30 Temmuz 2012 Pazartesi
Arzu felsefesi ve önemsizliğe giden yol
Türk Dil Kurumu’nun resmi Türkçe sözlüğüne baktığımızda “Arzu” kelimesinin -kulağıma en melodik gelen dil olan- Farsça’dan geldiğini ve anlamının ise “istek, dilek, heves” olarak açıklandığını görürüz.
Aslında bu kadar basit değil mesele!
Konuya felsefe temelinde bakmak istedim. Farklı okumalar sevenlere hediyemdir.
*
Kendimize gerekli olduğu yargısında bulunduğumuz bir şeyden yoksun olduğumuzu bilmek, bizde rahatsızlık yaratır. Hatta bu bir ileri evrede kaygı üretmemize de neden olur. Öyle ki, az ya da çok acı çekeriz. Arzulama süreci bunun eseridir bir bakıma ve buna “gereksinim” denir. Gereksinim burada, kendi önceliğimizle belirlediğimiz arzumuz neticesi bir unsurdur.
Bu gereksinim ve üretilen kaygı, görmemizi, dokunmamızı, hatta giderek düşünmemizi ve hissetmemizi, yoksun olduğumuz şeye ilişkin olarak bütünlüklü bir duygu şeklinde belirler. Bu yeni durum, ruhumuzu arzu duyulan şeye dair sahip olduğu türlü fikirlerle ve ondan alabileceği hazlarla meşgul olmak yönünde belirleyici olmaya yönlenir.
Yetilerin, yoksunluğu duyulan bu şeye ilişkin belirlenimine “arzu” denir.
Bundan hareket edersek fark ederiz ki “arzu”, arzu duyulan şey mevcut değil ise ruhun yetilerini yönlendirir ancak arzu duyulan şey varsa, sadece ruhun yetilerini ele geçirmekle kalmaz, beraberinde bedeni de ele geçirir.
Bu nedenledir ki “arzu”, bütün güçleri ile birlikte “gereksinim”den başka bir şey olmasa da, “arzu” nosyonunun, “gereksinim” nosyonundan türetilmiş olduğu görülse de ve bu türeyiş fiili ona hiç bir güç eklememiş olsa da; ya da hiç bir güç eksiltmemiş olsa da, yalnızca ona bir yön vererek “gereksinim”i kipleştirmiş olsa da, “gereksinim”in bilgisi, “arzu”ya ve arzu duyulan şeye yönlendirilmiş bir şekilde nüfuz eder.
Elbete bir sonuca varılabilir. O da “ÖNEMSİZLİK” kavramıdır. Önemsizlik, kendi başına bırakılan “gereksinim”dir, arzu edilenin olmadığı “gereksinim”dir. “Arzu”nun yönlendirmesi olmayan “gereksinim”dir.
29 Temmuz 2012 Pazar
‘Şimdi’ye yenilişler...
Gündüz ve gece.
Gündeliğin tenhalığını birbirinden ayıracak duygular yaşamamızı sağlayan zaman ayrımları gibi sunuluyor her gün bize. Günün her saatini başka bir görsel melodiyle ruhumuza işleyen zamanlar olduğunu benimsememiz ve onu yaşanabilir kılmamız için sunulan evrensel bir şiir, bir sihir gibi.
Aylar, mevsimler, bu süreler boyunca yaşanan değişimler, renkler. Tümü doğanın ve evrenin sırları. Tümü yaşamın, yaşama alanları, ruhumuzun beslenme, yenilenme ve tutunma kaynakları.
Zamanın her dönüşümünde yaşananların, hafızamıza işlenmeden anlık yaşanmasını sağlayan, ancak o anı en mutlu paylaşmamıza neden olan gündelik ‘şimdi’ler.
*
Kendi kendimize yetmezliklerin sonuna gelmeden, araya alınan zamanlar, yetmezliklerimizi aşmak istercesine sunuluyor her yeni günde, her yeni gecede bizlere.
Bir gökyüzü seyrine dalmış aşıkların; kayan yıldızların, küçük gezegenlerin çarpışmalarının, atmosfer hareketlerinin parıltılarından aldıkları haz kadardır, bir gecenin, bir sevgili yakınlığında yaşanabilir mutluluğu.
Daha da sarılarak hissedilir gece. Mutlu dilekler tutularak. Oysa gökyüzü, sadece kendini yaşar aynı süreçte. Bir yok olma, bir artık ol(a)mama anında. Fakat, zaman tutmazlık, hem evrenin dilinde hem de insanın dilinde aynı acı tadı bırakır, her defasında.
*
Kapını çalıp seni bulamadığımda anlamıştım, zamansızlığını bir sevdanın. “Ben geldim ama yoktun” yazılı notumu bıraktığımda, sen yoktun. Sen bu notu bulduğunda da ben. Bir zaman aşımı gibi yaşanmıştı bir hayat ve ne sen vardın bugününde bir geleceğin, ne de ben. Sadece geçmiştik ikimiz. Geçmiş. Gelip ve geçmiş. Geçerken geride kalarak. Geçerken, ‘bugün’ denen, peşine düştüğümüz bir hayalin, hiç karşılaması olmadığını hala anlamayarak. ‘Bugün’ün, ‘bu an’ın, ‘şimdi’nin hep ‘hoşçakal’la yakınlaşan bir veda olduğunun aymazlığında.
Zaman tutmaz, takvim tanımaz bir hayatın, dengelerini kurma hayalinde iken her birimiz, ayrı ayrı yörüngelerden kopmuş yıldızlarca dağınıktık evrende. Kavuşmak eylemi bir tutkuyla salınmamıza ivmeydi boşlukta. Oysa, teğet geçmekti yaşanabilirliği sonsuz evrenin. Birbirimizin.
Beklemek ve kavuşmak denen olgunun, bunca boşluğun ortasında bir çarpışma olması her iki yıldızın yok oluşudur bir yandan.
Öte yandan ise aşıklar, hala, bizim yaşadığımız yok oluşun acı seremonisine bakarak, daha da sıkarlar birbirlerinin, birbirlerine kenetlenmiş ellerini.
*
Şimdilerde, ‘şimdi’lerin bir yenilgi içinde olduğunu anlamadan yok olup gider, kavuşmak umudundaki yıldızlar. Ne olduğunu hiç anlamadan.
Ya insanlar!
Teğet yaşanır onlarda en büyük acılar. Evrenin milyonlarca yıldır kendisi için yarattığı kural bozuldu insanın varlığı ile.
Teğet geçmenin sonsuzluk olduğu ve başlangıç olduğu evrene rağmen insan, uzanan ellerin çarpışmasını yaşamazsa yok oluyor. Sonsuzlaşamıyor bir yürekte.
Kapını çalarken ben, sen ardındaysan aç, yıldızlardan dilek tutarken, acısına ortak olma bilinciyle. Ya da yoksan notu alınca ara, yaşamın biricikliğine inanarak, evrenin inadına!
27 Temmuz 2012 Cuma
Şiddetin cinsiyeti nedir?
Önceki gün FaceBook hesabıma bir arkadaşımdan bir fotoğraf geldi. Lacivert ve turuncu renkler taşıyan bir kurdele fotoğrafı ve hemen altında şu yazı: “Bu rozet Kadın ve kız çocuklarına karşı şiddete SON demenin sembolü olsun. Facebook sayfanıza koyun ve paylaşın. Ve UNUTMAYIN HER AYIN 25’i TURUNCU giyip KADIN VE KIZ ÇOCUĞUNA KARŞI ŞİDDETE HAYIR deyiniz.”
Öncelikle bunu yazmakla bu konuya duyarlılık gösterip paylaşmayı hedefledim. Bunu belirtmek isterim. Ve ardından bir eleştiri getireceğim.
Bu konuda derinlikli bir sosyal araştırmam ya da lisansım yok. Ancak ilk bakışta aşikarca bir cinsiyet ayrımı yapıldığını görmek mümkün. Sadece kadın dense -bunu da kabul etmesem de- anlarım. Ancak kız çocuğu deyince bunu anlamam mümkün değil. Hele hele konu şiddet ve çocuk ise burada bir cinsiyet ayrımı yapmanın doğru olmadığı kanaatindeyim. Kaldı ki konu şiddet ise hiç bir ayrım yapmamanın gerekliliğini savunuyorum. Erkeğin şiddet uyguladığı ön algısı neticesinde oluşan bu figür sosyal deneyimlere bakıldığında meşru bir duruş sergileyebilir. Ancak konu şiddet ve çocuk olunca benzer ön algıların kullanılması ya da erkek çocukların ayrı tutulması kabul edilir değil, akıl işi değil!
Kadın ve çocuk denemez miydi? Doğrudan şiddete karşı bir kampanya olamaz mıydı?
Yıllarca Vietnam’da, Cezair’de, Kosova’da, Çeçenistan’da, Darfur’da, Ruanda’da, Afganistan’da, Irak’ta, İsrail nedeniyle Filistin topraklarında, kendi geçmişimizde Kıbrıs’ta, şimdilerde Suriye’de olup bitenler, erkek çocuklara karşı şiddet içermedi mi? Sosyal olarak yaşamın güncesinde erkek çocuklar, bu konuda mağdur olmuyor mu? Bu, hangi aklın ürünüdür böyle.
UNDP (United Nations Development Programme) kampanyası olduğu belirtilen bu kampanyanın altından bakın yine Birleşmiş Milletler çıktı!
Dünkü yazımı hatırlarsanız BM konusunda bazı kanallarının gereksizliğini sorgulamıştım. Daha o yazının klavye sesleri dinmeden BM’nin bir başka kanadı, başka bir rasyonel görünmeyen kampanya yapıyor.
Bu kampanyayı, minimum noktasında bile olsa şiddete karşı durulması bilinci ile destekliyorum elbette. Ancak eksikliği ve söylem pratiğindeki hata konusundaki kanaatimi de bu vesile ile vurgulamak istedim.
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Birleşmiş Milletler'e gerek var mı?
Birleşmiş Milletler (BM) denen kurumu başarısız, zorlama ile oluşturulmuş, Amerikan kurumu, bazı kararları yanlı, en iyi şekli ile aldığı kararları da geç bulurum. Açık söylemek gerekirse bu konuma Marksist bakar, BM denen teşkilatlanmanın ABD’nin ve bazı bileği bükülemeyen ülkelerin çoğu uluslararası kararlarını (çıkarlarını) meşru kılmak için kurulmuş bir teşkilat. Kimse kusuruma bakmasın. Belki bu nedenlerle kurulmadı ama şu anda görünümü bu.
Tarihi boyunca elle tutulur bir başarı elde edemediğini anlamak zor değil.
Hele Kıbrıslılar olarak bizler bunu yakın tarihimizden defalarca yaşadık. Öncelikle mücadele yıllarındaki durumu ve ölen onca insan varken ne derece başarılı oldukları ve son dönemde ise barış sürecini yönetemeyişini gördük. Tüm bunlarda başarılı olabilseydi 1963’ten bu yana süren sorun bir barışa varırdı. Oldu mu? Yaklaşamadı bile. Annan Planı ile de öyle olmadı mı? Güney Kıbrıs’ta yaşanan yoğun olumsuz manipülasyonlara karşı durabildiler mi? Engel olup olumlama yaratabildiler mi?
Örnek çok. Sadece Ruanda yüzleşme mahkemelerinin tutanaklarını okusanız bu bile yeter. Kanınızı donduracak itiraflarda BM’nin ne derece seyirci kaldığı ortadadır. Ruanda’da 100 günde 800 bin insan katledilirken ülkede bulunan BM ne yapıyordu? Kapılarını mağdurlara kapatacak kadar acizdi. Ya da Afganistan’da Sovyetler’in, Taliban’ın ardından Amerika’nın işgallerinde BM ne yapıyordu?
Irak’ta insanlar öldürülürken ve ABD’nin nükleer silah iddiası gerçek dışı çıkarken ne yapıyordu?
Ben yanıtlayım. BM bu süreçlere sözde karışır sadece. Onun esas işi ABD gibi devletlerin işgallerini meşrulaştırmak, İsrail gibi devletlerin yaptıklarına ise kınama bile yapamamaktır!
Şu anda bile bu sorgu devam ediyor!
Şimdi Suriye’de binlerce insan ölürken BM nerede? Ne yapıyor? Temsilcisi Annan Suriye’ye gidiyor, görüşüyor, konuşuyor ama her zaman her konudaki gibi sonuç yok!
Bunca sıkıntıda sadece gösteriş yapan BM, bir sürü uluslararası prosedürün ve sözde kararın yapılanmasına etkenken, sonuca varamayan bir teşkilattır.
Bu noktada genel olarak sorgulanması gereken kavram çocuklar ve yardım uygulamaları dışında askeri kanat olarak Birleşmiş Milletlere dünya kadar harcanan paraya ve hatta bu teşkilata ne gerek olup olmadığıdır. Özel olarak ise sorguladığım, ülkemde ne işleri olduğudur!
24 Temmuz 2012 Salı
İdeolojileri bitirenler!
İnsan haklarının önde gelen savunucularından biri Andrey Dmitriyeviç Saharov’dur. SSCB'li nükleer fizikçi olan Saharov, tahmin edilebileceği gibi Komünizmin pençesine takılanlardandır. Komünizmin görece doğduğu ya da en çok yaygınlaştığı ülke olan dönemin SSCB’si, en diktatör en aşırı sağ rejimlerden daha hoşgörüsüz davranmıştır kendi gibi düşünmeyenlere. Aslına bakarsanız bu kominizmin peşinden onu hiç anlamadan koşan bir çok ülkede ve hayya bir çok kitelde ve bireyde de bu böyledir. Düşünce sahibinin kemiklerini sızlatır bir çok sözde komünist.
İşte en büyük örneklerdendir bu konuda Saharov. SSCB’de reformların yapılmasını ve komünist olmayan ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasını desteklemişti. Düşünsenize, bu biliminsanının ne kadar değerli ve hümanist bir bakışı vardı. Bu nedenle de 1975'te Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Ama yönetimin baskısıyla karşılaşarak 1986’ya kadar kendi ülkesinde sürgünde yaşadı. 1989’da ize öldü.
Babası gibi fizik öğrenimi gören Saharov, doktora çalışmasını 1947’de tamamladı ve 32 yaşında SSCB Bilimler Akademisi tam üyeliğine seçildi. Bu dönemde İgor Tamm ile birlikte SSCB’nin ilk hidrojen bombasının yapım çalışmalarını gerçekleştirdi ve denetimli çekirdek kaynaşmasının (füzyon) kuramsal temellerini attı.
Saharov, 1961’de Başbakan Kruşçev’in 100 megatonluk bir hidrojen bombasının atmosferde denenmesi yolundaki planına, deney sonucu oluşacak radyoaktif serpintinin yaygın hastalıklara yol açabileceği kaygısıyla karşı çıktı. 1968’de Batı ülkelerinde yayımlanan İlerleme, Birlikte Yaşama ve Düşünce Özgürlüğü adlı yapıtında nükleer silahların azaltılması gerektiğini savundu ve komünist ve kapitalist sistemlerin sonunda demokratik sosyalizm temelinde birleşeceğini öne sürdü.
Saharov’un bu etkinlikleri ve daha sonraki yazılarında yönetimi, ülke içinde çeşitli baskılar uygulamak, ülke dışında da düşmanca bir politika izlemekle suçlaması üzerine resmi sansür kuruluşunun hedefi haline geldi. 1980’de dönemin Gorki kentine sürüldü. (Bugünkü adı Nijni Novgorod)
1984'te Sovyet aleyhtarı etkinliklerde bulunmakla suçlanan karısı da Gorki’ye sürüldü. 1986’da (17 Aralık günü) Mihail Gorbaçov’un sürgün cezasını kaldırması üzerine Moskova'ya döndü. Nisan 1989'da Halk Temsilcileri Meclisi'ne seçilen ve itibarı iade edilen Saharov, yıllarca uğruna mücadele ettiği pek çok amacın Gorbaçov döneminde gerçekleştiğine ve resmi politika haline geldiğine ölmeden önce en azından tanık oldu.
Bir ideoloji onu anlamayanların elinde zavallı bir hale düşer. Kendi kişisel deneyiminizi geliştirmek için şimdi sadece etrafınıza bakın?!
23 Temmuz 2012 Pazartesi
Konsensüsü hiç sevmem!
Cezair asıllı Fransız filozof Jacques Derrida bu yüzyıldandır. Felsefesi bizimle aynı çağı yaşayarak oluştu.
Derrida’nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmadı. Özellikle 60’lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde ırkçılık karşıtı hareketlerde yer aldığı, Fransa’daki Cezayir’li mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya’sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas’la birlikte Frankfurter Allgemeine’de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD’nin Irak’a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa’nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.
Avrupa Birliği’nden Hayvan Hakları’na kadar felsefeler üreten Derrida’nın temel aldığı ve ürettiği teorem Yapısökümü’dür (Decontruction).
Bir eleştiri teorisi olarak sunulan felsefede Derrida bir çok metni yapısökümüne uğratırken, bilinen bir çok felsefeyi de aporial bir şekilde yerle bir etmiştir.
*
Yapısökücü eleştiri yapısalcılığa ve dilin durağan bir sistem olarak gören ve kapalı okuma yöntemini benimseyen görüşlere bir tepki olarak doğdu. Yapısökücülere göre şiirleri ve romanları kapalı bir varlık olarak görmekten kaçınmak gerekir. Yapısökümcü yaklaşıma göre, edebiyatı indirgenemez bir çok anlamlılık, sonsuz bir oyun gibi görmesi gereken eleştirmen, şiirdeki ve romandaki kesin anlamları tespit etmek zorundadır.
Jacques Derrida “Beşeri Bilimlerdeki Yapı, İşaret ve Oyun” başlıklı makalesinde post-yapısalcılığın yaratılmasında en etkili görüşlerini ortaya koydu. Derrida bilinebilir merkez diye tanımladığı öze karşı, yapının dilin farklı oyunlarını düzenlediğini, fakat her nasılsa yapının bazen oyun olarak kaldığını ileri sürdü. Derrida’nın yapısalcı anlayışa getirdiği eleştiri, yapısalcılığın özünü meydana getiren orijin kavrayışının eleştirileceğinin müjdesini verdi. Bilhassa Derrida tarafından sınırları çizilen yapısökücülüğe olumsuz terimler ışığında bakılırsa, gerçeği ve gerçek anlamı hiçbir şeyin veremeyeceği bir sonuç ortaya çıkar. Yapısökümcü terimlere olumlu açıdan bakarsak, Derrida ve diğer yapısökümcülerin gerçekten oldukça yorucu bir işe kalkıştıkları görülür. Yani yapısökücüler, kendi bilincimizde görülen yeni bir yorumlama metodu geliştirmeye çalışmışlardır.
*
Tüm bunlar bilimsel detaylar da olsa aslında geliştirilen düşünce altyapısı, tüm seçenekleri sınırlı kılmayan ve “ya şu, ya da şu” seçme kavramlarından ya da “ne şu, ne de şu” ret kavramlarından öteye taşıyarak “hem şu, hem de şu” konsensüslerini doğuran temellerdir.
Konsensüsü hiç sevmem. Çünkü bu kavram kendiliğinden anti-diyalektiktir, diyalektiğin sonudur. Ancen bir tek bu an hariç!
Çünkü Derridian düşüncede görürüz ki, aslında teorem yaşamın içinde ve yaşam teoremin içindedir…
22 Temmuz 2012 Pazar
Bir başkaldırı akımı...
Romantizm, Klasik Edebiyat akımına tepki olarak 18. yüzyılın sonlarında doğan ve ünlü Fransız yazarı Victor Hugo’yla birlikte büyük ün kazanan, insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı duran bir akım olarak karşımıza çıkar. “En iyi kural, kuralsızlıktır” savını geliştirmiş olan akım, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçirmesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar.
Önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanırken, bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin Klasik Edebiyat Akımı’nın görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın, içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, Klasik Edebiyat Akımı’nın düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarihsel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.
Romantizm akımı değişik ülkelerde değişik biçimlerde ortaya çıkan bir akım. İngiliz edebiyatında daha çok şiirde kendini gösterirken. İngiliz şiirinde kalın bir çizgide kendini gösteren romantizmin bu çizgideki ilk ismi William Wordsworth olarak kabul edilebilir. Ayrıca Samuel Taylor Coleridge, Percy Bysshe Shelley ve John Keats gibi isimlerle bu listeyi zenginleştirmem mümkün. Çizginin en kalın yerine ise Lord Byron’u koymak lazım.
Romantizm Alman edebiyatında 18. yüzyılın ikinci yarısında “coşkuculuk” hareketiyle birlikte gelişirken öncülüğünü Klopstock ve Herder yapmış. Ancak, Alman edebiyatında romantizme giden kapıyı dünya edebiyatının tartışmasız en büyük isimlerinden biri olan Johann Wofgang Goethe açmıştır. “Genç Werther’in Acıları” romanında Goethe döneminin acılarını duygusal bir dille anlatarak bir çağa adım atılmasını sağlamıştı. Goethe’nin açtığı yoldan ilerleyen Friedrich von Schiller ise yapıtlarında özgürlük, isyan, doğa, ihtilal gibi romantiklerin yaslandığı temel kavramları yadsımadan, tarih olgusunu zenginleştirmiş bir yazar. Romantizmin Alman şiirindeki öncüsü ise Heinrich Heine’dir diyebilirim.
Romantizm doğduğu topraklarda yani Fransız edebiyatında daha yaygın bir özellik gösterir. Fransızların dünya edebiyatına kazandırdığı ve bu akımın öncülerinden olan Victor Hugo’dan başka; Benjamin Constant, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Alfred de Mussed ve Theophile Gautier de bu listede yer alır.
İtalyan edebiyatında romantizm akımı içinde anılması gereken isimler; Alessandro Manzonil ve Giacomo Leopardi’dir. Rus edebiyatında ise Byron ve Schiller’den etkilenen Aleksandr Puşkin, Rus toplumunun renkliliğinden de yararlanarak bu akımı zenginleştirmiştir.
Romantizm Türk edebiyatı üzerinde de etkili olmuş, özellikle Tanzimat Dönemi yazarları bu akımı çağrıştıran eserler vermiştir. Victor Hugo’dan etkilenen Namık Kemal bu dönemin en etkili yazarlarındandır.
*
İnsanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı duran bir akım olarak Romantizm, aynı zamanda klasik olana, düşünsel özgürlüğe gem vuracak kadar sınırlandırıcı ve zümrelerce sahiplenilmiş olan da bir başkaldırıydı.
Bir akım dünün ki bir yanıyla mücadele ve başkaldırının simgesi, diğer yanıyla yaratma özgürlüğü ile beslenen estetik içersin.
Tarihteki en görkemli başkaldırının adı olarak anmamız mümkün, Romantizmi.
Keşke tüm başkaldırılarımız bu denli içimize işleyen akımlar doğurabilse yeniden, düşmanlık ve nefret tohumlarıyla sonuçlanacağına.
20 Temmuz 2012 Cuma
Barış yaşlanır mı?
Bugün 20 Temmuz!
Her ülkenin, toplumsal ajandalarına not düştükleri tarihleri vardır. Acıları, mutlulukları, kendilerine mutluluk gelenlerin başkalarına acı salan kutlamaları veya başkalarının kutladığı olgudan acı duyulan tarihleri vardır.
Her ülkenin umutları vardır. Tarihlerinden aldıkları dersleri olduğu gibi.
Bireysellikten ayrılmanın, toplumsal yaşamanın öğelerinden biri olan, hep birlikte düşünülen, hep birlikte hayal edilen, hep birlikte amaç edinilen umutları vardır.
Aynı enlem ve boylamın arasında, bir arada, aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların, kişisel beklentileri dışında, hep birlikte de bekledikleri vardır.
Beklentiler bazen, zamana yenilirler. Ne beklendiğini bile önemsiz kılar zaman. “Beklemek” kendi başına bir yaşam sahibi olup çıkar. Sadece beklemek, tek başına beklenti olur. Kıbrıs Ada’sının, insanları da böyle.
Hep bekliyoruz…
Artık neyi beklediğimizi bile bilmeden.
Olduydu olacaktı... Ha bugün ha yarın...
Önümüzde hiç eksilmeyen yeni tarihler, yeni yapılanmalar, yeni planlar. İç ve dış hayaller.
Her şey yeni.
Ulaşamadığımız, elimizi uzatıp tutamadığımız yeniler...
*
Biri bize çıkıp anlatmalı!
“Bizim toplumsal hedefimiz ne?” “Mesela on yıl sonra varmak istediğimiz nokta neresi?” “Siyaset, hukuk, eğitim, spor, edebiyat, kültür hedeflerimiz neler?”
Biri bize anlatmalı!
Ama, Nazım Hikmet’in Abidin Dino’ya sorduğu sorudaki gibi; “...işin kolayına kaçmadan...”.
Biri bize anlatmalı, geçen onlarca Yirmi Temmuz sonrası, nerede olduğumuzu, kolaya kaçmadan!
Asfalt uzunluğunu, kanalizasyon kilometresini, milli geliri, enflasyon rakamlarını, elektrik trafosunun gücünü anlatmadan... Elin parası ile bize hava atmadan...
Kendi kişisel siyasal inançlarını katmadan, anlatacak olan!
Toplumsal umudumuzu, yarına duyduğumuz güveni, ne istediğini bilen nesiller yetiştirmeyi, on yıl sonra doğacak çocuğa ne sunabileceğimizi, halkın ortak müşterekinin ne olduğunu anlayacağımız şekilde anlatmalı.
İşin kolayına kaçmadan...
Nazım’ın Abidin Dino’ya söylediği gibi; “...çok şükür bugünü de gördüm ölsem gam yemem...” cümlesini tüm toplum olarak, ortaklaşa diyebileceğimiz güne nasıl erişeceğimizi, buna erişmek için ne yapıldığını biri bize anlatmalı!
*
Zaman akıyor, zaman bitiyor. Toplumsal olan hep bir sonrakine endekslendiriliyor. Bir sonraki seçim, bir sonraki yardım, bir sonraki hükümet, bir sonraki plan... Ama bir sonraki hayatımız yok!
Yeni bir plan, yeni bir umut kimin adını alır bilemem, ancak bildiğim bir şey var ki,
Barış adını alan çocuklar yolun yarısını buldular.
74 yazı ve sonbaharı “Barış” isminin, tarihin bilinen süreci nedeniyle çocuklara konulduğu popüler isimlerdendi. O çocuklar şimdi yarı ömürlerini, tarihlerle, umutlarla, beklemekle tükettiler.
O çocuklar, toplumsallığımızdaki biraradalığın, başladığımız noktanın bile gerisinde olmasının sancısıyla yaşlarını, en güzel çağlarını tükettiler. ‘Barış’lar yaş aldı, ‘Barış’lar yaşlandı!
19 Temmuz 2012 Perşembe
Sistem(/sizlik)
[Aksamış bir sistem(/sizlik), kendini yeniden üreten iç bulgulara sahipken ve bu bulguların yeniden üretilmesini sağlayan unsurlarla, yeniden üretilirken; yeniden üretimin bizzat kendisini oluşturan unsurların o sistemin aksamalarını gidermesini beklemek, ne derece rasyonel bir bekleyiştir?]
Soru budur!
Klasik gündelikçi köşelerden (cümle kuruculardan) farklı olarak -ve bu göndermeyi anlamalarını umut ederek- (hatta bu vurguyu anlaşılmama endişesine düştüğüm hissime rağmen yaparak) soru sorma kavramına sığınmaksızın, yanıta da yönlenme eğilimindeyim.
Sistem(/sizlik), soyut bir tema olarak -özellikle dar- konuşma seçeneklerimizin ritüelleri arasındadır. Oysa hedef alınan sistem(/sizlik) soyutluğu nedeniyle, bu şekliyle kabullenildikçe, umutsuzluğu körükleyen bir başarısızlığa götürür. Halbuki kavramın “insanla” birebir bağlantısını ortaya koymak kaçınılmazdır.
Sistem(/sizlik) kavramına bezgin eleştiriler getirmek yerine, kavramın çözünmesini sağlarsak, altından sadece “insan” çıkacaktır. Bir çok yardıma çağırdığım cümle gibi bu kez de, bu kavramı -bir makalede- tartışmak için ‘ben hariç’ -kısa- cümlesinden yardım alacağım.
‘Ben hariç’ başlığı, bireyin derin komplekslerinden (birincil anlamından -complexe- ‘karmaşa’dan bahsediyorum) ibarettir. Ancak bu kadar basit anlaşılmaz. Birey tüm olup bitenler karşısında ‘kendisini’ dışarıda bırakan bir eleştirel dil geliştirir. Hedefleri, temsil ettiği siyasi görüşün, demografinin, kendine özel deneyimlerin (adaletsizlik, gelecek kaygısı, ötekileştirilmiş olma ve benzeri deneymler) merkezinde eleştirir. Her bireyin bunu yapması, zaten kendiliğinden sistemi sistemsizlik haline sokar. Beklentilerin yüksek olmadığı zamanlarda dahi, hedefler uzaktır. Çünkü kişisel iyileştirme katkısı bireyden sisteme doğru çalışmaz. Bu katkı beklentidir ve sistemden bireye doğru şekillenir.
Semptom budur!
Çözüm aslında birey bazında kolay olsa da dönüşüm zordur. Öncelikle bireyini zihnini bağlayan mevcut bağlantı köklerinden kopması ve sistem(/sizlik) kavramının doğrudan parçası olduğunun ayırdına varması gerekir. Bir yaşam tarzı olan, ideolojik bağımlılık ve kimliksiz aidiyet kompleksleri, ‘ben hariç’ kompleksinin ana toplardamarıdır.
Aklı bağlayan unsurların ortadan kalkması/kaldırılması zordur ve bu nedenle sistem(/sizlik)’in yeniden üreticilerince başarılamaz. Bu unsurların körleşmesi (keskinliği yitirmek anlamında kullanılmıştır) çözüm değil, sadece çözümün başlama vuruşudur.
Yanıt da budur!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)