27 Ekim 2012 Cumartesi

Yeniden düşünmek!

Cezair asıllı Fransız filozof Jacques Derrida bu yüzyıldandır. Felsefesi bizimle aynı çağı yaşayarak oluştu. Derrida’nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmadı. Özellikle 60’lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde ırkçılık karşıtı hareketlerde yer aldığı, Fransa’daki Cezayir’li mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya’sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas’la birlikte Frankfurter Allgemeine’de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD’nin Irak’a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa’nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir. Avrupa Birliği’nden Hayvan Hakları’na kadar felsefeler üreten Derrida’nın temel aldığı ve ürettiği teorem Yapısökümü’dür. Bir eleştiri teorisi olarak sunulan felsefede Derrida bir çok metni yapısökümüne uğratırken, bilinen bir çok felsefeyi de aporial bir şekilde yerle bir etmiştir. * Yapısökücü eleştiri yapısalcılığa ve dilin durağan bir sistem olarak gören ve kapalı okuma yöntemini benimseyen görüşlere bir tepki olarak doğdu. Yapısökücülere göre şiirleri ve romanları kapalı bir varlık olarak görmekten kaçınmak gerekir. Yapısökümcü yaklaşıma göre, edebiyatı indirgenemez bir çok anlamlılık, sonsuz bir oyun gibi görmesi gereken eleştirmen, şiirdeki ve romandaki kesin anlamları tespit etmek zorundadır. Jacques Derrida “Beşeri Bilimlerdeki Yapı, İşaret ve Oyun” başlıklı makalesinde post-yapısalcılığın yaratılmasında en etkili görüşlerini ortaya koydu. Derrida bilinebilir merkez diye tanımladığı öze karşı, yapının dilin farklı oyunlarını düzenlediğini, fakat her nasılsa yapının bazen oyun olarak kaldığını ileri sürdü. Derrida’nın yapısalcı anlayışa getirdiği eleştiri, yapısalcılığın özünü meydana getiren orijin kavrayışının eleştirileceğinin müjdesini verdi. Bilhassa Derrida tarafından sınırları çizilen yapısökücülüğe olumsuz terimler ışığında bakılırsa, gerçeği ve gerçek anlamı hiçbir şeyin veremeyeceği bir sonuç ortaya çıkar. Yapısökümcü terimlere olumlu açıdan bakarsak, Derrida ve diğer yapısökümcülerin gerçekten oldukça yorucu bir işe kalkıştıkları görülür. Yani yapısökücüler, kendi bilincimizde görülen yeni bir yorumlama metodu geliştirmeye çalışmışlardır. Bu tür felsefe süreçlerinde görürüz ki aslında bir teorem yaşamın içinde ve yaşam teoremin içindedir.

26 Ekim 2012 Cuma

Aydın ihaneti

Bir aydın, bir sanatçı, bir fikir işçisi; kaleminden damlayan her kelimede, sarf ettiği her sözcükte, duygusunu salgıladığı her notasında, her fırça darbesinde, her dans figüründe ya da her hangi şekilde olursa olsun içinde besleyip büyüterek kitleye ulaştırdığı her üretiminde, bugünde gördüğünü dünle kıyaslayan, bunları ise yarından duyduğu endişenin giderilmesi için kullanan insan olmalıdır. Aksi, kör karanlıkta ilerleyen ve hiç bir zaman bizim olmayan yıldızlar gibidir. Var olup olmadıkları bile belirgin olmayan bir göz aldanmasından fazlası değildir. Ürettiğine sevgiyi, barışı, insanlığın mutlu geleceğini hayal etmeden malzeme koyan aydın veya sanatçı, ne aydındır ne de sanatçıdır. Sadece popüler kültürün geçici heyecanında savrulmuş, günü kurtaran gelirler ya da şöhret peşinde bir insandır. Oysa hayalle başlayan her üretim insanlığı aydınlığa götüren yolu bir adım daha ileriye götürmek gayesinde ve heyecanındadır. Gerisi yalan, gerisi riya, gerisi aydın görünümüne bürünmektir. Entelektüel sermaye, kolay biriktirilmediği için paraya çevrilmek üzere değerli kılınan bir meta olarak görünürse, bu bariz bir aydın ihaneti olur. Oysa biriktirmesi son derece zor olan entelektüel sermayeyi toplumun ve insanlığın faydası için kullanmak sadece niyet meselesi değil, iyilik meselesidir de. Bu nedenle, sanatın her alanında, zaman biriktirmiş, tecrübe ve aydınlık biriktirmiş insanların önünü açmak, sadece devletlerin değil toplumların da önemli bir vizyonu olmalıdır. Kendi sanatçısına sahip çıkmak ise sadece maddi beklenti ile ilintili değil, eleştireldir de. Kendi toplumunda yetişen her türden sanatçının üretimini sadece tüketmek yetmez. Tüketirken eleştirmek ve daha iyiyi hep birlikte bulmak için adım atmak da önemli bir katkıdır. Olumlu eleştirilere açık olması gereken sanatçı da, her eleştiriyi dağarcığına bir tecrübe olarak kaydedip, gelecek üretimlerinde onlardan fayda sağlamayı bilen insan olmalıdır. Aksi, kör döğüşü bir sanat, siyaset söylemine tutsak üretim ve tarafsızlık karaktersizliktir gibi arkaik bir söylemin pençesinde yok olan bencilliğin kasıtlılığı ile yok edilen, gelecektir.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Sartre’a saygıyla…

Nobel ödüllerinde bir tarihi gün ararsanız o gün bugündür. Çünkü bugün 1964 yılında verilen Nobel ödüllerinden birinin verildiği Sartre’ın reddettiği gündür. Ünlü Fransız yazar, filozof Jean Paul Sartre, babasını küçük yaşta yitirmiş, annesinin ailesinin yanında büyümüş ve bu küçüklükten itibaren hayati tecrübeler edinmiş birisiydi. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi’nde verdi ve sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure’de, İsviçre’deki ünlü Fribourg Üniversitesi’nde ve Berlin’deki Fransız Enstitüsü’nde sürdürdü. 1928’de Simone de Beauvoir’la tanıştı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı. Sartre hakkında çok şey söylenebilir. Bu ülkeden bakınca kolayca kavranacak birisi de değildi. Bir toplumsal zayıflıktan bahsetmiyorum, değer olarak bozuluştan bahsediyorum. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra, her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında Varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. O, her şeyden önce bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün entelektüel tanımlamasının da doğrudan temsilcisi olmuştur. Zorlayıcı anlatma felsefesine en büyük örneği Bulantı’dır. Bulantı, Sartre’a göre bir terim olarak varoluşçu felsefeyi ifade eder. Sartre felsefi temelinde, dünyanın kendinde varlığı, insana bulantı duygusu verdiği çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde durmaları bunu yaratır. Bilinç ise ‘kendi için şey’dir ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak ‘Varlık ve Hiçlik’ kitabında bu noktaları derinlemesine açıklar. Daha sonra da Bulantı’da değerlendirir. Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin, yerde ilk kez bir taş parçası görür ve gördüğü taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını bir bulantı duyduğunu hisseder. Anlatımda bu durum varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı olduğudur. Kendinde anlamsız varlığı dünyanın özündedir. Bunu karşısında duyulan bir bulantıdır bu. Sartre’a göre hissedilen bu bulantı hissi, varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir. Zordur ama bizi anlatır. Bir bayram önerisi olarak okumanızı tavsiye ederim. Başlangıçtan bir not: İşte Nobel ve benzeri her kazanım da bu derece hiçlik içeriyor. İnsan kibir ile kendini kandırıyor. Bunu en derin anlatan filozofa, Sartre’a saygıyla!

21 Ekim 2012 Pazar

Ülkemin gerçek çağı!

Sinema üzerinden ülkemizde olanları ve olamayanları anlamaya yönlendirileceğiniz bir makaledesiniz. Toplumsal değişim ve göç gibi temalar üzerinden sinema ve toplum arasındaki ilişkiyi incelemek önemlidir. Kıbrıs Türk Sineması henüz yokken, tüm ülkelerde kendi sinemalarının ülkeleri dönüştürdüğüne tanık olmaktayız. Tarihsel gelişimi ele alırken ülke için sinemadan bahsedememek, sadece sinema tüketicisi olarak toplumun sinema aracılığı ile bile simulakrum yaşadığını gözlemlemek acıdır. Oysa ülkemizde şu ana kadar biri 35mm olan iki uzun metraj çekilmiştir. Bir filmin içeriğini oluşturan öğelerden bahsetmek gerekirse bu içeriğin yerel duygular ve toplumun kendisi olduğunu söylemek mümkündür. NAsı ki kitaplar bir dönüşüme destektir, sinema bunu öncüsüdür. Tüketilmesi uzun süren bir kültür olarak her sinema filmi üretimi değişime açık toplumları kolayca, bizim gibi kapalı toplumları ise zamana yayarak dönüştürür. Bunu profesyonelce yönlendiren ülkeler çoktur. Bizde ise gerek toplum gerek özel sektör gerekse devlet bu konuda ilkel denebilecek seviyededir. Film yapmak bu ülkede zor bir iştir. Ancak bu amaç çok önemlidir. Sinema üzerinden bir toplumu anlatmak onu geleceğe taşımak gibidir. Ancak en önemli vurgu alt yapısı kendi toplumu olan bir filmin o toplumca algılanması ve gelişimine katkı sağlanmasıdır. Bir filme toplum destek olurken bilmez ama o film de aslında toplumun gelişimine destek olmaktadır. Bu uzun bir süreçtir. Sinemanın içeriği toplumun yaşanmakta olan zamana ait inançlarını, tepkilerini ve değerlerini yansıtır. Kültürel ve toplumsal değerlere bağlı olarak bu bir değişken olsa da sinema onu toparlar ve geleceği organize eder. Sinemanın izleyiciyi şekillendirici etkisi algılanmayan ülkelerde menfaat odaklı iktidarlarla siyasetin sürdürülmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bu makaledeki önerme şudur ki: Bu ülkede sinema gelişirse toplum da gelişir ve daha çağdaş geleceğe kavuşur. Elbette tek başına sinemaya odaklansam da, bu anlatımı siz tüm sanat için düşünebilirsiniz. Mevcut durum sanatın geldiği noktadan ülkenin gerçek tarihini hesaplamaktır ki biz ne yazık ki bu yüzyılda değiliz!

Ey hayat!

Ne kadar yaş aldıysa ölümle kaybettiklerimiz, o kadar fazla acı duyuyoruz aslında. Uzun uzun yaşamların üzerimizde bıraktığı ‘anı izleri’nin derinliği, çok yaş almış ve gidenin yüzündeki zaman çizgileri kadar derin oluyor. Ne yaşı var bir ebedi göçün, ne de zamanı. Her an ve her zaman hep erkendir, gidiş için. Geride kalanın acısı en çok ‘yarım kalışlar’adır. Bir hayatın akışında insan hep, hiçbir şeyi tamamlamadan ayrılır yaşamından. Hem de hiçbir şeyi. Sadece tamamladığımızı sanırız günübirlik telaşlarda. Bazen kendimizi kandırdığımızı bilerek, hatta bazen onu bile bilmeyerek. Zamanı kolumuza takıp yelkovanla akrep sanırken biz, yaşamın son deminde anlarız ya da belki hiç anlamayız, zamandır bizi koluna takan, önünden usulca akıp gitmemize, üzülse de seyirci kalan. Kimin kazandığını kestirmeye çalışırken, hep yenildiğimizi anlayarak sonlanıyor kendi hayatımız ya da sevdiklerimizin hayatları. Elbette hayat bu kadar karamsar değil. O kadar seviyoruz ki aslında yaşamayı, ne kendimiz için ne de sevdiklerimiz için bir son olmasına dayanamıyoruz. Yaşamaktır arzumuz. Nazım’ın, ‘yetmişinde zeytin ağacı ekmeyi’ nasihat ettiği gibi. Cahit Sıtkı’nın, ‘penceresinden gün eksilmesin’ diye her mihneti kabulü gibi. İlk uçurtmasının gökyüzünde salınışını izleyen bir çocuğun, gökyüzü kadar sınırsız, uçurtma kadar özgür yüreğiyle, saflığı yaşamalıyız. Kirlensek bile, aslında tüm yaşamımız bu saflıkla geçiyor hayata karşı. Çocuk yanımız bozulsa da bu böyle. Çünkü hayat bizden hep üstün kalıyor, biz ona hep yenik. Oysa onu seviyoruz, bırakmamak için direnecek kadar. Oysa onu yaşıyoruz, bilincimizde bile olmayacak kadar. Oysa onu tüketiyoruz, tüm sevdiklerimizi, severek tükettiğimiz kadar. Erkeklerin ağlamadığı ve kız gibi gülmediği çocukluklara inat şimdi, cinsiyete mal etmeden gülüp ağlamayı da öğrenmeliyiz, öğretmeliyiz. Savaşmak yerine sevmeyi anlamsız kılan zamanların inadına, savaştıkça güçlenen değil, sevdikçe paylaşan, paylaşılan olmalıyız. Sevmeyi yeğ tutmalıyız savaşmağa. Nihayet öğrenmeliyiz, anladığımızı yaşamak yerine, yaşadığımızı anlamanın daha büyük erdem olacağını. Ancak böyle anlamlı geçer hayat!

18 Ekim 2012 Perşembe

Bitmemiş yapıt

France Soir gazetesi yaklaşık 51 yıl önce “yol düz, kuru, ıssızdı. Kader böyleymiş” cümleleri ile duyurduğunda, Albert Camus’nün öldüğü kazaya şüphe düşmüştü. Dört ocak bin dokuz yüz altmış günü, Albert Camus, yayıncısı ve aynı zamanda “yakın arkadaşı” Michel Gallimard’ın arabasında yaşamını yitirdi. Kazanın olduğu yerde Camus’nün henüz baskıya yeni hazırlanan “İlk Adam” isimli otobiyografik romanının el yazmaları bulundu. Gazetede “kader” olarak nitelendirlmesi ve şüphelerle dolu olmasının nedeni ise Camus’nün cebinden gidiş-dönüş tren bileti çıkması ve bu biletin dönüş kısmının kullanılmamasıydı. Albert Camus Provende’ten Paris’e tren bileti olmasına rağmen yayıncısı ile dönmeyi tercih etmiş olsa gerek. Ancak bu yolculuk onun sonu olmuş. Yanında bulunan el yazmaları yıllar sonra ancak 1994’te kızı tarafından yayımlandı. Dönemi yaşayan dostları Camus’nün “İlk Adam” romanı ile ilgili olarak “o Camus’nün başyapıtı olacaktı” demişler. Türkçe’ye çeviren Tahsin Yücel’in değerlendirmelerine göre bu roman “açık yapıt” ya da “bitmemiş yapıt” olarak ifade ediliyor. Çünkü “İlk Adam” bulunduğu şekliyle yayımlanmamış. Camus’nün kızı Catherine, yapılan düzenlemeleri anlatırken, anlatılanların daha iyi anlaşılabilmesi için, noktalamaların gözden geçirildiğini, anlaşılamayan bazı kelimelerin boş köşeli parantezler içinde yazılmış olduğunu vurgulamış. Ayrıca romanda anlaşılır olmayı hedefleen dip notlar kullanılmış. Diğer yandan romanda bir çok ek kullanılmış. Bu eklerden biri (bana göre en önemlisi) Camus’nün Nobel Ödülü ertesinde ilkokul öğretmeni Louis Germain’e yolladığı mektup ve öğretmenin cevabı. Bu mektupların eklenme sebebi önemli. Bunu “İlk Adam”ın özellikle ‘okul’ bölümünü okuyunca anlıyoruz. * Albert Camus, varoluşçu edebiyatın en önemli temsilcilerindendi. Bir çok kitabı ölümünden sonra yayımlandı. Camus, dönemini politik söylemlerle geçirmemesine rağmen, fısıldadığında bile depremler yaratan bir yazar olarak kendi çağını etkisi altında bıraktı. Çevresindekilerin yorumlarından “İlk Adam” romanı ile ilgili olarak Camus’nün bir başyapıt yaratma hassasiyeti ile çalıştığı anlaşılırken roman, tam anlamıyla bitirilmemiş olmasına karşın, bir çok eleştirmene göre de hakikaten gerçek bir başyapıt olarak nitelendirilmektedir.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Anadil ihaneti

Sanki olumsuzluk olarak akla gelebilecek herşeyin dışarıda bırakıldığı bir yeni dünya gibi sevda. Düşündükçe, tüm bir evren dolusu duygu uçuşuyor insanın içinde. Kendi ana diliniz size ihanet ediyor. Hissettiklerinizle beslenen 6 hafta değil altı yüz yıl yaşayacak kelebeklerin kanat çırpışlarıyla soluk alıyorsunuz. Bir sevda içinize doldukça, dünyanın dışına çıkıyor insan. Gelen her yeni an, hayatınızda yeni bir ilk olmaya dönüşüyor. Eski bayram sabahlarındaki çocuklar gibi oluyor duygularınız. Böyle bir yerde sevda... * Bayramları örnek veririken bile şimdikilerden bahsedemiyoruz. Bu, eski sevdaların anlatımı çünkü. Bugün yaşanan bu değil. Bunu bulan da anlam yükleyemez artık şimdilerde. Hatta anlamaz değer vermez, veremez... Gün başka, gün anlamları değiştiren hızla akıyor artık... Sevdalar şimdi böyle mi ya? Edilgen hayatların hüküm sürdürdüğü zamanlar yaşamağa tanıklık eden bir acı var içimde. Tüm yaşamımız gibi aşklarımız da edilgen. Beklentiler, saflığını, hızlı hayat gerçekliğini kaldırmış duyguların. Aşka fedakarlık yaraşsa da şimdilerde feda etmek ve kar elde etmek ayrımında fedakarlık kelimesi bile. Oysa Nazım Hikmet ne güzel yazmış... Ne güzel anlatmış bir sevdayı “Tahir ile Zühre” şiirinde... Bugünün eksik sevdalarına armağan olması dileğiyle paylaşmak istedim sizlerle. Ne kadar sevilebileceğine, nasıl sevileceğini eklemiş çünkü Nazım... * Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte yani yürekte. Meselâ bir barikatta dövüşerek meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken meselâ denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu? [...] Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. [...] Şiirin tamamını yazarın orijinal kitabını alarak okumanızı öneririm.

Tehlikeli söylem pratikleri

Son yılların en büyük kurgusal ifadelerindendir “farklılıklarımız zenginliğimizdir” ifadesi. Özellikle, etnik ayrımlar karşısında, siyasilerin kullandığı bir ifadedir. Ancak bununla sınırlı değildir. Sanat sevicileri, popüler kültür üreticileri, boş söylem pratisyenleri, hamaset üreticileri, amatör aydınlar de sıkça kullanırlar bu ifadeyi. “Kürtler”, “Türkler”, “şu partililer”, “bu siyasi düşüncedekiler”, “demokrasi getirilecek şu yer”, “barış sağlanacak bu bölge” gibi ifadeler en güncel ifadelerdir, örneklerdir. Oysa her biri hep aynı hataya düşerler. Ya da düşülmesini bilerek sağlar. Kimileri kasıtlı olarak bu ve benzeri ifadelerle ötekileştirmeyi başlatır. Kimileri bilinçsizce bu ifadeleri kullanarak “kasıtlı” olana fırsat verir. Ama her ikisinde de söylem, hep yeniden üretilir. Bazen, işaret etmek, onun sahiplenmesinden çok ötekileştirilmesini sağlar. Farklılıkların zenginlik olarak algılanması insani bir düşüncedir. Ancak, üzerine yoğunlukla vurgu yapılması, farklılıkların farkındalığı ile başlayan bir dışlayıcı örgütlenmeyi de beraberinde getirir. Farklılıkları yaşayanlarla onları farkedenler zaten bu sürecin doğal ilk adımıdır ve bir ayrımdır. Bir sabah “farklı” olarak uyanınca başımıza gelmeyen kalmayabilir. “Farklı” olarak uyandığımız o sabah, toplumsal alanda dışlayıcı bir tutumla karşı karşıya kalabilirsiniz. Üstelik bu her birimizin başına her an gelebilir. Yüzyılımızda “farklı” olarak uyanmak gibi bir olumsuzluk beklentisine ihtiyaç yoktur. Çünkü bizim farklı olarak uyanmamıza kadar, birileri bizi bir sabah “farklı” ilan ederler, yaftalar. “Farklılıklarımız zenginliğimizdir” gibi, sözde entelektüel, bilinç dışı –ya da kasıtlı- olan bir ifadeye yeniden gönderme yaparak; bu saf duran vurgunun tehlikesini, işaret edilenin, yalnışlaşabileceği, yanlızlaştırılabileceği gibi bir endişenin de altını çizmiş olayım. Getirdiğim eleştiri ile kalmadan, öneriyi de geliştirmenin huzurunu yakalamam lazım. Buna göre; işaret etmek, işaret edilene her zaman fayda sağlamayabilir. Bu bilinçle, bu vurguları yaparken itina göstermek aydınların işidir. Anlatılmalıdır ve “farklılıklar” denen etnik olsun ya da olmasın özellikle demokrafik unsurlar, doğal sürecinde yaşanmalı ve üzerlerine sözde “safça” (!), “birleştirici” (!) bir yaklaşımla doğal süreçten çıkarılıp, işaret edilmemelidir. İletişimin toplumsal psikoloji üzerindeki etkisini bilmek ve birleştirici olmak, bu hassasiyetten geçer, aydınların doğrudan sorumluluğudur!

12 Ekim 2012 Cuma

Bazı Nobel ödülleri komik!

Nobel Ödülünü bilirsiniz. Bir çok garipliği vardır. Örneğin adını aldığı Alfred Nobel’in vasiyetnamesi ile ortaya çıkan bir ödüllendirmedir. Ancak Bay Nobel, bildiğiniz gibi ünlü mühendis ve kimyagerdir ama faydalı olduğundan çok zararlarını gördüğümüz dinamitin mucitidir. Fiik, kimya, fizyoloji, tıp, edebiyat, ekonomi ve zorlama tür olarak barış dalında ödüller vermekte. Diğerlerinde olduğundan çok fazla siyasi ve hatta dalga geçercesine verildiğini düşündüğüm barış ödülleri var. * Her yıl bazı ödülleri heyecanla beklerim bazılarını da gülerek. Örneğin, edebiyat nobelini alan benim için önemlidir ve Nobel Tarihi’nin bir çok hatasına rağmen bu ödüller genellikle hakl edene verilmiştir ya da alan yazarlar hakikaten çok değerlidir. Ancak bazıları hakikaten komiktir. Nedeni açık aslında. Barış ödülü alanların arasında Barack Obama, Kofi Annan gibi isimler de var. Biri nice insanın ortadoğuda ölmesinin sebebi diğeri burakın kendisini teşkilatı dahi tarihi boyunca tek bir barışa hizmet edememiş birisi. Sadece bu düşüncelerle bile barış ödülü komik. Ancak dün edebiyat ödülü açıklandı ve yine başarılı bir isim ödül aldı. Bu yılk ödülün sahibi Çinli yazar Mo Yan kazandı. Mo Yan ülkesinin en ünlü yazarı. Hayatı mücadele ve sansürle geçmiş ve o zamanlarda okurlarına korsan yollarla ulaşmış bir yazar. 1987’deki 'Red Sorghum' adlı filme ilham veren iki romanıyla Avrupa ve ABD'de ünlenmişti. * Yazarı dünyaya tanıtan 'Red Sorghum’ filmi de sinematografik açıdan önemli bir filmdir. 1920’li yıllarda Kuzeybatı Çin’in yaşamını anlatan ve ağırlıklı olarak görünmeyen bir anlatıcının anlattığı bir kült filmdir. Bir bölgenin kültürünü ve geleneksel hayatını, sıkıntılarını ve mutlulukları içermesi ve dünyaya taşıması nedeniyle elbette önemli bir filmdir. Ancak en önemli yanı bence Çin’in gelmiş geçmiş en önemli yazarı Mo Yan’ın bu filmle batıda tanınmasıdır.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Kıyafet balosu!

Ben Gönyeli’de oturmuyorum. Çocuğum da okul çağında değil henüz! Ama bu, yaşananlara tepkili olmama engel değil. Çünkü kalbimden kendi çocuğum için ne geçerse, her çocuk için de o geçer. Hekesin bunu hissetmesi ile ancak insanlık kıyafetlerimiz üzerimize tam oturur. Aksi halde bu kıyafet balosu devam eder gider. * Konumuz her eğitim yılı öncesinde yaşanan okullarla ilgili sıkıntılar. Bu kez sorun sadece bu yılla sınırlı da değil. Gönyel Fazıl Plümer Anaokulu 4 ve 5 yaş öğrencileri geçen sene de bu sene de uygun koşulların olmaması nedeniyle bu yaşlarda alması gereken eğitimleri alamadan geçen yıl 55 ve bu yıl 28 öğrenci ilkokula başlamak zorunda kaldılar. Kaldı ki, 5 yaş öğrencilerinin eğitimi zorunlu. Ancak anayasal hak olarak devletin de eğitim hakkını sağlama zorunluluğu var. Bu yıl, doğal olarak başta okul aile birliği ve tüm aileler olay atepki gösterdiler. KTÖS konuya destek oldu. Normalde doğrudan grevle başlayan eylemlere ikircikli yaklaşırım ancak 2 yıldır, bir çok makam ve özellikle Eğitim Eski Bakanı ile görüşmelerin sürdürüldüğü ve verilen sözlere ragmen hiç bir adım atılmadığı düşünülürse bu kez grev ilk adım gibi durmuyor. Şimdi temel olan, konunun ön plana çıkarılması gereken konunun çocukların eğitim hakları ve eğitimin önceliğidir. Yoksa bu siyasi arenada çocukların en küçük bir hak kaybına uğramalarına neden olmak ya da bu konudaki kayıplarının telafi edilemez boyuta erişmesi insani bir yaklaşım olmaz, olamaz. Şi,mdi yapılması gereken, siyasi iredeyi çocukların en temel haklarının çalışır duruma gelmesi için devreye sokmak ve konunun arkasında başka hiç bir şey aramaksızın çözüme ulaşmak. Konu çocuklar olunca atılacak her adımın onlar düşünülerek atılması gerekir ayrıca her bir siyasetçi, makalenin başında vurguladığım duygulara sahip olmalıdır ve onlar da kendi çocukları için istediklerini her çocuk için istemelidir! Bu duygularla bakıldıkça çözülmeyecek sıkıntı yoktur. Ancak bu noktada konu, kıyafet balosuna devam edilecek mi, edilmeyecek mi sorusunu temel soru olarak karşımızda tutmaktadır.

9 Ekim 2012 Salı

Unutma! Unutturma!

Tarihin bazı tesadüfleri vardır. Bu tesadüfler, bir çok şeyin tozlu ve hafıza dışı geçmişlerde kalmasına neden olan tarihin kendisine rağmen, zaman olarak geride kalırlar ama her anımıza taşınırlar. Bunların yanımızda olmasına ihtiyacımız vardır. Unutursak, ders alamayız, hep tekrar tekrar yaşarız. Bugün öylesi bir gün. Unutulmaması, unutturulmaması gereken türden. Dokuz ekim Türkiye’de yaşanan ve kendi başbakanının canını alacak kadar ileriye giden ilk ‘bilinen’ ihtilalin önemli bir günü. Öyle ki, Yassıada duruşmalarında yargılanan sanıkların ilk fotoğrafları 1960 yılının dokuz ekiminde basına gösterilmiş. Öyle bir fotoğraf gösterme de nedir düşünülebilecek biz çağrda yaşıyoruz ama aslı öyle değil. Öylesine önemli ki empati yaparsanız. Akıbetini bilemediğiniz, iletişim kuramadığınız zamanlarda canınızdan bir parça, evladınız, eşiniz, annen babanız, arkadaşınız, sizden alınıp götürülmüş ülkenin en büyük suçlaması ile karşı karşıya bırakılmış ve üstelik fısıltı gazetesinin kol gezdiği günlerde, sanıkların ilk fotoğraflarını görmek bir haber almak, hayatlarından emin olmak çok önemli. Kaldı ki bu dediklerimi zaman adım adım yaşattı ve yaşayanlar tanık oldular. Acıydı. Çok acıydı. Bir gece tüm güç eline verilenler bu gücü sonuna kadar kullanmaktaydı. Kol gezen acının bir süre sonra nöbeti ölüme bıraktığı günlerdi... Bu acıyı Menderes’in veda sözleri üzerinden yaşayan Sezen Aksu güncellemişti yıllar sonra. Sezen Aksu’ya acı bir ilham olan Adnan Menderes’in asıldığı gün söylediği ve son sözü olan “Kimseye dargın değilim. Kırgınlığım yok.” sözlerinin üzerinden onlarca yıl geçerken, yelkovan ve akrebin mekanikliğinde, sevinçler kadar, kederler de unutulmaya yüz tutuyor. Belki de yazaren, görevlerimizden biri de bu. Unutturmamak! Aynı tarih bir acıyı daha çarpar yüzümüze. Ekimin 1971 yılına denk gelen dokuzuncu günü ise ‘bilinen’ ikinci ihtilalin kararları açıklanıyordu. Bu kararlara göre Deniz Gezmiş ve 17 arkadaşı idama mahkum edilmişti. Tüm bunları unutmamak da unuttutrmamak da görev. Çünkü anlamalıyız artık, unutulan “dün”lerin, bugünden ve yarından eksildiğini... Biz neyi unutursak onu bize yeniden yaşatırlar. Her yeniden yaşatılanı ise yarınızımdan çalarlar.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Sanat biterse toplum da biter!

Bazen sevdiğini bildiğini veya bazen hiç tanımadığınız bir ses sanatçısından güzel bir şarkı dinlerken, şarkının bir şiirden mi yoksa güfteden mi bestelendiğini, bestenin kime ait olduğunu ya da sözlerin sahibini düşünmezsiniz. Bunu nedeni o şarkıdan bize ulaşanın ‘duygu’ olmasıdır. Beste, söz ya da onların sahipleri gibi detaylar bu duygunun çok gerisinde yer alır. İçimize bir neşe, bir hüzün aslında toplam olarak bir anlam katan bir şarkıyı severiz. Alışır tekrar tekrar duymak ister ya da ilk dinleyişte bu arzuya sahip oluruz. * Düşünce yetisi insanın en büyük özelliğidir. Düşündüğünü, sergileyen, söyleyen, yazan, çizen, besteleyen ya da oynayan insan da içinde yaşamış olduğu toplumun bilincini duyguları ile harmanlıyor, aklında tartışıyor ve kitle ile paylaşıyor demektir. Hangi sanat kolunda olursa olsun sanatçı, toplumla yaşam arasında bir düşünce elçisidir. Yaşamdan gelecek algı, ister duygusal, ister meta, isterse de siyasi olsun her durum ve koşulda topluma kavramları dönüştüren ve anlamları bütünleştiren sanatçı duruşu ve eleştirel bakışı ile iktidar edenin karşısına da bir denetleme unsuru olarak çıkar. Medya unsurları gibi. * Konu, olması gerekeni anlatırken, bir yandan da çevremize bu anlamada bakmakla ilgili aslında. Bu denetlemeyi ve eleştirmeyi yapma görevi, doğası gereği verilen sanatçı eğer elindeki düşünce ve üretme gücünü kendi özel menfaatine yönlendirirse, temsil ettiği toplum yozlaşır. Hiç küçümsemeyin! Sanatın zayıfladığı/zayıflatıldığı veya menfaati temsil ettiği süreçlerde toplum bir yok oluş girdabından geçer. Şimdi etrafınıza bakın! Sanat ne denli zirvede? Sanatçı ne denli güven hissi veriyor? Bu konudaki çoğunluk aklınızdaki olumlu düşünceyi ve övgüyü mü hakkediyor yoksa yergiyi mi?

6 Ekim 2012 Cumartesi

Simulakrum

​Dünya çıldırmış olmalı. Körfez Savaşı'nı hatırlayanlar çoktur. 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesiyle başlayan ve ABD öncülüğünde, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Suriye gibi 28 devletin askeri koalisyonuyla Irak arasında orantısız güçle gerçekleşen uluslararası çatışma bu isimle anılıyor. O günleri hatırlayanlar bir savaşı CNN'in canlı yayınlarında film gibi izlediğimizi de hatırlamışlardır. Şimdilerde bu kat ve kat arttı. Türkiye Suriye krizi ile de iyice ayyuka çıktı. Tam anlamıyla simulakrum yaşıyoruz. * Birey, medya ve onun en güçlü kitle aygıtı olan televizyonda Suriye iç savaşını veya son gelişmeleri, hatta Türkiye'nin eşiğine kadar geldiği bir savaşı herhangi bir diziyi izler gibi ve aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Simulakrum kavramındaki tema gibi izleyici, televizyonunun kanalını değiştirdiğinde bu savaş onun için diğer izlediği kurgu içerikler gibi sona eriyor. Bireyin yaşadığı ve giderek duyarsızlaşmasına neden olan bu yapı simülasyon evrenidir. Bu sahte evren, her şeyin görüntülerden ibaret ve cansız algılanmaya başlandığı bir yapıdır. Duygusuzluğa ve vurdumduymazlığa yönelimdir. Bu etki altındaki kitlelere her şey meşruymuş gibi gelir, kabullenilir. Duyarsız, tepkisiz ve edilgen kitleler yaratılarak kolayca yönetilir. Burada bir süper gücün devlet başkanı veya simulakrumun devrede olduğu her bir ülkedeki devlet başkanı bir sinema film yönetmeninden farksızdır. Dünyanın tek kutuplu günlerine, bu programlı simulakrum sayesinde kolayca erişildi. Bizim de içinde olduğumuz kitlelerse, simulasyon evrenin her geçen gün daha da kölesi durumuna getirildik. Soğuk savaşın hemen sonrasının keskin düşüncelerinden olan 'böl ve yönet', bir yem gibi dünyanın geriden gelen ülkelerinde sisteme entegre edilirken, bu oyalamanın simulakrumu dünyaya yerleştirmek için olduğunu herkes çok geç anladı. ya da ciddi bir kitle hala anlamadı. Bir simulsayon evren, gerçeğinin yerini alırken, aynı kitle hala simule edileni gerçek sanıyor. Hatta biz manipülasyon darbelerini savmak için çırpınırken, bu kavramın bile çok önceleri eskidiğini anlamıyoruz. Her birimiz kendi hayatlarımızı yaşadığımızı sanırken, bize öngörüleni yani bir yerde sanal kaderimizi yaşıyoruz.

4 Ekim 2012 Perşembe

“Dinle kardeşim!”


O’nu tanıyanlar konuşmağa başlar başlamaz ilk cümlesinin çoğunlukla “dinle kardeşim!” olduğunu anlatırlar. İlk kez konuştuğuna, hep tanıdığına, kabalığa uğradığı anlardaki bir kaba kişiye dahi hitabı böyleydi.
Hayatının tamamını insan emeğinin değerine, insan sevgisine, bütün halkların kardeşliğine inanarak yaşadı. En zor anlarında bile bu inançla bağlı olduğu sarsılmaz duygularını kendine özgü anlatımıyla hep aktardı insanlara.
İradesinin çelik gibi gücü yanında, kırılgan sevgi dolu kalbiyle tanıdı herkes O’nu.
Yaşadığı hayat, bir çok güzel yaşanan hayattan çok daha zor olmasına rağmen, O zor hayatını bile çok sevdi ve sevgi ile anlattı her zaman.
Bu kadar kimi sevgiyle anabilirim ki? Nazım Hikmet’i elbette!
*
Paşa torunu, romantik bir komünist...
Ama öyle bizim zamanımızda yaşanmakta olan yozlaşmış bir siyasi akım gibi değildi komünistliği. Çekirdeğine kadardı O.
Romanlarında, şiirlerinde, ürettiği kaleme aldığı her eserinde yansıttığı büyük hasret, büyük aşk, büyük insan sevgisi, sadece aklından süzülen edebiyat değil kalbinin derinliklerinde yaşanan duyguların eseriydi.
Emekçiyim
Sevdayım tepeden tırnağa,
Sevda: Görmek düşünmek, anlamak
Sevda: Doğan çocuk yürüyen aydınlık,
Sevda: salıncak kurmak yıldızlara,
[...]
*
Her satırında hissettirdiği bu derinlikti Nazım Hikmet’in. O’nu anlamak gayreti bile hoş. Bir siyasi söyleme malzeme yaparak kirletmeden, gündelik sıradan yalanlarımıza alet etmeden anlamağa çalışmak ne güzel.
Aslında çok ışık tutuyor insanlığa hala. Çünkü tüketen bir dünyada bu denli hızlı akarken zaman, gündelik hayatımızda anlamları sıradanlaştıran bir çark var. Bizi kolayca çiğneyip ömrümüzden çalıyor. Ne anı ne zamanı tadamadan geride bırakmamıza neden oluyor.
Nazım Hikmet’i bu noktada anlamak, mücadelenin ortasında yılmamayı, cephenin büyüklüğünü anlamayı, bu cephenin hep sıcak ve saldırgan olduğunu kavramayı anlamak demek aslında.
Üstelik insan sevgisi ile dolu bir kalple mücadele edebilmeyi anlamak demek.
*
İncelikten, nezaketten ödün vermeden, mücadeleyi ak bir sayfayı kirletmeden yapmak asıl olan. Ak sayfayı kararttıktan sonra o sayfa sizin zaferinizi yazsa da okunmaz!

[...] Şiir, telif hakkı nedeniyle eksik yayınlanmıştır. Yazarın eserlerini orijinal kitaplarından okumanızı öneririm. Söz konusu şiir, Nazım Hikmet’in “Yaşamak ne güzel şey be kardeşim” isimli romanında hayat bulan kahramanı Ahmet Kadri’nin ağzından dökülen yine yazara ait bir şiirdir.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Duygusal yönetiliyoruz!


Önceki gün Haberdar’ın 1000. sayısını kutladık. Benimse sadece Haberdar’da yazdığım yazı sayısı 900’e yaklaşırken, toplam makale sayım 6 bini buldu.
Bazı zamanlarda yazılarımın duygusal beslenmelere ihtiyaç duyması nedeniyle, yazmadan, izleyici olmayı seçtiğim süreleri, eğitimler, yoğunluklar, sinema filmi, senaryo ya da roman derken verilen zorunlu araları da düşündüğümde, 90’ların başında başlayan profesyonel yazma eylemimin arık pek de yeni sayılmadığını düşünüyorum.
Aslında kelimelerin dansına duyduğum haz nedeniyle her beyaz sayfa açtığımda, karşıma sadece bir konu ya da açılış cümlesi çıkmaz. Bunlardan önce, heyecan karşılar beni. Her defasında bu heyecanın verdiği mutluluğu yaşamsam belki de yazma ömrüm kısalırdı.
*
Bir çok okurun zaman içinde tanıdığı gibi, doğrudan siyasi içerik taşıyan yazıları istekli olsam da yazmayı az tercih ederim. Çünkü bunu yapanların sayısı zaten çok fazla. En azından az sayıda da olsa alternatifi olmalı okuyucunun.
Duygusal, acı dolu, neşeli, umutlu, hüznün kol gezdiği hatta karamsar yazılara yolculuk yaparken bunca yıl en öne çıkardığım konunun bana acı vereceğini hiç düşünmezdim. Bu ana konu siyasetten kaçma nedenlerimin ne yazık ki onlarca yıldır hiç değişmemesi
*
Bir süredir gündemi takip etmeme gayretim de bundan. Sizin bildiğiniz bir çok olaydan haberim yok. ‘Deve kuşu gibiyim’ diyorum kendi kendime ama bundan mutluyum. Medya bir yandan arz ettiğini, sözde talep budur diye hep olumsuz dille ve olumsuz içerikleri öne çıkararak verdikçe moral bozmamak elde değil çünkü. Hatta bu üretimini etkiliyor insanın. Elbette medya bu tür haberleri kendisi uydurmuyor. Sokak gerçeği de bu aslıdan.
Medyanın önceliğinin bu olduğunu görmek üzücü. Bunları yok saymaktan bahsetmiyorum ama öncelikler motive edici olabilir. Bunca umut taciri siyasetçiden sonra medya da yüzümüze gülümsese onlardan daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum.
Haberdar 1000 sayı basarken, bunun zor olduğunu değerli dostum, kardeşim Rasıh Reşat’a yakınlığım nedeniyle çok iyi biliyorum.
Bu ülkede, sokakta patates satmak bile zor.
*
Kendi endişelerimi içeren bu yazıda ülkem için de endişelerimi paylaşmak isterim. Öyle ki, bu ülkede her ne olursa olsun, duygusal yönetildiğimizdendir bana göre.
Bunu hemen romantik almayın isterseniz. Çünkü yazıldığı kadar masum değil yaşanması.
Hırs, kin, öfke, doyumsuzluk gibi duygulardan ve bu duyguların tetiklediği tutum ve davranışlarla yönetilmekten bahsediyorum.
Ve harcanan geçmişime, öngöremediğim geleceğime üzülüyorum, kalben kırılıyorum.


Bu yolculuk kaçınılmaz


Çok mu insan ölüyor, ben mi çok büyüdüm artık. 40’larda artarmış kaybettiklerimiz. Doğruymuş. Aslında kendi yaşımızın da ilerlemesinin sonucu bu. Daha çok tanıdığımız oluyor ve kaybetme olasılığı da artıyor her birini. Ne yazık ki böyle ama gerçek bu.
Bazen anlamayız, zamanın nasıl akıp gittiğini. Hatta onun durup da önünden bizim nasıl akıp gittiğimizi. İnsan her yaşta yapabileceklerini fazla yapamayacaklarını az sanır. Aslında yaş aldıkça bu tam tersidir.
İnsan yaşı ilerledikçe çok şeyi yapamamaya ve az şeyi yapmaya başlar. Hatıraları artar hedefleri azalır.
Bunu ısrarla anlamamıza da bazı soru cevaplar yardımcı olur.
Mesela hayatınızdaki bütün masraflarınızı artık kendiniz karşılamak zorundaysanız yaş eski yaş değil demektir. Ya da mesela sabah 08:00 artık çok erken değilse ya da
en favori şarkılarınız radyoların nostalji programlarında çalıyorsa anlamak gerekir ki yaş ilerlemiştir.
Hele hele arkadaşlarınız artık, çıkmak ve ayrılmak yerine, evlenip boşanıyorlarsa, lise öğrencileri hakkında konuşurken onlardan çocuk diye bahsediyorsanız yine bazen bir cümleye “benim zamanımda...” diye başlıyorsanız yaştaki ilerleyiş kemale doğrudur bilmelisiniz.
Bunlara rağmen ikna olmayanlara da ikna cümlelerimiz var elbette.
Mesela tanıdığınız liseliler, Tiananmen Meydanı’ndan ve Berlin Duvarı’ndan habersizseler, E.T. onlar için teknoloji yoksunu bir filmse hatta haberleri yoksa, ya da ülkemizden bahsedecek olursak, “Altıparmak”, “Aynalı”, “Çoronik” gibi lakaplar ve temsil ettiği insanlar bir şey ifade etmiyorsa yaşa olan yolculuğunuz son sürati aldı demektir.
*
Yaş almak kötü gibi anlatılmış olabilir ama öyle değil aslında. Bu sadece yüzleşmeyi anlatmaya çalışan bir makale. Yoksa yaşamın yolculuğunda yeni duraklar yeni deneyimlerle gelir.
Biriktirdiğimiz insanlar, anılar, zamanlar geçmiş olsalar da yüzümüzü gülümsetirler ve bıraktığımız izler bizleri yaşatırlar.
Çok da kötü bir şey değildir yaş almak. Yeter ki her yaş sağlık ve huzur getirsin.


1 Ekim 2012 Pazartesi

“Elinizi hep açık tutun”


İnsan ellerini yumruk gibi sıkarak doğar. Bebeklik boyunca belirgindir bu. Ama öldüğünde hiçbir şeyi alamadan tamamen açık ellerle başlar yolculuğu.
Hiçbir şey bize kalmaz diyebiliriz bu duruma.
 “Elinizi hep açık tutun, alan alabilsin koyacak olan koyabilsin” der ismiyle müsemma Sultanımız, namı diğer Şeyh Nazım KıbrısiHazretleri. 
Yaşamın geçiciliğini, zamanın akışkanlığını, ömrün kısalığını bilmek, bunu anlamak akıl işidir ama bu gönül zenginliği elbette öncelikle edepten gelir.
Alçakgönüllülük, kibirden ve nefisten uzak durabilmek kadar büyük bir zenginlik var mıdır insan için?
İnançlar da bunu, yani iyi insan olmayı sağlamak hedefindedir. İnanın daha büyük hedefi yoktur.
Bizlerse bu duygulara en çok, kirlenme arttığında ihtiyaç duyuyoruz. Hırs ve kibir olan temelin üzerine inşa edilen her ne ise bırakın başarılmasını, kendine bile faydası olmaz.
Zaman bu lekelerle anar hırsı da kibri de. Şimdi etrafımızdaki kirlenmeye, çürümeye bir bakalım. Kim bilir her birimizin aklına neler gelir şu an! Bu kirlenmelerde her birimizin ne örnekleri vardır paylaşabileceğimiz, kibir ve hırs temelli.
Kişisel ilişkilerden aileye, çalıma alanından siyasete, topluma kadar her alan her çevrede kibir ve hırs fark edilebilen bir acizliktir.
İşin en ilginç yanı da bireyin yenilgisi olan bu duygular tutumları tetikledikçe, haklı ve farkında olan bireyin de zarar görmesidir.
Hak etmeyenler hak etmedikleri yerlere yükselir, becerileri sınırlı olduğundan iş düzgün yapılamaz, adaletsizlik kol gezer ve neler neler...
Bu süreç göstere göstere gelir ama er ya da geç gider.
Mesela doğrudan hırs, güç, adaletsizlik hatta siyaset değildir aslında.
Mesele insandır. 
Ve Mevlana’dan anlayabilene bir mesaj, olgunun önemine vurgu yapmak için...
“Nefsini alçak gören kişiye, ne mutlu!.. Dağ gibi kendini üstün gören kişinin de vay hâline. Şunu iyi bil ki, bu kibir, öldürücü bir zehirdir. Ahmaklar, bu zehirli şarabı içerek sarhoş olurlar.”