11 Ekim 2016 Salı

Öteki de olabilmek

Yeryüzünde süregelen eşitsizliklere, sömürülere, çelişkilere, anlaşmazlıklara, hatta anlaşır gibi yapmalara karşı tüm insanlık aciz durumda.
İnsanların, başka insanları benimsemeleri, duygusal ve meta temelinde ayrıştırmaktan vazgeçmeleri sadece bir ütopya. Üstelik yüzyılımızda, kirli bir ütopya. Çünkü, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere, Batının ifade ettiği, insan hakları, mülteci hakları, çocuk hakları, kadın hakları ve benzeri tüm; sözde eytişim (diyalektik) ama gerçekte üst aklın kontrol amaçlı organizasyonları birer düzmece. Bunları anlamak zor değil artık.
Örneğin, tarih ilerliyor ve kimi yerlerde, ne yaşarsanız yaşayın, başan (dominant) güç tarihe notlarını kendi istediği gibi düşüyor. Siz yerelde ne derseniz deyin, onlar globalde istediğini söylüyor. Kitlesel etkiler de bu minvalde ilerliyor. 
Acımasızca.
Oysa benimsemek, kendi içine kapatmak ya da ötekine karşı kapanmak olarak anlaşılmamalı. Ötekini benimsemek, toplum içinden başlayarak, makro düzeyde toplumlar arası yapılara kadar, sınırların herkese açık olması demek.
Öteki de olabilmek, öteki ile yaşayabilmek, kültürler arasında ötekine yaşama alanı sağlamak, bireylerin göreceli (izafi) olmayan, rasyonel (aklın kurallarına dayanan) anlamda eşit haklara sahip olmasına özen göstermek, tek bir gezegende bir arada yaşamanın ön koşulu olabilmeli. 
İnsanın akıl genetiği tektir. Her bireyin aklı özerk (otonom) doğar. Büyüdükçe bağımsızlaşır, ilkel ve yetersiz bir anlam olsa da demokratikleşir. Öteki de olabilmeyi yitirmeye başladığında ise faşistleşecektir.  
İstisnasız herkesi, koşulsuzca anlayabilmekten uzaklaşılan her adım, birey için, kabul etse de etmese de, gizli faşist düşüncenin pençesine düşmeye doğru ilerler.

    

22 Ekim 2013 Salı

Logos


Heraklitos'un günümüze eserlerinden fragmanlar kalabilmiştir. Diogenes Laertius'un "Lives and Opinions of Eminent Philosophers" adlı eserinde bildirdiğine göre Heraklitos bir kitap yazmış ve bunu döneminin en büyük tapınaklarından biri olan Artemis Tapınağına adamıştı. Heraklitos doğadaki her şeyin sürekli değişim içinde olduğunu öne sürmüştür. Doğanın bilgisi için bu değişimi gözlemlemek gerekmekteydi. Felsefe tarihinde Heraklitos'un genellikle değişmez bir ilkeden söz etmediği, ünlü “bir nehirde iki kere yıkanılmaz” deyişi gibi fragmanlarından bazı parçalar kullanılarak iddia edilmiş olmasına karşın Heraklitos'un her şeyde bulunan düzenleyici bir ilkeden söz etmektedir. Bu ilke Logos'tur. Heraklitos, Delf mabedindeki rahibinin kehanetlerinin bir şeyi ne gizlediği ne de ifşa ettiğini sadece işaretler kullandığını söylemekte kendisi de fragmanlarında sözel yapbozlar kullanmakta, kelime oyunları yapmakta, retorik ve edebiyatın türlü oyunlarından yararlanmaktadır. Onun fragmanlardan alınma şu sözü de döneminin kahinlerinin sözünden hiç de aşağı kalmayan bir gizemi bugüne taşımaktadır: "Her şeyden ortak olan şeyin bizi yönetmesine izin vermeliyiz. Logos her şeyde ortak olmasına rağmen çoğu insan sanki kendilerine özgü bir akılları varmış gibi yaşamaktadırlar." (Fragmanlar II.)
Bilgi bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç değer vermeyen Herakleitos, gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek, rasyonalizmin savunuculuğunu yapmıştır. Çok şey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye karşı çıkan, çok şey bilmenin akıllı olmayı öğretmediğini söylemiştir. Siyasi alanda, demokrasi karşıtı eğilimlerini, çoğunlukla geniş halk yığınlarına karşı duyduğu nefretle birleştiren ve "bir kişinin, yetkin biriyse eğer, kendisi için, on bin kişiden daha değerli olduğunu" söyleyen Herakleitos'un metafiziğinin en önemli tezi, hiç kuşku yok ki, çatışma ve savaşın her şeyin babası olduğu düşüncesidir.
*
Bir kültür felsefesini anlamak sadece okumak değil elbette. Bunu kanıksamak için yaşamak da gerekir.

18 Ekim 2013 Cuma

Uzun ömür


Uzun yaşamanın, sağlık olmadıktan sonra pek de anlamı kalmıyor.
Uzun bir hayat aslında yaşlılığın uzadığı bir hayattır. Öyle ki Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. bu konuda bize ışık tutacak hoş bir sohbet vermiş. Günümüzü qydınlatmak için. Geçerliliğini her an sürdüren bilgilerle donatılmış sizlerle paylaşmak istediğim bir sohbet:
*
“Dünya ehlinin ümidi dünyada çok kalmaktır. Dünyada çok kalabilirsin ancak seneler arttıkça kamburun çıkmaya başlar. Senelerin yükü omuzlarından bastırır. Dünyada uzun yaşamak insana bir rahatlık vermez. Buna bir misal verecek olursak yeni arabayla eski araba bir değildir. Yeni arabaya binip gaza bastığında neredeyse uçar, eski arabanın hareketi ağırdır. Eski arabanın motoru zamanla zayıflar, içindeki alet edevat aşınır ve zor hareket etmeye başlar.
İnsan da yaşlandıkça gerilemeye başlar çünkü insan bu hayatta ebedi kalmak için yaratılmamıştır. Bu dünyadan gitmek için yaratılmıştır. Bu dünyadaki insan günden güne bir zaman için yükselir bir noktaya vurduktan sonra düşüşe geçer. Düşüşe geçtiğinde bütün azaları gerilemeye başlar. Dünyada uzun ömür eğer ibadet için değilse insana hiç yaramaz. İbadet için olursa Cenab-ı Allah ruhani kuvvet verir. O ruhani kuvvetle insan uhdeliğini kaybetmez, azaları gerilemez. Genç ve dinç olur. İbadet kuvveti olduğundan ruhaniyeti onu taşır. İbadet ve taatı olmayan insanı gençlik çağında fiziki bünyesi taşır. Fiziki bünye bataryayla çalışan bir alete benzer. Eğer bataryadan asli merkeze kendini bağlayabilirse, bataryası bittiğinde, öteki güç devam eder. İbadet sahiplerine ve zikir ehline mesele yoktur.”

15 Ekim 2013 Salı

Yaşamak dağlara dolanan yollar gibidir


Çocukluğumun nadir hatıralarındandır Cem Karaca.
Özellikle “bu son olsun” şarkısını buğulu gözlerle bana bakarak dinlediğini gün gibi hatırlıyorum babamın. O gün neden gözlerinin dolu dolu bana baktığını ya da bu şarkının sözlerinin ne ifade ettiğini anlamayacak kadar çocuktum.
Babamı bana öyle bakarken görmemain üzerinden yıllar geçtikten sonra, 1995 yılı yazında Cem Karaca, sunduğum bir radyo programına 4 saat konuk olmuştu. Programı “bu son olsun” şarkısı ile kapatırken, Cem Karaca’ya uzun süre göremediği oğlu Emrah’ı sordum. Gözleri babamın yıllar önce bana bakışı gibi dolu dolu oldu. Boğazı düğümlendi. Mikrofon başında devleşen sesi yerine, titreyen bir sesle tek bir kelime çıktı ağzından: “zor” dedi.
Şarkıyı biraz daha anladım o zaman.
Sonra bir gün, 2004 şubatında, babasının ardından aynı gözlerle bakan Emrah’ı cenazede gördüm. O gözler yine aynı buğuyla dolu dolu bakıyordu.
O şarkıyı biraz daha anladım.
Üzerinden neredeyse bir on yol daha geçerken geçtiğimiz günlerde, bu şarkının peşisıra oğlundan bahseden bir dostumun gözlerinde de aynı buğuyu gördüm.
Ama biliyor musunuz ben o şarkıyı en çok; oğlumu kucağıma alınca anlamadım.
*
Yaşamak; dağlara dolanan yollar gibidir. Düze varayım derken manzara geçip gider. Hep birşeyi ertelerken, acıyı atlatmayı, mutluluğu pekiştirmeyi ya da ne bileyim mesela bir umudu beklerken bitiyor yaşam. Önünden akıp gidiyoruz hayatın.
Üstelik bunca kısa bir serüvene; anlamsız, türlü acılar da sığdırarak.
Oysa yaşamak, beklemeye gelmez.
*
Ben babamın buğulu gözlerine bakmaya gideceğim bugün, yeniden.
Sizlere de; sevdiklerinize buğulu gözlerle bakacak kadar yaşadığınızı hissedeceğiniz bir bayram; bu bayram aramızda olmayan tüm yakınlarınıza da rahmet diliyorum.



9 Ekim 2013 Çarşamba

An’sız gidişler


Dünün bitişi ve yarının bilinmeyişi bizi, an’ın kendisine an’ın insafına terkediyor. Herşeyin ‘bugün’de hatta sadece bugün içindeki an’larda yaşanmasına neden oluyor. O kadar ki an, aslında zamana hakim olan kavram. Süreçler bir devinim içerseler de, o devinimi de parçalayıp anlarına ayırabiliriz.
Yaşamlarımız ve ölümlerimiz gibi.
Bir kaybın ardından tutulan yas, keder gibi gelse de aslında yas tek başına ve bağımsız bir kavram. Kederse ona eşlik eden duygudur.
Bir kaybın ardından, o kaybın fizikselliği ortadan kalksa da, aklımızdaki imajı uzun süre etkin, sonrasında ise iz bırakır şekilde kalır. Aslında yas denen sürecin de bu olduğunu söylemek mümkün. Gerçeklikle aklımızdaki imajın uyum sağlama süreci veya bu uyumu sağlayamama süreci.
An da işte böyle bir yas aslında. Üstelik tutamayacağımız kadar hareketli. Biz onu geride bıraktığımızı zannederiz, oysa an, önümüzden geçer kendi yolculuğunda.
Doğmak, büyümek ve en çok da ölüm bir an’dır. Süreçmiş gibi gelse de, hepsini zamansal parçalara ayırıp an’lardan oluştuklarını görebiliriz.
*
An getirici ve götürücüdür.
Olur ya; önce an’sız ve zamansızca hayatımıza giren olgular, insanlar, olaylar olur. Sonra size sormaksızın, hiçbir şey olmamış gibi, içinizde yarattıkları hacme aldırış etmeksizin giderler.
An’sız gelmeleri kadar üzücü olan gitmeleri değildir. Geliş an’larında yaratılan duygunun, gidişleri ile bize bıraktığı boşluktur üzücü olan.
Belki de bu nedenle insan, en çok kendine omuz vermeli. Dayandığı omuzlar bir an olur çöker, göçer, gider endişesini duymamak için.
Çünkü heyşey aslında bir tek an ve o an’a kadar yaşadıklarımızdır asıl olan!

8 Ekim 2013 Salı

Her eylül bir eksiliştir


Bir yıldıza isim verdim dün gece!
‘Şimdiki zamanda’ olmadığını bile bile… Galiba, eylül de biraz böyle.
Hayatınıza girdiğinde, içinizde hala yaz tortusuyla yaşadığınızı sanırsınız. Oysa bir sonbahar size, göçebe ruhuyla, kül rengi yüküyle gelir. İçinizde bahar coşkusunu sindiren yaz, yerini apansız, terkedercesine eylüle bırakır.
Her eylül bir eksiliştir.
Coşkuların sessizleştiği, siyah beyaz bir filmin finali gibi, yazılardan hemen önceki anlarıdır mevsimlerin.
Az sonra zemheriye düşecek kalbimizin hazırlanması gibi, bir dengenin unsurudur bir bakıma. Eylül eksiliştir.
Kül rengidir, kurşun rengidir, kurşunidir…
Baharı yaşayan doğanın, içini ısıtan yaz hakkını geri ödemeye başlamasının ilk ayıdır aslında.
O da bir başlamanın habercisidir. Fakat; biten şeyleri anlatmaya başlamanın habercisidir eylül. Gözlerimizden akan bir yas yaşı gibidir.
Gerekli, değerli ama üzücü…
Hiç bitmeyecek zamanların, insan ruhuna bir afyon gibi süzüldüğü taze günlerin ardından varılamayacak bir gelecek gibi hissedilen uzun yaz yaşamları ve insan aldanışları…
Hayat gibi. Doğumla ölüm arasında kısıtlanmış zamanlar gibi…
Eylül bitti. Ekim’e vardık şimdi…

7 Ekim 2013 Pazartesi

Sanata dokunun


Bir tanımlamaya ihtiyaç duyarsak, “Sanat” sözcüğünü yaratıcılığın ve hayalgücünün ifade edilmesi olarak anlatmamız mümkün Elette daha çok derinlikli anlatımlarla sanatı anlatmak hatta nasıl anlatırsak anlatalım hep anlatamamak da olbilmektedir. Tarih boyunca neyin sanat olarak ifadelendirileceğine yönelik fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmış.
Bugün bu sözcük birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı tartışma konusudur. A
En net olan konu ise sanatın insanlığın evrensel değeri olduğu, özgürlüğü ne boyutta olursa olsun her kültürde yeraldığıdır.
İnsan olan herkesin ortak tek alanının sanat olması mümkündür.
Sanat evrensel bir dil olarak aydınlığa ve gelişime de lokomotiftir aslında.
*
İşte tam da bu nedenle; sadece gelecek nesilleri değil kendinizi de kapsayacak bir disiplinle sanata dokunun. Göreceksiniz ki herşey daha güzel olacak. İçimizdeki ilkel içgüdülerin estetikle nasıl işbirliği yapacağına, bu işbirliği sonucunda düşüncelerin ve sonucu olan davranışların nası estetik içermeğe bağlayacağına mutlu yanıklık edeceksiniz.
Üstelik genç nesillerin, çocukların sanatla temasından da gelecek aydınlanacaktır. Herkesin sanata dokunması lazım.
Sanatın hakimiyeti altındaki ruhlarda ilkellik başarılı olamaz. Sanat başattır.
Dünya tarihine baktığımızda da bunu görürüz. Çünkü dünya bunu yaptığı dönemlerde yazmıştır en değerli tarihini. Tarihin gerisi ilkellik, kan ve göz yaşı!