24 Eylül 2013 Salı

Küflü keman sesi


“Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun asolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu” der aşklarımızın sözcük kahramanı Nazım Hikmet. Haklıdır da hiç kuşkusuz.
*
Dün kalbin sevgi dolu değilseydi, bir gün kaybettin!
En azından bugünü kaçırma!
Bir tek anı boşa geçirmeden, hemen şimdi, şu an başlayarak sevmeli insan. Ömür boyunca sevmeli üstelik. Hiç eksiltmeden, hep artırarak. Değer bilmezlerle deneyimlerine rağmen, her türlü hayalkırıklığına ragmen, sevmeli insan. Önceki sevdaların acılarını tecrübeye bırakarak.
Öyle ömür boyu sevmeyi de büyütmemek lazım gözümüzde. Ömür dediğin ne kadar ki?! Bir ‘dün’ bir ‘bugün’ çok çok bir de ‘yarın’!
Dün geçti, yarını bilen yok, elimizde bir bugün.
Zaman yok yaşamağa! Vakit kaybetmemek lazım.
Hiç durmaksızın sevmeli insan.
Kalbin 'atması' için vazgeçilmez bir ilaçmışçasına sevmek. Zaten öyle de değil midir?! Aşk, kalbin 'güzel atması' için bir vazgeçilmez değil midir!?
*
Mevsimlerin baharıyken sevmek, sen gel sonbahara tutsak etme kendini.
Çünkü sonbahar küflü bir keman sesidir. İnsana; yaz gecesi çocuklarının, eve çağrılma endişesini yaşatan.
Gel sen mevsimleri ilkbahara bestele, o kemanın sesi kuruyup dalından düşmeden.

22 Eylül 2013 Pazar

Diğer yarımız, yalnızlığımız


Arayışlarımıza isim vermek ya da felsefe yüklemek biraz da kendimizi kandırmaktır aslında. Örneğin ‘insan yarım doğar ve hayatı boyunca ruh eşini arar' derler. Ya da bir ilişkiye bu isim verilir: ‘Ruh eimi buldum’ diyerek. İlerleyişini beklemeden. Oysa bulunacak her ruh eşini zaman yıpratır farkettirmeden. Ama insan bu gerçeğe ragmen ruh eşi bulma fenomenini güçlendirir. Bu iddia daha da ilerler. Çünkü kader de sizi bu ruh eşinizi aramaya iter. O mutlaka vardır ama kimbilir belki de asla karşılaşmazsınız. Bu gibi kavramlarla arayış sürer de sürer.
*
Bir de şöyle düşünelim. Kim bilir belki de kimilerimiz için diğer yarımız, yalnızlığımızdır.
Öyle ya, aslında bize en çok benzeyen yanımızdır yalnızlığımız! Ya da bizi hiç eksiltmeyen, hep tamamlayan, kimsenin olmadığı zamanlarımızda da yanımızda olan! Hep bizi kendine saklayan! Kimseyle paylaşılamayan, ona kalınca da bizi sarıp sarmalayan…
Belki de arayışımızın boşuna olduğunu anlamamız kolaylaştırır, bu düşünce. En büyük ruh eşimizin yalnızlığımız olduğunu kabul edersek, bulduğumuz sevgiler de bize ait olurlar o zaman. Çünkü arayış içimizde bir yolculuğa dönüşür.
Rahat ilerleriz bu yolculukta. Kendimizden kendimize yolculuk. En kısa gibi görünen ama aslında en uzun olan yolculuk. Ömrümüz kadar sürüyor. Biz yaşadıkça içimizdeki bizi taşıyan yol da ilerliyor.
Yalnızlık hem yolun kendisi hem de yolculuğun kendisi oluyor. Üstelik bizim de yarımızken. Tamamlanamadığımız ama hep var olan yanımız.
Bitti mi bizi de bitiren bir yolculuk.

20 Eylül 2013 Cuma

Bu çağ aşkları yoruyor


Hep, hiç yazılmamışın tenhalığındadır aşk, hayal ve mutluluk. Dokunulduğunda solan çiçekler gibidirler. Öylece boynu bükülür hayallerin, yürekler dokundukça. Gönderilmeyen mektuplar gibidir oysa her biri. Yazılsa da, yazıldığı duyguda kalırlar.
Bir kalbe yangın olacağına, denizlerce su olmayı tercih ediştir bu. Aşk ve acı, hayal ve mutluluk.
Bir aşkı yazınca çoğaltan kalplerden çok, paylaşınca tüketilen kalplere sahip oluşumuz, belki de bundandır. Aşkla acı, hayal ve mutluluk aynı hikayeyi anlatan sözcükler olurlar çoğu zaman. Bir sevdanın tahtı olacağına sahipli kuytular, aynı sevdanın gömüldüğü acı oluyorlar.
Hiç tanımlanmayanın, anlatılmayanın, paylaşılmayanın, yaşanmış kabul edilmediğini düşünsekte, tanımlanınca, anlatılınca, paylaşılınca, tükendiğini izlemeye tercih edeceğimiz, aşkların yorgun çağındayız.
Şimdilerde aşklar da tüketilmek için üretilen senaryolar gibi. Oysa hepsi hayatın parçası ve gerçek. Daha acı ya tüketilişleri de gerçek.
Oysa eski zamanların derinliğinde, kalplerden, kalemlerden çıkan, zaman tanımaz, eskimek bilmez duygular, orada hala öylece bizi bekliyor.
Bir gül yaprağının suda bıraktığı halkalar gibi, usulca büyüyerek. Yok olacaklarını bilme acısına rağmen...
Cemal Süreyya’nın aşkı gibi... Var mıydı, yoksa yok muydu, bilmeden yaşanıyorken herşey...
*
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlarda gidiyorlar. Gitsinler
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı,
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullular
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi ki sevmek
Ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bırakasalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir  iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik. 

16 Eylül 2013 Pazartesi

Çocuksuz kalan masallar


Mutluluk sen ararken tükettiğin zamanda, insanda, mekandaydı aslında. Ama sanki gittikçe varılacak bir adres gibi düşündün.
Oysa bir adresi olsaydı mutluluğun, mutluluk olmazdı, mutluluk kimselere kalmazdı.
Aradığın mutluluk kaf dağında sandın hep.
Masal diyarlarında, anka kuşuyla aradın. Bulamadın.
Ne aramakta ne de bulmaktaydı oysa!
*
Hayalinde çizdiğin bir gülüştü o. Bir çift gözdü belki ya da elini içtenlikle tutan bir el. Yaşadıklarının hepsiydi, yaşamanın ta kendisiydi çünkü.
Beyaz kağıt aklığına çizdiğin gökküşağıydı çoğu zaman, onu da bulamadın.
Bir masalın satırlarında dolandın bir ömür, masal da olamadın!
Sonra anladın!
Ama sen de geç kaldın!
*
Şimdi bir romanın ortasına doğru yükselen acı gibi herşey.
Elinle kalbimi tutup ittin. Gözlerimden akan yaşlarla o an anladım, kalbimle gözlerimin bağını.
Benden büyükmüş gibi, kalbim her atışında bedenimi sarsarken, gözbebeklerimden geçiyordun hep!
*
Oysa geç kalmıştım.
Hem sana hem kendime.
Sen bende, benden de fazla değerlenirken bilemedim, içimde bana yer kalmayacağını.
Oysa sevmek bir birine geçmek değil miydi, güneşten önce, güneşten parlak uyanan masal kahramanları gibi. Sen senden geçip bana dolacaktın, ben de sana. Birbirimize geçecektik.
Şimdi sen geç kaldın.
Göçe dururken kalbimdeki sen, o masal kahramanları, senden sonra çocuksuz kaldılar, bir daha anlatılamadılar.

12 Eylül 2013 Perşembe

Şeyh Nazım’dan sırlar


“Okyanuslar ve kıtalar benimdir. Yakarım, yıkarım, vururum” demek insana şeref vermez. Gerçek sahip kimdir? Kuvvet ve yücelik sahibi. Allah deyin ve O’nu arayın! O size yücelik ve şeref giydirir. Büyük İskender’in makamı öyleydi. Kimse şöyle diyebilir mi: Büyük Putin veya Büyük Obama. Bütün gayretleri, yakmak ve yıkmak içindir. İnsanlar amelleriyle büyük olurlar. Bunun ölçüsü de büyük zatların yanında durma kabiliyetidir.”
Bu sözler Şeyh Nazım Kıbrısi’ye ait.
Şeyh Efendi Hz. anlamlı uyarısı ile bölgede yaşanabileceklere dikkat çekiyor.
‘Aklın firar ettiği’ diye bakılan olaylar aslında ‘aklın marifeti’. Hırsı, bencilliği, acımasızlığı, açgözlülüğü, kavim ayrımcılığını ya da inanç düşmanlığını doğuranın, besleyenin ve büyütenin “akıl” olduğunu düşünürsek, aslında tüm bunların da ‘aklın marifeti’ olduğunu anlarız.
Sırf bu nedenle aklı eğitmek nefsi eğitmektir. Ancak bu eğitimle insan, aklının kölesi olmaz, kalbiyle aklını yönetmeyi bilir.
Şeyh Efendi Hz.: “İnsanın dünyadan istediği nedir? Şeref ister. Bu nedenle, Allah’tan isteyin ve yakınlaşın. Bir parça çimen, küçük bir çiçek, neden büyür? Onların gayesi nedir? Çiçek açmak ve yaradan tarafından görülme ve yakınlaşmaktır. Küçük bir tohum ve küçük bir çocuk için Yüce Allah koca güneşi doğdurur ve onların büyüyüp, çiçek açmasına yardım eder. Dünya geniştir, herkese yeter, öyleyse çiçek açın ve altına dönüşün. İnsan sırlarla doludur.” derken, anlayana da sırlar veriyor.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Armağan


Yazar, sözcük sözcük düşüncelerini satırlara düşerken, aslında ‘sözü’ geniş zamanlara doğurur. Çünkü kendinden kaçıp kurtulan ve okuyucu ile buluşan bir sözcük, bir cümle; artık kendisinin olmaz ve yaratılmayı beklemeyi bırakır.
Yani doğar.
Belki sözcükler kendi yaşamlarını sürdürürlerken, onları söyleceklerin dillerinde ömür sürerler ama geniş zamanlara yayılırlar.
Yazmak nasıl bir boşluk örme işi ise aşk da kalpler için öyle bir faaliyet.
*
İnce ince ve ilmek ilmek dokunan bir el emeği gibi aşk, iki kalp arasında duygusal bir emekle örülen zaman aralığıdır bir bakıma.
Aşkı sözcüklere çok benzetirim.
Siz, tüm zamanların duygularını biriktirip sözcük sözcük bir cümle kurarken, aşka düşen bir kalp de bu aşkı, biriktire biriktire olgunlaştırır. Aktarmaya geldiğinde de kendi kalbindekini diğer kalbe, avucunda minik bir serçe heyecanını hissedermişçesine, nakşeder.
Nakışla ne ilgisi var demeyin sakın!
Kalbinizde yanan zaman acısıyla, yerinde durmaz bir hasretin alevi, sevdiğinizin yüzünü hayalinize nakış gibi örer! O hayali kurarken gözleriniz, ne açık ne kapalı farketmeksizin o nakışı ezberler
Çok ilgisi var, aşkın nakışla.
*
Sözcüklere benzetmiştim ya bir yandan, üzüntüm o ki, sonu da sözcüklere benzer çoğu zaman bir aşkın. Tıpkı sözcüklerin, yakışmaz ağızlarda, çirkin cümlelerde uğradığı zulüm gibi, çoğu zaman aşkınızı nakşettiğiniz kalp de, aşkınıza yakışmaz acılar yaşatır size.
Bununla yüzleştiğinizde ise o özen gösterdiğiniz aşk birden acıyla yer değiştirir.
Sakın üzülmeyin.
Yitirilen bir aşkın ardından hissedilen acı, bizleri zenginleştirir, olgunlaştırır.
O can yakıcı bir armağandır.

10 Eylül 2013 Salı

Veda


Sözcüklerime bir hazan ikindisi dokundu…
Belki de adı bize birşeyler anlatmak istediği için böyledir. Hazan; bir mevsimden çok, bir yerden bir yere gidişin başlangıcı, hatta bir kalpten pılını pırtını toplayıp, apar topar kaçış gibi.
Yaşamın zamanlanmış kısımlarından sona en yakın olan durağı!
Zemheriye yenilmeye doğru atılan son adım!
Ayrılık fotoğraflarının arka fonu…
Sahi, hazan, bir mevsim olalı, ayrılığa motif oluyor.
Şu bizim ayrılık!!
Bastığın toprağın ayağının altında hafiflediği, yolların seni çektiği, olduğun yerde duramayışın destanı, yolculuğun kalbinde kamaşması… Gerisi, şu bizim ayrılık.
En kolayı.
Yok yok, kolaya kaçmak değil!
Ayrılana kadar yürünen yolun engebeleri yüzünden ayrılık kolay çünkü ayrılığa yürünen yol zor.
Gerisi; şu bizim ayrılık!
Yağmurun altında sırılsıklam ıslanıp, paçalarından sular akacak kadar, kalmak için herşeyi yapıp, kalmaya çalıştığının seni gitmeye zorladığı bir mevsim gibi, şu bizim ayrılık.
Ayrılık ve hazan, sanki aynı mevsim gibi…
*
Hazanda bir aşka düşersen, adını ‘veda’ koy en baştan.
Kim bilir belki de en yakışan isim bu diye; mevsime ve aşka. Nice bitimsizlik yemini ya da sonsuzluk andı şöyle dursun, olasılık tanımayan tek gerçekse ayrılık, sen hazanda bir aşkın adını veda koy. Yanılmazsın.

İkisini bir arada düşündüm de ‘ayrlık ve hazanın’, yakıştırdım birbirlerine.
Zamanı hazan sanki ayrılığın.
Ta ki bahar kandırana kadar yeniden bizi…
Kanıncaya kadar yeniden, gel sen aşkarın adını ‘veda’ koy.
Koy ki aldanacağını en başından bilesin.

Gitmek


Oyun değil ki bu! Gidersem dönemem biliyorum. Sen sensiz gitmemden, bense bensiz, kalmamdan korkuyoruz. Birlikte tek birşeyden korkamıyoruz.
Sevmek, sevilmek zor sanırdım. Meğer böyle kalmakmış en zoru.
Sözcüklerim bile yalnız kalıyorlar sensiz oysa ben, seninle de yalnızım. 'Birlikte yalnız da kalabilmek' gibi bir sevda fantazisi de değil bu. Bildiğin, kimsede kalamama hali. Bilir misin onu da bilemem ki!
*
Sadece kalan yalnız kalmaz. Giden de yalnızdır aslında. Üstelik aşk da gitmek gibidir, tecrübesi olmaz, ders alınmaz. Çünkü her kalpte, hep en baştan başlarsın.
Oysa ortak bir de yanı vardır gidişin. Bir gidiş, kalanı da gideni de değiştirir. Ne sen aynı sen olursun artık, ne de ben, senden önceki ben. Yasını tuttuğumuz acılar bile farklıdır. Kim bilir belki de sen yaşadıklarımızın yarım kalışına ağlarsın, bense yaşayamadıklarımızın hiç başlayamayışına. Belki de en çok bu nedenledir bu gidiş. Ayrı yas tutuşumuza değil yeni bir yolculuğa yöneliştir. Çünkü, yolculuk tek değişmezdir. Ne gözyaşları ile takatsizce veda edenin, ne de hüznü kalbinden büyük bir gidenin duygularını önemser yolculuk. Ancak bir gidiş yolculuğun zaten kendisidir.
Biliyor musun, ben gidiyorum. Önce senden sonra kendimden. Geriye ne varsa bırakarak, ikimizden.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Esneyen adam


Özet geçecek olursak, bir yandan ‘Amerika kıtası işgalcileri’ ve bir yandan da İspanyollar, Amerika kıtasını sömürürken yerlileri öldürdüler. Bugünkü koca Amerika kıtası çok kan gördü. Üstelik esas sahiplerinin kanı. Bu nedenle üst satırlarda bir türlü “Amerikalı” diyemedim. “Amerika kıtası işgalcileri” demek geldi içimden.
Çünkü asıl Amerikalılar, işgalden önceki yerlilerdir.
Bugün bir anma yazısı için bu konuyu açtım.
1858 yılının bir kış günü eve döndüğünde eşi, annesi ve 3 çocuğunu İspanyollar tarafından öldürülmüş olarak bulan Gerenimo’nun anısına bu satırlar.
Geronimo, 1829 yılında doğmuş ünlü kızılderili lideriydi. Beyazlara karşı mücadele veren son kahraman kızılderili olarak tanınmış ve kendi adı öz dilinde Gokhlayeh (Esneyen adam) olarak bilinen şamandı.
Beyazlara karşı mücadelesini aslında her türden işgale, haksızlığa, adaletsizliğe karşı bir simge olarak düşünmek mümkün.
Geronimo günümüzde yeni Meksika olarak adlandırılan bölgede doğmuş bir Bedonkohe Apache yerlisiydi. Amerikan hükümetine karşı savaşan son liderdi. Apacheler arasında ise son savaşçıydı. O dönemde Amerika kıtası işgalcileri (yerleşimcileri) ve İspanyollar bu bölgeye akın etmeye başlamıştı. Büyük saldırılarla yerlileri öldüren bu sınır tanımaz bencillik karşısında, öfkesinin de gücüle küçük ekibi ile beyazlara karşı verdiği mücadelesine saygı duymamak elde değil.
Sırf o günler nedeni ile dönemin kötü beyazlarına baktıkça rengimden utandığım oluyor!
Tüm bunları alt alta koyup toplayınca, Gerenimo’yu 1909 yılında teslim alındığı bu güne denk gelen tarihte anmak önemli.
Gerenmo’nun anısına, kime ve neye karşı olduğuna bakmadan “haklı bir mücadele” veren her insan, her grup ya da her büyük gruba selam olsun.

3 Eylül 2013 Salı

Hayal


“Biz zihnimizde bir tasarı yaratır, ona umut ilave eder, gerçekleşmesi için bir de dilekte bulunuruz.”
Yazdığım bu ilk cümlenin merkezinde biz varmışız gibi gelse de, aslında meselenin merkezi biz değiliz. Evet, belki bu cümlenin vazgeçilmezlerinden biriyiz ama asıl olan tasarının kendisidir ki buna “hayal” deriz.
Bir hayal gerçekleşene kadar varlığını sürdürür. Sonra dönüşür. İstediğimiz şey olur. Elde etmek olur. Sahip olmak olur. Olur da olur…
Kimi zaman da -ki burada bir iyimserlik sergiliyorum, çünkü kimi zaman değil çoğıu zaman aslında- hayal, dönüştükten sonra değerini yitirir.
İnandınız mı buna? Bence hiç inanmayın. Çünkü bir hayal, değerini kendi kendine yitiremez. Hatta bizim yitirmemize neden de olamaz. Hayalimizin gerçekleşmesi ile ilgili “elde ediş egosu” ya da daha bilinen anlatımıyla “iktidar hastalığı” düşünüldüğü gibi sadece siyasi bir konu değildir. Erişilen hayaller, zihnimizin yeni tasarılar oluşturmasına neden olur. Kimi zaman bu tasarılarda önceki hayal de içine alınarak geliştirilir, kimi zaman ise öncekini neredeyse -yine iyimserleştim- yokedecek kadar bağımsız hayaller kurulur. Hatta aşkta bile.
*
Tereddüt konusu da tam burasıdır. Kimi zaman bu dönüşümün yaşanması kaçınılmazdır. Çünkü bir bakıma hayallerimizin peşine düşmemizle, onları terk etmemiz arasında tercih yapmak nafiledir. Çünkü hayaller çoğunlukla kazanır.

Tercihten sonra ilk dönüşüm yaşanır ve hayal daha ilk adımda “hedef” durumuna geçer.
Belki de bundandır. Hayal ettiklerimize ulaşmak ve değer yitirmekten çok canımızı yakması, ulaşamamak ve yaşayamamak.
Can Yücel güzelim satırlarında der ki: “Bir hayli kırgınım. Kime olduğunu, neden olduğunu bilmeden. Belki hayata, belki kendime, belki de dilimden düşmeyen keşkelere.”
Bu kadar sert durduğuna bakmayın. Çünkü tüm bunlar yaşamın geneli kadar zor ve acı değildir.