29 Temmuz 2012 Pazar

‘Şimdi’ye yenilişler...

Gündüz ve gece. Gündeliğin tenhalığını birbirinden ayıracak duygular yaşamamızı sağlayan zaman ayrımları gibi sunuluyor her gün bize. Günün her saatini başka bir görsel melodiyle ruhumuza işleyen zamanlar olduğunu benimsememiz ve onu yaşanabilir kılmamız için sunulan evrensel bir şiir, bir sihir gibi. Aylar, mevsimler, bu süreler boyunca yaşanan değişimler, renkler. Tümü doğanın ve evrenin sırları. Tümü yaşamın, yaşama alanları, ruhumuzun beslenme, yenilenme ve tutunma kaynakları. Zamanın her dönüşümünde yaşananların, hafızamıza işlenmeden anlık yaşanmasını sağlayan, ancak o anı en mutlu paylaşmamıza neden olan gündelik ‘şimdi’ler. * Kendi kendimize yetmezliklerin sonuna gelmeden, araya alınan zamanlar, yetmezliklerimizi aşmak istercesine sunuluyor her yeni günde, her yeni gecede bizlere. Bir gökyüzü seyrine dalmış aşıkların; kayan yıldızların, küçük gezegenlerin çarpışmalarının, atmosfer hareketlerinin parıltılarından aldıkları haz kadardır, bir gecenin, bir sevgili yakınlığında yaşanabilir mutluluğu. Daha da sarılarak hissedilir gece. Mutlu dilekler tutularak. Oysa gökyüzü, sadece kendini yaşar aynı süreçte. Bir yok olma, bir artık ol(a)mama anında. Fakat, zaman tutmazlık, hem evrenin dilinde hem de insanın dilinde aynı acı tadı bırakır, her defasında. * Kapını çalıp seni bulamadığımda anlamıştım, zamansızlığını bir sevdanın. “Ben geldim ama yoktun” yazılı notumu bıraktığımda, sen yoktun. Sen bu notu bulduğunda da ben. Bir zaman aşımı gibi yaşanmıştı bir hayat ve ne sen vardın bugününde bir geleceğin, ne de ben. Sadece geçmiştik ikimiz. Geçmiş. Gelip ve geçmiş. Geçerken geride kalarak. Geçerken, ‘bugün’ denen, peşine düştüğümüz bir hayalin, hiç karşılaması olmadığını hala anlamayarak. ‘Bugün’ün, ‘bu an’ın, ‘şimdi’nin hep ‘hoşçakal’la yakınlaşan bir veda olduğunun aymazlığında. Zaman tutmaz, takvim tanımaz bir hayatın, dengelerini kurma hayalinde iken her birimiz, ayrı ayrı yörüngelerden kopmuş yıldızlarca dağınıktık evrende. Kavuşmak eylemi bir tutkuyla salınmamıza ivmeydi boşlukta. Oysa, teğet geçmekti yaşanabilirliği sonsuz evrenin. Birbirimizin. Beklemek ve kavuşmak denen olgunun, bunca boşluğun ortasında bir çarpışma olması her iki yıldızın yok oluşudur bir yandan. Öte yandan ise aşıklar, hala, bizim yaşadığımız yok oluşun acı seremonisine bakarak, daha da sıkarlar birbirlerinin, birbirlerine kenetlenmiş ellerini. * Şimdilerde, ‘şimdi’lerin bir yenilgi içinde olduğunu anlamadan yok olup gider, kavuşmak umudundaki yıldızlar. Ne olduğunu hiç anlamadan. Ya insanlar! Teğet yaşanır onlarda en büyük acılar. Evrenin milyonlarca yıldır kendisi için yarattığı kural bozuldu insanın varlığı ile. Teğet geçmenin sonsuzluk olduğu ve başlangıç olduğu evrene rağmen insan, uzanan ellerin çarpışmasını yaşamazsa yok oluyor. Sonsuzlaşamıyor bir yürekte. Kapını çalarken ben, sen ardındaysan aç, yıldızlardan dilek tutarken, acısına ortak olma bilinciyle. Ya da yoksan notu alınca ara, yaşamın biricikliğine inanarak, evrenin inadına!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder