğazdan, siyasal ayrışmadan, aynı gemide yüzen bizler, zaman zaman medya ile kışkırtıldık, zaman zaman medya ile yatıştırıldık ama alnımızın akı ile çıktık. Bu arada da radyo ve televizyonlarla yaşamaya alıştık, tutkunu olduk.
Özel yayıncılığın yürüyeceği daha çok yol var. İletişimi iliklerimize kadar yaşadığımız yüzyılımızda, en büyük savaşın enformasyon kaynakları ve kitle iletişim araçları ile yapılmakta olduğunu ve bunun hayal bile edemediğimiz bir hızla daha da gelişeceğini kestirmek için, ne bu alandan biri, ne de bilim insanı olmaya gerek yok.
İletişim çağını iletişim araçları ile ve başta televizyonla yaşıyoruz.
*
Ülkemizin genel teknoloji alt yapısı ne yazık ki çağı yakalamış durumda değil. Herşeyi devletten bekler bir felsefeye taban tabana karşıyım ancak, dijital bir devrim yapmak, ülkemizin ekonomik şartlarında özel sektörün maddi olarak haddine düşmüş değil. Devlet eliyle bir yardımlaşma modeli içerisinde, hızla dijital bir devrim yapmak için ise hala geç kalmadık.
Biz kullanmakta olduğumuz medya araçlarının ve teknolojilerinin bugününü bir an önce iyileştirmek ve içeriğe konsantre olarak en az zararlı hale getirmek kaygılarını yaşarken, “YENİ MEDYA” sessizce yol alıyor.
YYK’nın 10. yılında yaptırdığı ve önümüzdeki günlerde açıklanacak olan geniş ölçekli medya araştırmasında da ortaya çıkan bir sonuç olarak, toplum medyadan bir çok alanda ne yazık ki olumsuz etkileniyor.
Bizler bunların olumlu etkilere dönüşmesi gayreti ve arzusu içerisindeyken medya, kendine yeni alanlar açıyor. “YENİ MEDYA” mevcut olandan özellikle genç beyinler için daha da tehlikeli, daha da kontrolsüz.
Gerek mevcut medya gerekse “YENİ MEDYA”ya ait iletişim araçlarının içerik üreticileri bilmelidirler ki, bağımsız içeriğin temel yapı taşı, otokontrol, doğruluk ve toplum yararıdır.
Bu ilkelerden sapmalar, toplumun gelecek hedeflerinden sapması anlamı taşıyacak, geri dönüşü imkansız bir hatadır.
*
Denetleme kurulları, Orta Afrika’dan Kanada’ya, Şili’den Japonya’ya, her ülkede mevcut olan bir gereklilik. Ancak sadece denetleme yetmez. Toplumu ortak dinamiklere yönlendirme bilincinde olan, siyasi ve kişisel egolarını tatmin eden anlayıştan uzak içeriklerin artmasına ihtiyaç vardır.
Ülkemizde de buna çokça ihtiyaç duyulurken, dijital (sayısal) yayıncılığa geçilmesine de aynı derecede ihtiyaç duyulmaktadır.
Yeni çağın en etkili gücü olan medyayı, özel ve kamu ayrımı yapmadan, sahibinin halk olduğuna inanarak geliştirmek kaçınılmazdır. Medyamızın gelişimini çağa uyarlayamazsak, hiç bir alanda yeterince başarılı olmamız mümkün olamayacaktır.
-----------------
[Yeni medya: Bilgisayarların işlem gücü olmadan oluşturulamayacak veya kullanılamayacak olan ortamlara deniyor. Genellikle dijital (sayısal) olup, hedef kitlesine etkileşim olanağı sağlamaktadır. Yeni medya terimi bu çok geniş anlamının yanısıra, bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin etkileşimli ve yaratıcı ifade şekilleri olarak kullanıldığı araçlara da deniyor. Bunlara örnek olarak bilgisayar oyunları, sanal gerçeklik ortamları, yazılımlar, web siteleri, elektronik postalar, elektronik kiosk’lar, interaktif televizyonlar, mobil medya, blog gibi araçları verebiliriz.]
Evrensel haklar ve Basın Günü
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Peş peşe gelen iki gün, kendi içindeki kavramlarıyla, karmaşalarıyla tarih önünde sahnelenir her sene. Bugün Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs Adası’nın yönetimini İngiltere’ye devrettiği gün.
Dün ise Ahmet Emin Efendi’nin sahibi olduğu “SADED” gazetesinin yayına başladığı dolayısıyla ülkemizde Basın Günü olarak kutladığımız gün ve aynı zamanda Fransız devrimci Lafayette’in, “İnsan Hakları ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi”ni Devrimci Milli Meclisi’ne sunduğu gün olarak geçmiş tarihe.
Eski devletlerin yönetim anlayışı doğrudan baskıydı. Böyle giden bir işleyişe “dur” diyebilmek için, 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen bildirge, Magna Carta İnsan Hakları kavramının ilk belgesi sayılır. İnsan hakları konusunda yayınlanan bir diğer önemli bildirge ise, Amerika’daki Bağımsızlık Bildirgesi’dir.
Dünyamızda en ileri devletlerin bile, uygulamaları hala tartışılsa da, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yayınlanan “İnsan Hakları Bildirgesi”nde gerçek yerini almıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra devletler, bireylere tanınan hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması gerçeğinde birleştiler. Çünkü insanlar, özgür olmazlarsa savaşlar sürüp gidecek bu da uygarlıkların sonunu getirebilecekti.
*
Evrensel nitelikleri olan bir bildirge, ülke liderliklerinin bencillikleri nedeniyle uygulanamayınca ilave bildirgeler de hazırlanmıştır. Örneğin, Afrika İnsan ve Halklarının Hakları Bildirgesi gibi. “Evrensel” olanın uygulanamamasının ışığında hazırlanan utanç belgelerinden sadece biri. Evrensel olan bildirgede “Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir” denmesine rağmen, evrensel olandan gelen hakların bu kıt’a için kullanılmamasından dolayı yenilerine ihtiyaç duyuldu.
*
Lafayette’ten bu yana önemli bir adımın tarihi olan bu günün Ada’mız için de önemi var.
Bugün Kıbrıs’ta ilk Türkçe gazete kabul edilen “SADED”in yayınlanmasının yıldönümü. SADED 1889’da çıkmıştı.
Sadece 16 sayı çıkabildi ama takip eden gazeteler ve gazeteciler başardı, bugüne kadar ulaştı. Üstelik farklı dönemlerdeki tüm zorluklara rağmen 80’e yakın gazete çıkararak. Toplumu şekillendirerek, özgürlük ve demokrasi kavgası vererek.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği bu özel günün, Basın Günü’nün ev sahipliğini yaptı.
Bir yandan bu önemli günde açılan Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği lokaline ve “Tarihin Işığında” adını taşıyan fotoğraf sergisine sevinirken, öte yandan, etik değerlerin tartışıldığı ve üzücü seviyelerde olduğu günlerden geçtiğimizi hatırlamamak mümkün değil.
Kıbrıs Türk Halkı basınına, en zor günlerde bile sahip çıktı. Çok düşük bir tiraja ulaşabilen ve Rum matbaasında dizilip basılmak zorunda kalan SADED Gazetesi’nden bugüne çok şey değişti, çok şey gelişti. Halkın değiştiği gibi, basın da değişti.
Kıbrıs Türk Halkı artık, yazılan ve çizilenlere gereken itibarı gösterecek veya göstermeyecek medya sağduyusuna sahip olma zamanındadır.
Modern zamanlarda etiğin daha da değer kazanması gereken, toplumsal gelişimin yaşanma zamanıdır. Bireyin etiği anlaması ve medyada bunu araması zamanıdır.
ferhat@cypruscenter.com
Peş peşe gelen iki gün, kendi içindeki kavramlarıyla, karmaşalarıyla tarih önünde sahnelenir her sene. Bugün Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs Adası’nın yönetimini İngiltere’ye devrettiği gün.
Dün ise Ahmet Emin Efendi’nin sahibi olduğu “SADED” gazetesinin yayına başladığı dolayısıyla ülkemizde Basın Günü olarak kutladığımız gün ve aynı zamanda Fransız devrimci Lafayette’in, “İnsan Hakları ve Vatandaşlık Hakları Bildirgesi”ni Devrimci Milli Meclisi’ne sunduğu gün olarak geçmiş tarihe.
Eski devletlerin yönetim anlayışı doğrudan baskıydı. Böyle giden bir işleyişe “dur” diyebilmek için, 1215 yılında İngiltere Kralına kabul ettirilen bildirge, Magna Carta İnsan Hakları kavramının ilk belgesi sayılır. İnsan hakları konusunda yayınlanan bir diğer önemli bildirge ise, Amerika’daki Bağımsızlık Bildirgesi’dir.
Dünyamızda en ileri devletlerin bile, uygulamaları hala tartışılsa da, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramlar, 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yayınlanan “İnsan Hakları Bildirgesi”nde gerçek yerini almıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra devletler, bireylere tanınan hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması gerçeğinde birleştiler. Çünkü insanlar, özgür olmazlarsa savaşlar sürüp gidecek bu da uygarlıkların sonunu getirebilecekti.
*
Evrensel nitelikleri olan bir bildirge, ülke liderliklerinin bencillikleri nedeniyle uygulanamayınca ilave bildirgeler de hazırlanmıştır. Örneğin, Afrika İnsan ve Halklarının Hakları Bildirgesi gibi. “Evrensel” olanın uygulanamamasının ışığında hazırlanan utanç belgelerinden sadece biri. Evrensel olan bildirgede “Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da her hangi bir başka inanç, ulusal ya da toplumsal köken, varlıklılık, doğuş ya da herhangi bir başka ayrım gözetilmeksizin bu Bildirge’de açıklanan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir” denmesine rağmen, evrensel olandan gelen hakların bu kıt’a için kullanılmamasından dolayı yenilerine ihtiyaç duyuldu.
*
Lafayette’ten bu yana önemli bir adımın tarihi olan bu günün Ada’mız için de önemi var.
Bugün Kıbrıs’ta ilk Türkçe gazete kabul edilen “SADED”in yayınlanmasının yıldönümü. SADED 1889’da çıkmıştı.
Sadece 16 sayı çıkabildi ama takip eden gazeteler ve gazeteciler başardı, bugüne kadar ulaştı. Üstelik farklı dönemlerdeki tüm zorluklara rağmen 80’e yakın gazete çıkararak. Toplumu şekillendirerek, özgürlük ve demokrasi kavgası vererek.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği bu özel günün, Basın Günü’nün ev sahipliğini yaptı.
Bir yandan bu önemli günde açılan Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği lokaline ve “Tarihin Işığında” adını taşıyan fotoğraf sergisine sevinirken, öte yandan, etik değerlerin tartışıldığı ve üzücü seviyelerde olduğu günlerden geçtiğimizi hatırlamamak mümkün değil.
Kıbrıs Türk Halkı basınına, en zor günlerde bile sahip çıktı. Çok düşük bir tiraja ulaşabilen ve Rum matbaasında dizilip basılmak zorunda kalan SADED Gazetesi’nden bugüne çok şey değişti, çok şey gelişti. Halkın değiştiği gibi, basın da değişti.
Kıbrıs Türk Halkı artık, yazılan ve çizilenlere gereken itibarı gösterecek veya göstermeyecek medya sağduyusuna sahip olma zamanındadır.
Modern zamanlarda etiğin daha da değer kazanması gereken, toplumsal gelişimin yaşanma zamanıdır. Bireyin etiği anlaması ve medyada bunu araması zamanıdır.
ODTÜ’de “devrim” ve 21. yüzyılda ihtilal
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Bazen idealler, yaşamların önüne geçer. Hayatlar o ideallerin peşi sıra sürüklenir. Özlediğimiz hayalini kurduğumuz gelecekler vardır hayallerimizde.
Sadece bireysel olmayanlar hayallerimiz de vardır. Ülkemiz için kurduğumuz hayaller gibi, toplumsal, hatta evrensel hayallerimiz de vardır. Tüm insanlık için.
Hayallerimiz vardır. Hayallerimiz olmazsa olmaz...
Ancak, bir hayalin ömrü var mıdır? Ya da değişimi nasıl yaşanmalıdır?
Bu soru sorulduğu sürece, herkesin herkese saygı duyduğu yarınlarımız olacak. Yani “benim gibi düşünmeyen de düşünebilmeli, düşündüğünü söyleyebilmeli yazabilmeli” diyebildiğimiz sürece, hayallerimiz bencillikten çıkacak, bir aradalık yaşayacak. Değişim göstererek ortak hayaller haline dönüşecek, gelişecek. Ancak o zaman kitleler halinde ulaşabiliriz hayallerimize.
Yoksa, tek başımıza ulaştığımız bir hayalin esiri olmaktan öteye gitmeyiz, gidemeyiz.
Kendi gibi düşünmeyenlerin varlığını, kabullenme sürecidir, demokrasiyi hazmetme ve temel toplumsal hayalimiz de bu olmalıdır.
*
1968 yılı böyle bir hayale sahne oldu. Ankara’da ODTÜ öğrencisi dört kişi, Hüseyin İnan, Taylan Özgür, Alpaslan Özdoğan ve Mustafa Yalçıner, kendi hayallerini ODTÜ stadyumunda dev bir yazıyla gözler önüne serdiler.
Tüm gecelerini harcayarak, dev gibi harflerle stadyumun oturma yerlerine devrim yazdılar. Bu 4 genç o gece hayallerini yazıya dökmüşlerdi.
24 Eylül 69’da Taylan Özgür İstanbul’da, 30 Mayıs 71’de Alpaslan Özdoğan Adıyaman’da öldürüldüler, Mustafa Yalçıner de aynı yerde yakalandı. 6 Mayıs 72’de ise Hüseyin İnan idam edildi.
LeGuin’in Mülksüzler adlı romanında, dediği gibi, “Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde.”
*
Hoşgörülü olmak yerine, kendi gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı tanımama geçmiş zamanlarda çok yaşandı.
Kendi gibi düşünenlerle, kendi gibi düşünmeyenleri ikiye ayırmak da çok yaşandı.
Kayıp hayatlar, “karşı taraf”tan olmalıydı. Çünkü “karşı taraf” kendilerinden değildi.
Oysa kayıpların yaşandığı “karşı taraf” muhakkak ki iki taneydi. Her iki taraftı.
*
Neyse ki, yüzyılımızda durum böyle değil. Ayıra ayıra basını ikiye ayırıyorlar sadece.
Muhtıralar internetten veriliyor, devrimler, halkın seçimiyle demokrasiyle, seçimle gerçekleşiyor.
Neyse ki günümüzde, kendi gibi düşünmeyenlerin “ıslahı için” son çare olan ihtilal de zor ve tercih edilmiyor.
Zaten günümüzde bir ihtilal hayal edin.
Cep telefonunuza bir grup mesaj geliyor. Mesajda “ihtilal yaz 9090’a gönder” diyor. Yazıp gönderiyorsunuz ve telefonunuza Hasan Mutlucan’dan o bildik ihtilal türküsünün melodisi iniyor. İlk adım bu.
Ardından, e-mail adresinize sokağa çıkma yasağı ile ilgili bildiri ve gerekli açıklama gönderiliyor.
Bu konuda şakadan da olsa senaryolar geliştirilebilir.
Çünkü, Türkiye’de bırakın ihtilalin diğer boyutlarını, sadece yayınına el konulması gereken radyo sayısı yaklaşık bin 300, TV sayısı ise 350.
Bunca radyo TV’ye el koymakla uğraşırken ihtilali kim yapacak sizce?
--
• Bilgiler; ODTÜ’de Tarihçe Çalışmaları’nın 2. bölümünde yer alan ve Nurettin Çalışkan tarafından yapılmış “ODTÜ’de devrim yazısı” araştırmasından alınmış olup, izin alınarak kullanılmıştır.
• Mülksüzler (The Dispossessed: An Ambiguous Utopia), Ursula Kroeber LeGuin, Metis, Ocak 1990, Çeviri: Levent Mollamustafaoğlu.
ferhat@cypruscenter.com
Bazen idealler, yaşamların önüne geçer. Hayatlar o ideallerin peşi sıra sürüklenir. Özlediğimiz hayalini kurduğumuz gelecekler vardır hayallerimizde.
Sadece bireysel olmayanlar hayallerimiz de vardır. Ülkemiz için kurduğumuz hayaller gibi, toplumsal, hatta evrensel hayallerimiz de vardır. Tüm insanlık için.
Hayallerimiz vardır. Hayallerimiz olmazsa olmaz...
Ancak, bir hayalin ömrü var mıdır? Ya da değişimi nasıl yaşanmalıdır?
Bu soru sorulduğu sürece, herkesin herkese saygı duyduğu yarınlarımız olacak. Yani “benim gibi düşünmeyen de düşünebilmeli, düşündüğünü söyleyebilmeli yazabilmeli” diyebildiğimiz sürece, hayallerimiz bencillikten çıkacak, bir aradalık yaşayacak. Değişim göstererek ortak hayaller haline dönüşecek, gelişecek. Ancak o zaman kitleler halinde ulaşabiliriz hayallerimize.
Yoksa, tek başımıza ulaştığımız bir hayalin esiri olmaktan öteye gitmeyiz, gidemeyiz.
Kendi gibi düşünmeyenlerin varlığını, kabullenme sürecidir, demokrasiyi hazmetme ve temel toplumsal hayalimiz de bu olmalıdır.
*
1968 yılı böyle bir hayale sahne oldu. Ankara’da ODTÜ öğrencisi dört kişi, Hüseyin İnan, Taylan Özgür, Alpaslan Özdoğan ve Mustafa Yalçıner, kendi hayallerini ODTÜ stadyumunda dev bir yazıyla gözler önüne serdiler.
Tüm gecelerini harcayarak, dev gibi harflerle stadyumun oturma yerlerine devrim yazdılar. Bu 4 genç o gece hayallerini yazıya dökmüşlerdi.
24 Eylül 69’da Taylan Özgür İstanbul’da, 30 Mayıs 71’de Alpaslan Özdoğan Adıyaman’da öldürüldüler, Mustafa Yalçıner de aynı yerde yakalandı. 6 Mayıs 72’de ise Hüseyin İnan idam edildi.
LeGuin’in Mülksüzler adlı romanında, dediği gibi, “Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde.”
*
Hoşgörülü olmak yerine, kendi gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı tanımama geçmiş zamanlarda çok yaşandı.
Kendi gibi düşünenlerle, kendi gibi düşünmeyenleri ikiye ayırmak da çok yaşandı.
Kayıp hayatlar, “karşı taraf”tan olmalıydı. Çünkü “karşı taraf” kendilerinden değildi.
Oysa kayıpların yaşandığı “karşı taraf” muhakkak ki iki taneydi. Her iki taraftı.
*
Neyse ki, yüzyılımızda durum böyle değil. Ayıra ayıra basını ikiye ayırıyorlar sadece.
Muhtıralar internetten veriliyor, devrimler, halkın seçimiyle demokrasiyle, seçimle gerçekleşiyor.
Neyse ki günümüzde, kendi gibi düşünmeyenlerin “ıslahı için” son çare olan ihtilal de zor ve tercih edilmiyor.
Zaten günümüzde bir ihtilal hayal edin.
Cep telefonunuza bir grup mesaj geliyor. Mesajda “ihtilal yaz 9090’a gönder” diyor. Yazıp gönderiyorsunuz ve telefonunuza Hasan Mutlucan’dan o bildik ihtilal türküsünün melodisi iniyor. İlk adım bu.
Ardından, e-mail adresinize sokağa çıkma yasağı ile ilgili bildiri ve gerekli açıklama gönderiliyor.
Bu konuda şakadan da olsa senaryolar geliştirilebilir.
Çünkü, Türkiye’de bırakın ihtilalin diğer boyutlarını, sadece yayınına el konulması gereken radyo sayısı yaklaşık bin 300, TV sayısı ise 350.
Bunca radyo TV’ye el koymakla uğraşırken ihtilali kim yapacak sizce?
--
• Bilgiler; ODTÜ’de Tarihçe Çalışmaları’nın 2. bölümünde yer alan ve Nurettin Çalışkan tarafından yapılmış “ODTÜ’de devrim yazısı” araştırmasından alınmış olup, izin alınarak kullanılmıştır.
• Mülksüzler (The Dispossessed: An Ambiguous Utopia), Ursula Kroeber LeGuin, Metis, Ocak 1990, Çeviri: Levent Mollamustafaoğlu.
Piromani ve son mektup
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Tarihin bazı kesitlerindeki tesadüfler, zaman zaman acıyı zaman zaman da tecrübeleri akla getiriyor. Bu gün gibi. Dokuz Haziran elbette bir çok olayı barındırıyordur tarihin derinliklerinde. Ancakiki tanesi var ki aralarında yüzlerce yıl var. Aslında benzemelerini biz yaratıyoruz. Aşağıdaki iki rafklı zamanda yaşananları benim birleştireceğim gibi...
*
Latince adı ile Lucius Domitius Claudius Nero. Ya da nam-ı diğer İmparator Neron. Milattan sonra 54 ve 68 yılları arasında Roma İmparatoru olan Neron, ilk yıllarında son derece başarılı ve dengeli yönetimiyle, halkın büyük sevgisini kazanır. Ama ilerleyen yıllarda psikolojik bir rahatsızlık yaşadı ve zamanla bu rahatsızlık arttı. Zalim ve zevk düşkünü bir insan oldu. Kendisine karşı yapılan bir ayaklanmadan kurtulmak için Roma’dan kaçtı ve 68 yılında bugün intihar etti. Başkent Roma’da 64 yılında çıkan ve yüzlerce Hıristiyan’ın öldürülmesine neden olan ünlü yangını Neron’un çıkardığı ve Roma yanarken lir çaldığı rivayet edilir. Neron’un adı, daha sonraları piromani ile birlikte anılır olmuştur. (Piromani: Kasıtlı olarak yangın çıkarma eğilimi ile ilgili karakterizedir.)
*
1882 yıl sonra aynı gün. Dokuz Haziran 1950, Adnan Menderes’in Demokrat Parti genel başkanlığına seçildiği gün. Sonun başlangıcı. Adnan Menderes’i ve dönemi yaşayanlar kadar idama kadar gelen süreci herkes biliyor. Bu nedenle detayları aktarmaktan çok her şeyi anlatan bir orijinal yazı ile durumu aktaracağım. Ancak sakın yanılıp da televizyondaki saçma sapan diziden bilmeye, öğrenmeye kalkmayın. Sizlerle 1950 senesinde iktidara gelirken başlayan bir “son” hikayenin bittiği yeri paylaşacağım.
----
Adnan Menderes’in idam edilmeden önce yazdığı son mektubu, veda mektubu:
“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam (duam kelimesinin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır) sizlerle beraberdir.”
Okuduğunuz “son mektup” zaten her şeyi anlatıyor.
*
Neron’la Menderes’i karşılaştırmak ya da kıyaslamak değil elbette amaç. Bu iki gerçek olayda bir tek benzerlik var. O da, aynı ayın aynı günü, ilkinde bir son, ikincisinde ise bir sonun başlangıcı olması. Bu arada da bir soru gündeme getirmesi. Kendi ülkesini ateşe veren ve karşısında lir çalan bir imparatorla, kendi başbakanını asan ve karşısına geçip seyreden insanların bir birlerinden farkı var mıdır?
ferhat@cypruscenter.com
Tarihin bazı kesitlerindeki tesadüfler, zaman zaman acıyı zaman zaman da tecrübeleri akla getiriyor. Bu gün gibi. Dokuz Haziran elbette bir çok olayı barındırıyordur tarihin derinliklerinde. Ancakiki tanesi var ki aralarında yüzlerce yıl var. Aslında benzemelerini biz yaratıyoruz. Aşağıdaki iki rafklı zamanda yaşananları benim birleştireceğim gibi...
*
Latince adı ile Lucius Domitius Claudius Nero. Ya da nam-ı diğer İmparator Neron. Milattan sonra 54 ve 68 yılları arasında Roma İmparatoru olan Neron, ilk yıllarında son derece başarılı ve dengeli yönetimiyle, halkın büyük sevgisini kazanır. Ama ilerleyen yıllarda psikolojik bir rahatsızlık yaşadı ve zamanla bu rahatsızlık arttı. Zalim ve zevk düşkünü bir insan oldu. Kendisine karşı yapılan bir ayaklanmadan kurtulmak için Roma’dan kaçtı ve 68 yılında bugün intihar etti. Başkent Roma’da 64 yılında çıkan ve yüzlerce Hıristiyan’ın öldürülmesine neden olan ünlü yangını Neron’un çıkardığı ve Roma yanarken lir çaldığı rivayet edilir. Neron’un adı, daha sonraları piromani ile birlikte anılır olmuştur. (Piromani: Kasıtlı olarak yangın çıkarma eğilimi ile ilgili karakterizedir.)
*
1882 yıl sonra aynı gün. Dokuz Haziran 1950, Adnan Menderes’in Demokrat Parti genel başkanlığına seçildiği gün. Sonun başlangıcı. Adnan Menderes’i ve dönemi yaşayanlar kadar idama kadar gelen süreci herkes biliyor. Bu nedenle detayları aktarmaktan çok her şeyi anlatan bir orijinal yazı ile durumu aktaracağım. Ancak sakın yanılıp da televizyondaki saçma sapan diziden bilmeye, öğrenmeye kalkmayın. Sizlerle 1950 senesinde iktidara gelirken başlayan bir “son” hikayenin bittiği yeri paylaşacağım.
----
Adnan Menderes’in idam edilmeden önce yazdığı son mektubu, veda mektubu:
“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam (duam kelimesinin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır) sizlerle beraberdir.”
Okuduğunuz “son mektup” zaten her şeyi anlatıyor.
*
Neron’la Menderes’i karşılaştırmak ya da kıyaslamak değil elbette amaç. Bu iki gerçek olayda bir tek benzerlik var. O da, aynı ayın aynı günü, ilkinde bir son, ikincisinde ise bir sonun başlangıcı olması. Bu arada da bir soru gündeme getirmesi. Kendi ülkesini ateşe veren ve karşısında lir çalan bir imparatorla, kendi başbakanını asan ve karşısına geçip seyreden insanların bir birlerinden farkı var mıdır?
İdeal toplum hayali
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Dünya bu hafta, yıllardır süregelen en popüler bölgeleri yine konuşmaya devam etti. Bağdat, Darfur, Kerkük, Gazze, Kudüs, yine en yoğun haber çıkan ve hemen her haberde acı bulunan başlıklarda yerlerini aldılar. Karmaşa ifadesyile özdeşleştirilen bu bölgelere yavaş yavaş yeni, farklı bir karmaşa bölgesi daha eklendi bu hafta. Ankara. Diğerlerinden farklı olarak Ankara, sadece siyasi karmaşanın yaşandığı bir bölge olarak medyadaki yerini aldı. Türkiye’de seçimlere yaklaşıldıkça, basın yayın organları aracılığı ile halka yansıyan haberler, giderek sertleşen siyasi mücadelelerin, suçlamaların ve tartışmaların da artması anlamını taşıyor.
*
Dünya’da ve Türkiye’de hafta böyle geçerken, manşetlere ve sokak manşetlerine baktığımızda, Kıbrıs Türk halkının gündemini oluşturan başlıkların farklı olduğunu görüyoruz. Neredeyse sokaktaki insanın tamamının siyaset yaptığı, siyaset konuştuğu, siyasetle yatıp kalktığı ülkemizde bu durum hızla değişiyor. Yanıbaşımızda, ortadoğuda olup bitenleri konu bile yapmamamızın, Ankara siyaseti hakkında eskisi kadar yoğun zaman harcamamamızın altında, iç siyasetimizin medya aracılığı ile, çok ortada yaşanmasından kaynaklanan bıkkınlık yatıyor.
*
Sosyal hayatın, çevre bilincinin, kültürün, sanatın, futbol haricindeki sportif faaliyetlerin gündemimize egemen olduğu, siyasetin sadece siyasetçi, tarafından yapıldığı bir ülke hayali kuran yurttaşların sayısı hayli fazla. Önceleri baktığımızda bunun siyasetle ilgili umutsuzluk olduğunu görmek mümkündü. Oysa şimdilerde bu da değişim göstermekte. Gayretlere rağmen, umutsuzluk devam ediyor, tıkanıklıklar aşılmış değil. Ancak umutsuzluğu yavaş yavaş geride bırakan bir faktör daha var. O da ideal toplum, ideal yaşam. Birey artık, ülkenin alışılagelen siyasetinde yer almak istemiyor. İşini yapmak ve sosyal hayatını yaşamak istiyor. Birey artık siyaset konuşmak istemiyor, bölgesinde daha sosyal daha estetik, daha sağlıklı bir hayat sürmeye akıl ve emek harcamak istiyor.
*
İdeal toplumda bile, siyaseti bireyden tamamen soyutlamak mümkün değil. Ancak siyaset güncesine esir olmaktan kurtarmak, medyanın özdenetimiyle ve elbette sivil toplum örgütlerinin kendilerini siyasetten arındırmalarıyla mümkün. Halkı siyasetin merkezine çekmek yerine, alternatif haber üreterek, gündemi siyasete esir etmemek çözümlerin başında geliyor. Halk siyasetten bu kadar sıkılmışken, baştan aşağıya siyaset ve protokol haberi ile donatılmış medya organları, uçurumu derinleştiriyor. İhtiyacımız olduğunda bile suya sabuna dokunmayacak siyasetten bıkmış bir toplum yaratılıyor.
*
Ajanstan çıkan bir haberi alıp, altına haberi yapan ajans muhabirinin adını dahi koymadan ve tümüyle yayımlamak ya da bu haberin baştan sona okunduğunu düşünmek ne derce doğrudur? Okul mezunu sayımız arttıkça, gazete tirajlarının artmaması ya da siyasi programlar arttıkça, dizilerin ve magazin programlarının izleyici oranlarının artması, ne anlama geliyor? Sanırım bu saptamalar, okurun, izleyicinin ve dinleyicinin açık bir mesajını içeriyor. Halk, siyasetin üst düzeyde yaşanmasını, sıradan gündelik hayatın dışında tutulmasını istiyor. Mesaj çok açık, anlamak gerekiyor.
ferhat@cypruscenter.com
Dünya bu hafta, yıllardır süregelen en popüler bölgeleri yine konuşmaya devam etti. Bağdat, Darfur, Kerkük, Gazze, Kudüs, yine en yoğun haber çıkan ve hemen her haberde acı bulunan başlıklarda yerlerini aldılar. Karmaşa ifadesyile özdeşleştirilen bu bölgelere yavaş yavaş yeni, farklı bir karmaşa bölgesi daha eklendi bu hafta. Ankara. Diğerlerinden farklı olarak Ankara, sadece siyasi karmaşanın yaşandığı bir bölge olarak medyadaki yerini aldı. Türkiye’de seçimlere yaklaşıldıkça, basın yayın organları aracılığı ile halka yansıyan haberler, giderek sertleşen siyasi mücadelelerin, suçlamaların ve tartışmaların da artması anlamını taşıyor.
*
Dünya’da ve Türkiye’de hafta böyle geçerken, manşetlere ve sokak manşetlerine baktığımızda, Kıbrıs Türk halkının gündemini oluşturan başlıkların farklı olduğunu görüyoruz. Neredeyse sokaktaki insanın tamamının siyaset yaptığı, siyaset konuştuğu, siyasetle yatıp kalktığı ülkemizde bu durum hızla değişiyor. Yanıbaşımızda, ortadoğuda olup bitenleri konu bile yapmamamızın, Ankara siyaseti hakkında eskisi kadar yoğun zaman harcamamamızın altında, iç siyasetimizin medya aracılığı ile, çok ortada yaşanmasından kaynaklanan bıkkınlık yatıyor.
*
Sosyal hayatın, çevre bilincinin, kültürün, sanatın, futbol haricindeki sportif faaliyetlerin gündemimize egemen olduğu, siyasetin sadece siyasetçi, tarafından yapıldığı bir ülke hayali kuran yurttaşların sayısı hayli fazla. Önceleri baktığımızda bunun siyasetle ilgili umutsuzluk olduğunu görmek mümkündü. Oysa şimdilerde bu da değişim göstermekte. Gayretlere rağmen, umutsuzluk devam ediyor, tıkanıklıklar aşılmış değil. Ancak umutsuzluğu yavaş yavaş geride bırakan bir faktör daha var. O da ideal toplum, ideal yaşam. Birey artık, ülkenin alışılagelen siyasetinde yer almak istemiyor. İşini yapmak ve sosyal hayatını yaşamak istiyor. Birey artık siyaset konuşmak istemiyor, bölgesinde daha sosyal daha estetik, daha sağlıklı bir hayat sürmeye akıl ve emek harcamak istiyor.
*
İdeal toplumda bile, siyaseti bireyden tamamen soyutlamak mümkün değil. Ancak siyaset güncesine esir olmaktan kurtarmak, medyanın özdenetimiyle ve elbette sivil toplum örgütlerinin kendilerini siyasetten arındırmalarıyla mümkün. Halkı siyasetin merkezine çekmek yerine, alternatif haber üreterek, gündemi siyasete esir etmemek çözümlerin başında geliyor. Halk siyasetten bu kadar sıkılmışken, baştan aşağıya siyaset ve protokol haberi ile donatılmış medya organları, uçurumu derinleştiriyor. İhtiyacımız olduğunda bile suya sabuna dokunmayacak siyasetten bıkmış bir toplum yaratılıyor.
*
Ajanstan çıkan bir haberi alıp, altına haberi yapan ajans muhabirinin adını dahi koymadan ve tümüyle yayımlamak ya da bu haberin baştan sona okunduğunu düşünmek ne derce doğrudur? Okul mezunu sayımız arttıkça, gazete tirajlarının artmaması ya da siyasi programlar arttıkça, dizilerin ve magazin programlarının izleyici oranlarının artması, ne anlama geliyor? Sanırım bu saptamalar, okurun, izleyicinin ve dinleyicinin açık bir mesajını içeriyor. Halk, siyasetin üst düzeyde yaşanmasını, sıradan gündelik hayatın dışında tutulmasını istiyor. Mesaj çok açık, anlamak gerekiyor.
Modern zamanların sansürü
Ferhat Atik
ferhat@cypruscenter.com
Medya organlarının devlet/hükümet reklamlarıyla sansürlenmesi dünya için olmasa da bizler için henüz yeni bir kavram. Hemen her ülkede bu süreç, ancak yaşandıktan sonra algılanabiliyor. Zararlarının geri dönüşü ise çok zor. Devlet teşkilatları medya organlarına, reklamlar, tanıtımlar, ilanlar verirler. Sağlanan bu kaynağın süreklilik içermesinin sonucunda, doğrudan sansür hedefi güdülmese bile, yayıncı kuruluşlar, bu maddi kaynağı, karşılarına almaktan çekinirler. Her bir medya kurumu, kendi kendine ne kadar yeterli ise, bu girdaptan o kadar az zarar görür. Toplum ise, her koşulda çok zarar görür. Çünkü biliriz ki medya, yurttaşlar adına, bağımsız ve tarafsız bir denetim yapması gereken mekanizmadır. Bu türden bir sansürle medya, 3 maymun olur.
*
İhtiyacını kendi karşılayamayacak maddi sıkıntıları olan kuruluşlar, neredeyse söz konusu kaynağın borazanı durumuna gelirken, maddi olarak daha güçlü olanlar ise, bu denli yanlı olmasalar da, en azından aleyhte yayın yapmamaya özen gösterirler. Bu noktada bir de karşı taraf oluşur. Kaynaktan yararlanamayan ya da dışlandığını hisseden, az aldığını düşünen diğer yayın kuruluşları. Bunlar haddinden fazla ve kasıt içeren saldırgan tavır sergilemeye başlar. Artık denge iyice bozulur. Medya görevinden iyice uzaklaşır. Çünkü, yıkıcı ve bölücü eleştiri yapmak, eleştirmemek kadar kötüdür.
*
Bizim gibi gelişimi süren medyaya sahip olan ülkelerde devlet eliyle yapılan yardıma tüm kuruluşların ihtiyacı olduğu açıktır. Ancak reklam vererek yapılan yardımın yöntemi, en nazik tanımlamasıyla, “hükümetin siyasi görüşüne ve icraatlarına karşı hassas olma” ancak gerçek ifadesiyle bir “sansür”dür.
*
Ülkemize baktığımızda, seçim dönemleri dışında kalan zamanlarda bu tür uygulamaların, yapıldığını söylemek mümkün. Seçimlerde siyasi erkin medyaya olan ihtiyacı ortadadır. Bilinmelidir ki, medya organlarının desteğe ihtiyacı vardır çünkü günümüzde savaşlar artık topla tüfekle yapılmak yerine, enformasyonla, medya ile yapılmaktadır. En güçlü olmamız gereken alanımız medya olduğundan, her türlü desteğin artırılarak sürdürülmesi kaçınılmazdır.
*
Burada önemli olan, ülkenin çok sesliliğine ve demokrasisinin daha da gelişmesine bilerek ya da bilmeyerek zarar verecek bir yöntem uygulamamaktır. Niyet sansür olsun ya da olmasın bu yöntem zarar verir. Kriterleri belirlenmiş, yasalara dayandırılan formüllerle destek olmak doğru olandır.
*
Elbette tespiti yaparken sadece eleştirmek olmaz. Formüllerinden de bahsedelim. Öncelikle yapılacak yardımın, kuruluşların gelişimini de içerecek teknik anlamda da yapılması gerekir. Bunun temel yöntemi, devlet eliyle teknik alt yapılarda iyileştirme yapılmasıdır. Maddi girdilerin artırılmasının en çarpıcı formülü ise, ülkedeki her sektörden kuruluşun, verecekleri reklamlar kadar vergiden muaf olmaları, yıl sonunda faturalı reklam harcamaları üzerinden iade almaları modelidir. Bu model kaçınılmaz başarı sağlayan modeldir. Ticari işletmeler, vergiden düşüleceği için reklam harcamalarında daha rahat olacaklar, reklamı masraf gören ilkel anlayıştan uzaklaşacaklardır. Bu yöntem uygulanmış başarılmış bir yöntem olmakla birlikte, birisinin çıkıp da sana şu kadar bana bu kadar verildi kavgasını yapmasına da engeldir.
*
Bu model, siyasi erk, “medya gücü bende olsun” demediği sürece, kolaylıkla ve hemen uygulanabilecek bir modeldir. Yeni dünya, enformasyonla aracılığı ile savaşıyor. Yerimizi hızla almamız, daha da güçlü bir medyadan geçiyor. Üstelik gökyüzümüze ambargo koymayı başaramamışlarken. Ya da henüz başaramamışlarken.
ferhat@cypruscenter.com
Medya organlarının devlet/hükümet reklamlarıyla sansürlenmesi dünya için olmasa da bizler için henüz yeni bir kavram. Hemen her ülkede bu süreç, ancak yaşandıktan sonra algılanabiliyor. Zararlarının geri dönüşü ise çok zor. Devlet teşkilatları medya organlarına, reklamlar, tanıtımlar, ilanlar verirler. Sağlanan bu kaynağın süreklilik içermesinin sonucunda, doğrudan sansür hedefi güdülmese bile, yayıncı kuruluşlar, bu maddi kaynağı, karşılarına almaktan çekinirler. Her bir medya kurumu, kendi kendine ne kadar yeterli ise, bu girdaptan o kadar az zarar görür. Toplum ise, her koşulda çok zarar görür. Çünkü biliriz ki medya, yurttaşlar adına, bağımsız ve tarafsız bir denetim yapması gereken mekanizmadır. Bu türden bir sansürle medya, 3 maymun olur.
*
İhtiyacını kendi karşılayamayacak maddi sıkıntıları olan kuruluşlar, neredeyse söz konusu kaynağın borazanı durumuna gelirken, maddi olarak daha güçlü olanlar ise, bu denli yanlı olmasalar da, en azından aleyhte yayın yapmamaya özen gösterirler. Bu noktada bir de karşı taraf oluşur. Kaynaktan yararlanamayan ya da dışlandığını hisseden, az aldığını düşünen diğer yayın kuruluşları. Bunlar haddinden fazla ve kasıt içeren saldırgan tavır sergilemeye başlar. Artık denge iyice bozulur. Medya görevinden iyice uzaklaşır. Çünkü, yıkıcı ve bölücü eleştiri yapmak, eleştirmemek kadar kötüdür.
*
Bizim gibi gelişimi süren medyaya sahip olan ülkelerde devlet eliyle yapılan yardıma tüm kuruluşların ihtiyacı olduğu açıktır. Ancak reklam vererek yapılan yardımın yöntemi, en nazik tanımlamasıyla, “hükümetin siyasi görüşüne ve icraatlarına karşı hassas olma” ancak gerçek ifadesiyle bir “sansür”dür.
*
Ülkemize baktığımızda, seçim dönemleri dışında kalan zamanlarda bu tür uygulamaların, yapıldığını söylemek mümkün. Seçimlerde siyasi erkin medyaya olan ihtiyacı ortadadır. Bilinmelidir ki, medya organlarının desteğe ihtiyacı vardır çünkü günümüzde savaşlar artık topla tüfekle yapılmak yerine, enformasyonla, medya ile yapılmaktadır. En güçlü olmamız gereken alanımız medya olduğundan, her türlü desteğin artırılarak sürdürülmesi kaçınılmazdır.
*
Burada önemli olan, ülkenin çok sesliliğine ve demokrasisinin daha da gelişmesine bilerek ya da bilmeyerek zarar verecek bir yöntem uygulamamaktır. Niyet sansür olsun ya da olmasın bu yöntem zarar verir. Kriterleri belirlenmiş, yasalara dayandırılan formüllerle destek olmak doğru olandır.
*
Elbette tespiti yaparken sadece eleştirmek olmaz. Formüllerinden de bahsedelim. Öncelikle yapılacak yardımın, kuruluşların gelişimini de içerecek teknik anlamda da yapılması gerekir. Bunun temel yöntemi, devlet eliyle teknik alt yapılarda iyileştirme yapılmasıdır. Maddi girdilerin artırılmasının en çarpıcı formülü ise, ülkedeki her sektörden kuruluşun, verecekleri reklamlar kadar vergiden muaf olmaları, yıl sonunda faturalı reklam harcamaları üzerinden iade almaları modelidir. Bu model kaçınılmaz başarı sağlayan modeldir. Ticari işletmeler, vergiden düşüleceği için reklam harcamalarında daha rahat olacaklar, reklamı masraf gören ilkel anlayıştan uzaklaşacaklardır. Bu yöntem uygulanmış başarılmış bir yöntem olmakla birlikte, birisinin çıkıp da sana şu kadar bana bu kadar verildi kavgasını yapmasına da engeldir.
*
Bu model, siyasi erk, “medya gücü bende olsun” demediği sürece, kolaylıkla ve hemen uygulanabilecek bir modeldir. Yeni dünya, enformasyonla aracılığı ile savaşıyor. Yerimizi hızla almamız, daha da güçlü bir medyadan geçiyor. Üstelik gökyüzümüze ambargo koymayı başaramamışlarken. Ya da henüz başaramamışlarken.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)