30 Temmuz 2013 Salı

İşte size siyasi bir yazı!


Ne kadar siyasi ise artık... 
Sevgili dostlar,
Geçtiğimiz haftasonu tamamlanan seçimlere her ne kadar da literatür “erken seçim” dese de aslında zamanı gelmiş bir seçim olduğunu söylemek doğru olur. Zamanıydı çünkü sandıklardan çıkan ya da sandığa uğramadan mesajını iletenlerin soncu  gibi halk, bir siyaset kurumuna duyduğu güvensizliğin kalıcı olduğu kanaatine ulaşmıştı. Seçimin tam zamanıydı, çünkü meclisin yapısı topluma olumsuz yansımaktaydı. Tam zamanıydı, çünkü halkın, meclisin kendini temsil ettiğini ve saygının yeniden inşa edilebileceğini bilmeye ihtiyacı olduğu bir zamanda gerçekleşti.
Neyse, seçim oldu ve bitti.
Hiç bir siyasi akımın düşüncenin ya da partinin gölgesi düşmeksizin yazdığım bu satırlarda vurgulamak isterim ki, yeni meclisin ilk sorumluluğu, toplumun iç meseleleri konusundaki umutsuzluğunu ortadan kaldırmak ve meclisin itibarını geri kazanmaktır. Meclisin itibarı, meclisin kültürü ve meclisin seviyesi, bilinmelidir ki halkın umutları ve yaşadığı topraklara güveni ile doğru orantılı bir toplumsal psikolojinin oluşumunu sağlamaktadır.
Bu temel ışığında; meclis çatısı altında söylenecek her söz, atılacak her adım tüm toplum tarafından bilinç düzeyi ve hatta bilinçaltından takip edilmektedir. Meclisimizin yeni döneminde halktan onay alan 50 üyesi, artık bu onayın sonsuza kadar kalıcı bir durum olmadığının ve kendilerine emanet bir görev olduğunun ayırdına varmalıdır.
Değerli dostlar, kıymetli okurlar; yeni oluşan meclis tablosunda bilinmelidir ki, kimi değerli adaylar dışarıda kalmış ve hala seçim yasasının ilkelliği nedeniyle kimi adaylar aslında çok da hak etmeden meclise girmiştir. Örneğin 17 bini aşkın oyla bir aday vekil olamazken, 3 bin oy alan başka bir aday olabilmiştir.
Bu noktada adil görünmeyen ve artık ilkel denebilecek olan seçimi düzenleyen yasanın ivedilikle değişmesi, yeni meclis üyelerinin ve yeni hükümetin diğer önemli bir görevi olmalıdır.
Meclisimize birçok yeni ve genç isim girmiştir. Bu, yeni umutlar ve yitirilen siyasete olan güvensizliğinin yeniden kazanılması anlamı taşımaktadır. Çünkü oluşan yeni mecliste birbirinden değerli ve donanımlı isimler yeralmaktadır.
Tekrar vurgulamak isterim.
Hiç bir siyasi görüşün veya partinin gölesi altında kalmadan yazdığım bu satırlarda belirtmeliyim ki, yeni 50 meclis üyesi ile artık siyasette geri dönülmemesi gereken bir kaliteye ve usluba doğru ilk adımlar atılmıştır. Yeni jenerasyon vekiller, uslup ve hitabet anlamında da meclisin eski ve seviyesi tartışılır yapısının kalitesini yükseltecektir.
Oluşan bu meclis, sadece yasama görevi ile sınırlı bir görev almamış, bahsettiğim bir çok onursal görevi de üstenmiştir.
Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, kendilerine teker teker başarılar dilerim. Ayrıca meclise, yasanın ilkelliği nedeni ile küçük farkla giremeyen çok değerli adaylara da seçime kattıkları kaliteden dolayı teşekkür ederim.
İnanıyorum ki, meclisin dışında kalsalar da tüm kalpleri ile meclisin başarılı olması için gereken katkıyı yapacaklardır. Bu ülkenin insanına, son zamanlarda yaşananlar gibi bir siyaset değil, dayanışma ve mutlu bir geleceği hedefleyen güler yüzlü bir siyaset yakışır.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Beyaza dönüş


Fransızlar der ki: “Yaşlı yapabilse, genç düşünebilse!” Bu özdeyişle tecrübe ve enerjinin biraradalığını idealleştiren resmi bir ideoloji baskısı hissedilir aslında.
Buna en güçlü direnişi ise yine bir Fransız filozofun gösterdiğini, gerek gençlere olan eğitici araştırmalarından gerekse hakkında tezler hazırlanmış bir cümlesinden görürüz.
*
II. Dünya Savaşı sonrasının en yaratıcı ve en verimli araştırmacılarından ve günümüzün filozoflarından biri olan Pirere Bourdieu, bugünün sosyoljisinin temel kuramcılarındandır. Yirmibirinci yüzyıl sosyolojisine miras kalacak en sistematik ve kapsamlı epistemolojik girişimin sahibidir. Farklı dönemde yaptığı çalışmaları esasen sosyolojisinin iki temel sorunu olan yeniden-üretim ve alan sorununun kapsamını derinleştirdiği çalışmalar olarak okunabilir.
Pirere Bourdieu gençleri tanımlarken “yaşlıların; iktidarlarını ellerinden bırakmamak için uydurdukları bir sınıf ayrımı” şeklinde ifade eder. Bu tanımlamayı ilk duyduğum andan itibaren keyifle yineliyorum. İçselleştirerek üstelik, hak vererek.
Zaman hızla değişirken, sadece bireyleri ve toplumları değil, hükümet etme yöntemlerini ve gelecek planlarını da değiştiriyor. Bu değişim gençlere duyduğumuz ihtiyacı son derece artırıyor. Seçilmişlerin yaş ortalamasına baktığımızda, tecrübeleri olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ancak, fazlaca yaşlarda insanların, bugün 10 yaşında olan bir çocuğun 20 yıl sonrasını organize etmelerini beklemek de ütopik.
*
Her iktidar döneminde, gençlerden ve hatta yaşları 18’in altında olan kitlelerden oluşan danışma komiteleri kurması bir gerekliliktir. Gençlere sadece parti programlarında ve seçim meydanlarında nutuklar atmak değil önemsemek. İş bulma vaatleri vermek de değil gençlere önem vermek. Gençleri, çocukları yönetimin ve gelecek planlarının kısacası gerçekçi bir geleceğin doğal süreci yapmak ve katılımcı olmalarını sağlamak bu yüzyılın akılcı yönetim şekli. Ancak bu şekilde yarınları daha uzak mesafeli görebiliriz.
Hem böylece siyasetçiler, grileşen “siyaset adamı” tanımını belki yeniden beyaza döndürürler.
Yeni bir dönem başlıyor ve bu imkan yeni tablo ile var.
Yaşlıların, büyüklerin tecrübesi ile gençlerin, çocukların geleceği daha iyi görebilme enerjisi bir araya gelmeden başarıya ulaşmanın mümkün olmadığı bir yüzyıl bu. Yoksa çok geç kalırız, hızla dönen bu dünya ile birlikte dönmeye.


26 Temmuz 2013 Cuma

“Dünyayı verelim çocuklara”

“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne, allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar, oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında, dünyayı çocuklara verelim, kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi,
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar […]”
Bu muhteşem dileğin sahibi elbette Nazım Hikmet.
Haklı değil mi?
Her ne yaparsak yapalım, kendi hırslarımız için yaptığımız sürece yanılgıdayız demektir. Atacağımız her adımda gelecek mutlu nesilleri düşünmemiz, aydın bir birey olmamızın ön şartı.
*
Kuşaklar arasında sıkça duyarız “benim zamanımda şöyleydi, benim zamanımda böyleydi, biz öyle yapardık, şöyle yapardık” sözlerini. Bu sözleri önümüze atmak ve kendi çağımızın görece değerli olduğundan kendimize de pay çıkarmak cehaletinden sıyrılıp, artık “ben kendi zamanımdan bugüne şunu bıraktım, bunu armağan ettim gelecek nesillere” diyebilecek kadar insan olmak gerekir.
Birileri kendi zamanında birşey yapmış olabilir. Ancak bugüne yansımayan mirasları bırakmadıkları için, gelen nesli değil, geçmiş nesli günahkar Kabul etmemiz sanırım çok değil!
Eski kuşakların yükünü taşıyoruz. Sorsanız hala her biri kusursuz. Sonra ardından gelen kuşaklar ve sonraki ve bir sonraki… Hepsi kendi zamanında muhteşem şeyler yaptıklarını fısıldarlar kulaklarımıza. Her dönem herkes hep iyi şeyler yaptıysa ve herkes hep doğru iş yapmaktaysa, neden şikayet edeceğimiz sıkıntılarımız var?
*
Öyle ki; yaşam bize de kalıcı değil.
Ölüm de var, biliyor muydunuz?
Saçma gelmesin bu soru size. Etrafınıza bakın. Göreceksiniz ki ölüm hiç yok gibi hırslarla yaşayanları farkedeceksiniz! Ve kendilerini kusursuz zannedenleri. Yani özetle esas hatalıları!

Makalenin sesli versiyonuna https://soundcloud.com/ferhat-atikhttps://soundcloud.com/ferhat-atik adresinden ulaşabilirsiniz.

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Gece kelebekleri


Affetmek!
Bir o kadar basit ama bir o kadar zor bir kelime.
Çünkü yaşam bizi öyle sınavlara sokar ki, sabrımızla sınanırız çoğu zaman. Sakin olduğumuzu sandığınız anlarda bile, kimi tutum ve davranışlar karşısında tepki veririz. Bazen tüm gücümüzle kendimizi sakin olmaya adasak da mesela sesimiz titrer. O ses ki, sanki bizim göremediğimiz bir uçurumu görüyor gibidir.
Hz. Mevlana’nın iki önemli cümlesi bu konuda bize ışık tutar. İlki: “Kin kalbi yorar” ifadesidir ki, açıkça belirtilmiştir. Öyle ki, taşıyacağımız öfke en çok bize zarar verir. Ruhen ve bedenen kayıplar vermemizi sağlar, yorar, üzer, aklımız bir öfke ile yoğruldukça yaşanan her an anlamsızlaşır. Mutsuzluk yaratır.
İkinci cümle de “ne isterseniz o’sunuz” cümlesidir ki bu çok daha derindir.
Anlaşılacağı gibi, bir kini ya da nefreti taşımak, bedel beklemektir hatta alınacak bedelin hesabını gütmektir. Bu da bizi bir nefret söyleminden, bir öfkeden daha etkin ve değerli kılmaz. Bu iki çirkin kavramın kendisine dönüştürür.
Biz de anlamsızlaşırız.
Buna ragmen hayatımızda öfke bir tercih iken bazen sanırız ki bir zorunluluktur.
Öfkeye v esonucu olan dargınlıklara yenilmemenin erdemini ise ancak yenilmeyerek anlayabiliriz.
*
Affetmemizin affedeceğimizle ilişkisi ikinci derecedir. İlk bağlantı kendimizledir çünkü. Affetmek kendi erdemimizdir. Ruhumuzun taşıdığı bir yükten onu kurtarmaktır.
Affetmek kalbinizde yaşayan gece kelebekleri gibidir. Ara sıra uçuşurlar gökyüzünde.
Ancak, doğru zamanda gözleriniz gökyüzüne dönükse onları görebilirsiniz. Ama göremezseniz kalbnizdeki yerlerini boşaltarak size terk ederler.
Yarın pişman olacağınız bir öfkeyi çözümsüz kılacağınıza, hadi bugün affetmenin erdemini tadın, varsa bir kırkınlığınız giderin.

Makalenin sesli versiyonuna https://soundcloud.com/ferhat-atik adresinden ulaşabilirsiniz.

Yeni gün


Her gün, yepyeni başlangıçlarımız için bizlere verilen bir fırsat aslında. Dünden kalan ve içimizde hoşnutsuzluk yaratan herşeyi dünle birlikte geride bırakıp değiştirmek, bizi ve sevdiklerimizi mutlu edecek yeni başlangıçlar yapmak için bu fırsatı değerlendirmek önemli.
‘Dünle birlikte neyi geride bırakmak isterim’ sorusu aslında bir başlangıcın kendisidir. Bu soruyu kendimize sorup yanıt aramaya başladık mı, arkası gelecektir.
Elbette çok da kolay değildir değişmek. Her insanın içinde muhafazakar, varolana tutunan bir yan vardır. Belki de bu nedenledir; “son isteğin nedir sorusunun, çok kolay olması, ilk isteğin nedir sorusundan, kimse sormamıştır bu soruyu korkusundan” demesi Özdemir Asaf’ın bir şiirinde.
*
Yine de akıl boşluğumuzda dolaşan ve duygularımıza yenilmemek için çabalayan değişmeme gayretine rağmen, bilinçlice değişime başlamak lazım, önce kendimizden.
Önce kendimizden umut duymalıyız aslında. Önce kendimizi çekmeliyiz yeni bir yarının yörüngesine. Dünün tortusundan arınışımızın ilk günü olmalı uyandığımız yeni gün. Üzerine hep bir yenisini koyarak üstelik. Hatta kendi yaşadığımız her gün yrışacaksak, bir önceki günde yaşadıklarımızla yarışmalıyız.
Yarışmanın gerisi bir toplam mağlubiyettir çünkü. En büyük ilerlemenin, kendi önümüze geçtiğimizde, kendimizi geride bıraktığımızda olduğunu anlayarak üstelik.
Her sabah dünü kendi sahilinde bırakıp, yelkenlerimize yarının rüzgarını doldurmalıyız. Henüz, bir güne daha uyanmak varken.

Makalenin sesli versiyonuna https://soundcloud.com/ferhat-atik adresinden ulaşabilirsiniz.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Ayrılanlara

Şimdi başka bir zamandayız. Kitapların asla bitirilemediği, hikayelerin bir yazar olmadan biz yaşadıkça kendiliğinden de yazılabildiği; ayrılığın hemen sonrası bir acının ortasında, takvim yapraklarının, yüz yıllık ağaç kökleri gibi, biriktirildikçe derinleştiği bir zamandayız.
Çünkü ayrıldık, ayrıyız.
Ayrıldık ya, zemherinin bıçak yarası gibi, ruhumuzu çizdiği rüzgarlar pençesindeyiz.
Hiç birbirimiz için yokken, ikiyi bir yapan kalplerimizin herşeyi güzele dönüştürdüğü çağlardan, aşkın tüm zamanlarından akıp geldik, zamanı aşan acılara.
Şimdi bir matematik denklemde, yan yana ya da alt alta toplasalar ikimizi, iki ayrı birden oluşan ikiyiz.
Ayrıldık ya, dost şefkatlerinde, ‘bu da geçer, neler geçmedi ki’ tesellilerindeyiz. ‘Allah’tan yolun başında oldu, yoksa daha sonra çok üzülürdün’ hafifletmelerindeyiz.
Oysa her ikimiz de adres tutmaz mekanlarda, kendi sevdamızdan sürgündeyiz.
Baş yaslatan omuzlardan nafile yakarışlarla, uzun ve kalabalık sohbetlerden ruhen firari, sonra bu sevda, daha da geçen zamana yenilirken, kendi aşkımızın düş imgesi gibiyiz.
Artık ikimiz de, hayal miyiz gerçek miyiz nereden bileceğiz?!
*
Kısacık bir aşk çağında; nasıl bilecektik ki, kendi hayatımızın yazıldığı bir kitap sayfasında, kendi sevdamızı kuruttuğumuzu, kayıp bir mektuptan kalan, sorusu sorulmamış bir yanıt olduğumuzu.  

Makalenin sesli versiyonuna https://soundcloud.com/ferhat-atik adresinden ulaşabilirsiniz.

Karahindiba

O kadar yalnızdım ki…
Derin kuyular gibi ucu bucağı bilinmeyen bir yalnızlıktı.
Korktular benden.
Bedenimden gözyaşı damlattılar. Tutup koynuma ihanet koydular. Hayallerimi bugüne tutsak, yarına hasret bıraktılar.
Acımdan, aydınlık yanını düşündüm herşeyin. Bunu da anlamadılar.
Derken, yüzün geldi aklıma, sen bilmeden.
Yüzün, her zaman ki gibiydi. Sıradan.
Yani umut dolu ve gülümseyen. Pırıl pırıl bir çocuk gülüşü gibi.
Gözlerimin önündeki hayalin Karahindiba çiçeği gibi zor tutunuyordu dalına.
Ha uçtu ha uçacak. Nereye konacağını bilemeden sanki bir yolculuğa çıkacak!
Nereden başlayacağı bilinmeyen bir diyara ulaşma gayreti gibi…
* *
Bu büyük yalnızlığımın tam ortasında, sığındığım yurdumdun, bir bakıma; tüm kıyıları Akdeniz’e uzanan.
Denizleri çırılçıplak ve riyasız, dağları görkemli ve mağrur.
Zaman geçti sonra…
Şimdi eski bir roman sayfası gibi ben ve yalnızlığım. Hayallerimin kapısına kalabalık gelmiştim oysa. Şimdi tekbaşımayım.
Oysa hoş cümleler kurulur ‘paylaşılsın’ diye yalnzılıklar. Olmaz ki!
Sökülen bir yamayı diker gibi, bir çiçeği kökünden söker gibi; yalnızlık.
Tamamlanmadan dönülemeyen bir yolculuktur.

Bu makalenin ve digger makalelerin sesli versiyonlarına https://soundcloud.com/ferhat-atik sayfasından ulaşabilirsiniz.

16 Temmuz 2013 Salı

Avuçta gözyaşı


Ne derinlikte kazarsanız kazın, arkeolojik bir hikayenin acısına denk düşerseniz onu sadece bulmaz, hissedersiniz.
Yüzlerce yıl da geçse üzerinden, arkeolojik bir kazıda ortaya çıkan şeyler vardır. Mesela bir şehir, bir ev, evin yönü, eşyaları hatta insanları. İnsanların boyları, cinsiyetleri, kültürleri, tarihleri. Kimbilir belki evin hangi yönden rüzgar aldığı. Ne yenilip içildiği, alışkanlıklarının neler olduğu!
Peki ya aşkları, mutlulukları? Ayrılıkları, nelere göz yaşı akıttıkları?
*  *

Bir ırmağın ıslak gövdesi ayaklarına dokunuyordu, genç kız ve erkeğin.
Akdenize yıllarca hasret kalmışçasına, genç kızın kokladığı buram buram alıç kokusu ile kalbi; küçük nehrin doyduğu sade gölün, nehrin kendisine kavuşma heyecanı gibi atıyordu.
Genç çift, nehirde bırakılamayan ayak izleri boyunca ilerledi.
Kızın aklında o ana kadar bir acı vardı. O da, renkli nehir balıklarının son bulan mutlulukları. Çünkü ırmağın keyifli dansına rağmen yolculukları gölde bitmekteydi.
Geldikleri bu güzel doğa parçası kız için bu derece bir hassas acının pençesine düşmüştü.
*
“Tam da burası” dedi, ince bir sesle mırıldanırcasına genç erkek. Kız, duymakla duymamak arasında hafifçe işitti. Kendi aklı ile tamamlayarak anladı ne dediğini.
“Hadi” dedi kıza. “Tam burada, tam şimdi.”
“Neden burası” diye sordu kız.
“Çünkü ikimizin de söyleyeceği o tek kelime için burası harika bir yer. Burada nehir, hayat gibi akıyor!” diye yanıtladı kızın sorusunu genç erkek, heyecanla.
Ve heyecanının dayatması ile “hadi aynı anda söyleyelim” diye ekledi.
Kız isteksizce ve sadece başı ile onayladı.
Erkek 3’ten geriye doğru saydı.
…..
Söylediler.
Her biri kendi kelimesini.
*
“Nehir güzel akıyor da…”
İki ayrı yöne uzaklaşırlarken sessizce kurduğu cümlesini yarım bıraktı genç kız.
“Göl ne kadar da kıpırtısız duruyor” diye cümlenin devamını düşündü.
“Sanki avuçta tek bir damla gözyaşı gibi. İstediğin olsa da olmasa da, damlayan.”


Bu makalenin ve digger makalelerin sesli versiyonlarına https://soundcloud.com/ferhat-atik https://soundcloud.com/ferhat-atik sayfasından ulaşabilirsiniz.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Beklemek


‘Beklemek’ en korkunç hallerinden biridir yaşamanın. Hiç kimse bir bekleyişi öyle sabırla inançla yaşamaz. Nasıl ki hayat ve hayal kardeştir ama üvey; farklı kökten beslenirler ve bazen aralarında seçim yapmak gerekir, ‘beklemek’ de yaşamakla kardeştir ama üvey. Üstelik aralarında ‘bazen’ değil, her zaman seçim yapmak gerekir.
Yaşamak için beklediklerimizi sıraya dizsek, yaşamak için onlara zaman yetmez. Belki de bu nedenle beklemek ve yaşamak arasında bir seçim yapmak süreğen bir durumdur.
O bilinen büyük ölçekli ‘şimdi’, bazen beklemenin kazandığı yenilgilere uğrar. Ertelenir. Biz sanırız ki kocaman bir ‘sonra’ vardır. Oysa bunu hiç kimse bilmez, bilemez.
Yanılgı da burda başlar tam olarak. Yaşamadan beklemeye aldığımız herşey, ‘sonra’ yaşanabilse bile, ilk yaşanacak zamanki gibi olmaz.
Bir aşkın ilk akrep ve yelkovan çırpınışlarını anımsayalım. O an, her ana bedel bir heyecandır. O anı yaşamak, ertelenir ve beklemeye alınırsa, ne kadar sonra olursa olsun ilk günkü gibi kalmaz tadı.
Bunlar beklemenin gündelik halleri. Bir de ender olanları vardır.
Öyle bekleriz ki bir şeyi, zaman hiç gelir. Saniyeler kalbimizin atışları ile belirlenir. Her geçen an nazlı bir oyayı dokur gibi kaderimize işlenir.
Beklemek yine bir serüveninde bu kez bize kendisini amaç kılar.
*
Dedim ya ‘beklemek’ en korkunç hallerinden biridir yaşamanın.
Bizi kendine dönüştürür. An olur, yaşamımız beklemenin ta kendisi olur.
Üstelik daha biz hiç anlamadan.

Makalenin sesli versiyonuna http://snd.sc/10UJRxf  adresinden ulaşabilirsiniz.

11 Temmuz 2013 Perşembe

“Mutluluk”


“Mutluluk” kelimesini aradım google arama motorounda.
Ilk olarak karşıma Türk Dil Kurumu’na ait tanım çıktı. Eğlenceli geldi. Binlerce yıldır tanımlanmase en zor duygulardan birini Türk Dil Kurumu bakın nasıl tanımlamış.

“Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu.”
Buna tatlı bir de örnek cümle kurmuşlar Halikarnas Balıkçısı’ndan: “Hele bir de birkaç sünger bulabilse artık mutluluğunun sınırı olmayacaktı.”
Birkaç tanımı daha var Kurumun:
“1. Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer. Bilinci dolduran tam bir doygunluk durumu. İstek ve eğilimlerin tam bir uyumu ve doygunluğu. Değerli şeylerin bolluğu içinde alınan nesnel durum.
2. Kişisel mutluluk duygusu: a. durum olarak; b. bir kezlik bir yaşantı olarak.
3. Ahlak felsefesinin ana kavramlarından biri; özellikle klasik eskiçağ ahlakının temel kavramı: a. Bireyin mutluluğu, b. Toplumun mutluluğu. 
4. Kant'ta mutluluk erişilmesi güç bir ülküdür; bunun karşısına Kant mutluluğa layık olma değerini ulaşılabilir bir erek olarak koyar.”
Bu sonuncusunu “mutluluğu” kelimesini felsefede ararken görmüştüm.
Felsefe Terimleri Sözlüğü’nde var.

*

Sonra şiirde aradım “mutluluk” kelimesini. Baksanıza Nazım Usta da soruyor meğer!
“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
[…]”

Anlaşılan Nzım Usta da aramış çok.
O bile bulamayınca ben de aramaktan vazgeçtim.
Aramızda kalsın, o da size arar aslında. Beklemesini de bilmek gerekir!
  
Makalenin sesli versiyonuna http://snd.sc/1bqtHQs adresinden ulaşabilirsiniz.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Sophie'nin Seçimi

Okumayanlar ya da izlemeyenler için çok detay yazmayı düşünmüyorum. Ancak kısa bir özet geçmeden de makalenin anlamı olmaz.
İzleyen veya okuyanlar bilirler:
Sophie, Nazi kamplarından kurtulmuş ve Nathan’ın varlığı ile yaşamak için bir neden bulabilmiş bir kadındır. 1947’de geçen hikayesi, genç yazar Stingo'nun ağzından anlatılıyor. Stingo, bu ikili arasındaki inişli çıkışlı ve zorlu aşkın şahidi konumundadır. Sophie devamlı kabuslar ve huzursuzluk veren hayaller görürken, Nathan da soykırım takıntısı yüzünden şizofreniye varan şiddetli krizler ile baş etmeye çalışmaktadır. Stingo, kadının koluna damgalanmış numarayı görünce yaşadıklarını öğrenmek ister. Sophie deneyimlediklerini paylaştıkça, ilişki içindeki sorunların kaynağı da yavaş yavaş aydınlanmaya başlar.
Sophie, kampta Naziler tarafından hayatı boyunca kendisinde derin yaralar bırakacak bir karar almaya zorlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı'nı Yahudi kampları ve bir annenin çaresizliği üzerinden anlatan Sophie'nin Seçimi, savaş sonrası oluşan ruhsal etkilere de ışık tutan bir yapıt.
*
İzlemediyseniz izlemenizi, okumadıysanız okumanızı öneririm. Gerçek kabul edebileceğimiz bir çok dünya acısının sadece birini anlatıyor bu hikaye.
Oysa gerçeği dünya dolusu yaşanmış. Ülkemizde de üstelik.
*
Hayat insanın önünde bir yol gibi durur. Onun üzerinden hep bir yerlere ilerleriz. Bana böyle gelse de; bilge kişiler derler ki: O yol değil, yolculuktur yaşamak.
Ben o bilgelerden değilim.
Ancak okudukça, öğrendikçe, yaşadıkça anlıyorum ki, ister yol olsun ister yolculuk, hayatın dümeni aklımızla kalbimiz arasındadır.
Her ikisini ritimli kullanırsak o dümen bizi güzelliklerden geçirir ya da aksini yaparsak tersini yaşarız.
Ve benden bir ilave daha...
Bazen dümen sizde değil gibi hissedersiniz. Yanılmayın! O zaman da yol ya da en azından yolculuk sizindir.
Makalenin sesli versiyonuna http://snd.sc/11AWdNE adresinden ulaşabilirsiniz

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Etezyen rüzgarı*

Gündoğusu bir rüzgarla uyanır içim. Beklenmedik ve an’sız. Aklıma yorgunluğu düşer bir hayatın. Yanına almış hayallerimi ardından su döken bulunmayan bir yolculuğa çıkar, bakarak bana. Düşer miyim peşine diye!
Sam yeli bilmez sokaklarında çocukluğumun, biraz günbatısı rüzgarı alır alevini günün. O da sıcaktır ama sokaklarından çok değil Lefkoşa’nın.
Akşam üzerleri dalından molehiya koparma sesleri yankılanır kulaklarımda ve çarşaflara serilmiş kurutulanların hışırtıları. Bir yandan ruhumda yasemin kokuları.
Yenilmez serinliklerinde etezyen rüzgarının, içim ürperir, dün gün gibi gelir.
Teker teker, konu komşuyu, ablaları teyzeleri hatırlarım. Kapı önü sevdalarını, kaçamak komşu kızı bakışmalarını.
Yan sokak çok uzaktır mesela. Dünya büyüktür. Sohbetler sıcak, dostluklar baki.
Geçmiş zaman olur ki, geçtimi izi kalır.
Derken, hayallerimin peşine düşerim. Kah bir hüzün, kah bir mutluluk bırakarak, ardımsıra. Kim önde kim arkada belli değil. Yaşamak bir sıra işi ama sıraya koyan da sırayı bozan da ben değilim.
*
O sokakları ki, her esen yelden nasibi olan ruhuma, şimdi benden daha telaşlı yaşanmama korkusuyla. O sokaklar ki, beni var ettiler bir vakit, şimdi seyircisiyim yokoluşlarının. Sevdamı, acımı, mutluluğumu, rüzgarları ve renkleri barındıran o sokaklar.
Geçmiş oldular.
Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım çocukluğumdan, o benim derinime saplanır.
Bir ses cümbüşüdür hatıralarım. Her eski seste bir zamana akarım.
Makalenin sesli versiyonuna https://soundcloud.com/ferhat-atik/etezyen adresinden ulaşabilirsiniz.
*Haberdar Gazetesi’nde yayımlanan 1000. Yazı.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Yazı okuyarak geçirelim

Hadi gelin size bugün bir kaç kitap önereyim. Yaz aylarında yabancı yazar sevenlerin kendilerine uygun bulacakları türden kitaplar okuması iyi vakit geçirmelerine neden olacaktır.
Deadish – Ölümtrak
Bir roman. Naomi Kramer yazmış. Kadın kahramanımız oldukça kötü bir gün geçirmiştir çünkü erkek arkadaşı tarafından öldürülmüştür. Uyanır ve vücudunun olmadığını farkeder. Vücudunu bulana kadar uğraşma kararı alır ve elbette bu durum erkek arkadaşının başına bela olmasını sağlar. Sizler için de ilginç bir deneyim olabilir bu romanın hikayesi. Kolay okunan bir çevirisi var.
Finally at peace –Nihayet Huzur
Katie Kay yazmış. Kötü başlar iyi biter türlerden. Koşulsuzca karşı durduğumuz bir kavram aile içi şiddet. Her yönleri ile size hissettiriliyor bu kitapta. Üzücü aşamaları var. Buna göğüs gererseniz kitap iyi.
Generation Freedom – Özgürlük Nesli
Ortadoğudaki başkaldırı ve modern dünyanın yeniden inşa edilişi anlatılıyor. Bruce Feiler yazmış. Çok yakın tarihin değerlendirmeleri var. Açıkçası çok yakın tarih okumayı sevmedim ama kitabın kendisi güzel. Yaşanmakta olanın tarihine merak duyanlara çekici gelecektir.
Gucci Girl – Gucci Kızı
Carin von Berg’in yazdığı tatlı bir roman. Gucci’de çalışan bir genç kız, başta işi olmak üzere çok şeyden sıkılır ve bu can sıkıntısı ile kendini olur olmaz duygulara sürükler. Nihayetinde birisinin metseri olur. Çabasız ama gösterişli bir hayat sürmeye başlar. Sonrasınd aise moda alanında başına gelen bir fiyasko defile ile bu kez yeni bir modacının doğuşunu yaşarız. Eğlenceli bir kitap. Amaçlar konusunda da hoş anlatımlar var. Ben olsam adını Parisli Metres koyardım. Güzel okumalar.
Not: Makalenin sesli versiyonunun aşağıdaki linkten dinleyebilirsiniz.
https://soundcloud.com/ferhat-atik/yazi-okuyarak-gecirelim

2 Temmuz 2013 Salı

Alevden karanlık yaratanlar

Sahi, kaç karanlığa gömülürsek aydınlığa susarız? Kaç aydını aleve boğarlarsa, susuzluğumuz alev alır?
Evet, zaman geçer, alışmayı da öğretir belki ama ya unutmayı!?
Kim unutturabilir bize, yanan onca canı, alev alev karanlığa gömenleri!
Madımak Otel katliamı, sadece insanlığın utanç tarihinde değil, güzelim İslam dininin tarihinde de kara bir lekedir!
Her birini rahmetle anıyorum.
· Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı · Muhibe Akarsu - 45 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi · Gülender Akça - 25 yaşında · Metin Altıok - 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci · Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı · Sehergül Ateş - 30 yaşında · Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair · Erdal Ayrancı - 35 yaşında · Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar · Belkıs Çakır - 18 yaşında · Serpil Canik - 19 yaşında · Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör · Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı · Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci · Serkan Doğan - 19 yaşında · Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı · Murat Gündüz - 22 yaşında · Gülsüm Karababa -22 yaşında · Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair · Emin Buğdaycı -18 yaşında şair. · Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist · Koray Kaya - 12 yaşında · Menekşe Kaya - 15 yaşında · Handan Metin - 20 yaşında · Sait Metin - 23 yaşında · Huriye Özkan - 22 yaşında · Yeşim Özkan - 20 yaşında · Ahmet Özyurt - 21 yaşında · Nurcan Şahin - 18 yaşında · Özlem Şahin - 17 yaşında · Asuman Sivri - 16 yaşında · Yasemin Sivri - 19 yaşında · Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı · İnci Türk - 22 yaşında · Ahmet Öztürk - 21 yaşında, otel çalışanı · Kenan Yılmaz - 21 yaşında, otel çalışanı · Ahmet Alan · Hakan Türkgil

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Kına çiçeği

Bir hayal yarasından karanlığa düştüğünü hissederse sana dokunur. Ağladığın gecelerde, kalbinin söylediği şarkılarla sana eşlik eder. Ne kadar üzülürsen üzül, ne kadar gerçek olursa olsun ruhunu kuşatan kara bulutlar, zaman yağmur olur, yağar ve geçer. İçindeki yalnızlıklar sırılsıklam olsa da, yüzleştiğin gerçekler ruhuna eser. Kimbilir bir eski sevda vurur kıyılarına, ya da taze bir ayrılık. Hatıranda biraktığın mutluluğu, dönüp alamazsın o zaman. Hangi tonda hayal edersen et anılarını, kalbin onu siyah anar. Aklında bazı anlamlara gelmeyen kelimeler dolaşır. Her biri birbirinden döndürücü seni anılara. Ruhundaki yalnızlıksa ölümü aratmaz. * Şimdi sen boynu bükük bir kına çiçeği gibisin belki. Boynu bükük, güneşe bakmak yerine yüzü yere dönük. Oysa bir dokunuşla anlarsın vazgeçmek diye bir şey olmadığını. Anlarsın köklerinden gelenle yeniden güneşe gülümseyecek mücadelenin yine sende olduğunu. Çünkü, sevginin de elleri var, dokunursa başlarsın yaşamaya. Dilediği kadar acı gelsin üstüne, kırılgananlaştırmak için hayallerini, sen yine üzülme! Hangi hayal yaralanır ki bir gerçekle, yeter ki sen kurmasını bil bir hayali. Hayal et. Düşünmek güzel şey ama hayal etmek daha güzel.
* * *
Not: Bugünden itibaren köşe yazılarıma bir yenilik ekliyorum. Artık köşe yazılarını okuma yanında dinleme imkanınız da olacak. Aşağıdaki linkten yukarıda okuduğunuz makaleyi dinlemeniz de mümkün. (Şimdilik zaman zaman ama kısa süre sonra tüm yazılar dinlenebilir şekle dönecek. Keyifli dinlemeler.)
https://soundcloud.com/ferhat-atik/kina-cicegi-01073013
* * *
Not: Metnin arkasında dinleyeceğiniz müzik lisanslı ve telif hakları ödenmiştir.