30 Nisan 2013 Salı
Bir durun! Dinleyin!
İnsanın nereye baktığı ile ilgili düşünce, nereden baktığı ile ilgilidir aslında. Belki de bu nedenle anlamakta olduklarımız da anlamadıklarımız da “istemenin” tutsağıdır.
Sadece şiir yazan bir şair olarak düşünürsek anlamamız kolay olmaz Nazım Hikmet’i. O’nu, bir mücadelenin meşalesi, demokrasi inşasının harcı olarak düşünmek anlamaya başlamaktır aslında. Yaşamı eserlerinden çetin, hayatı döneminden tekinsiz, idealleri asrından ileriydi Nazım’ın. Okudukça derinleşen, yaşama aldıkça, anladıkça, sadece edebi değil, felsefi yanını da benimsemek, bir an’ı hissederek yaşamaktır... Bir adım daha atmanız için; bir paylaşım daha...
*
Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.
Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
[...]
25 Nisan 2013 Perşembe
Geç kalıyoruz
Çevre bilincinin “çöplerinizi yollara atmayın”la olmuyor sadece.
Toplumun tüm kesimlerini çevre konusunda bilgilendirmek, bilinçlendirmek, olumlu ve kalıcı davranış değişiklikleri kazandırmak ve sorunların çözümünde fertlerin aktif katılımlarını sağlamak çevre eğitiminin temel hedefi olmalı. Çevre ile ilgili konularda aktif katılım sağlayacak, olumsuzluklara karşı tepki oluşturacak, bireysel çıkarların toplumsal çıkarlardan ayrı düşünülemeyeceği gerçeğini kavratacak bir eğitim yöntemi uygulanmalı.
Çevre eğitimi yalnız bilgi vermek ve sorumluluk hissi oluşturmakla kalmamalı, insan davranışını da etkilemeli. Bunun için eğitim çalışmalarında işitsel ve görsel materyaller ile uygulamaya ağırlık verilmeli. Çevrenin korunması, geliştirilmesi ve iyileştirilmesi konularında gösterilen çabaların amacı, insanların daha sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşamalarının sağlanmasıdır. Bunu sağlayacak olan da insanın kendisidir. Çevreye zarar veren de, çevreyi koruyan ve geliştiren de insandır.
Günümüzde çevre bilinci sağlıklı bir çevrede yaşamayı, temel insan haklarından biri olarak kabul etmekte. Bu ancak kaliteli bir eğitimle mümkündür.
O da bizde ne kadar var sorgulamak lâzım!
İnsan ve çevre arasındaki etkileşimin vazgeçilmez nitelikte oluşu, çevre kavramının günümüzde kazandığı boyutlar, çevrenin ulusal düzeyde olduğu kadar, uluslararası düzeyde de yeni yaklaşımlarla ele alınması gereğini ortaya çıkardı.
Toplumumuzun büyük bir kısmında çevre bilincinin yeterince oluşmaması nedeniyledir ki çevre, hâlâ ilgilenmeye değmeyen bir konu olarak algılanmakta. Kültür gibi çevre de bir bakanlığın yan kolu durumunda.
Ülkemizde bu tür bilinçlerin yeterli olmadığını gözlemlemek mümkün. Sürdürülebilir yaklaşımlarla çevreci bir toplum yaratma yolunda çok da yol kat ettiğimizi göremiyoruz.
Oysa toplumu şekillendirme konusunda bireylere düşen görevlerin aşılması ve toplumsal hareketlere ulaşılmış olmasını gerektirecek bir aydın kesim ve toplumsal yapımız var. Ama buna da geç kaldık! Hâlâ birey dolaylarındaki başarısızlıklarımız sürüyor.
*
Çevre eğitiminin ana hedefi, yeni bir insan tipini, ahlâk anlayışını ve tüketim bilincini topluma kazandırmak, ihtiyacı kadar tüketen, gelecek nesillere karşı sorumluluk hisseden, çevre sorunlarına karşı duyarlı ve bilinçli bir insan modeli yetiştirmektir.
Öğrenilmesi gereken de budur!
22 Nisan 2013 Pazartesi
Tahterevalli
Yaz sabahlarını andıran, bahar kokusunu yaşatan, gizli saklı bir kış sabahı gibiydin sen. Kalbime, alabildiğimce büyük çocuk bahçeleri kurduran. Mutluluk, bir sözcük uzaklığı acı, aynı sözcük kadar yakınken üstelik.
Yokluğunun ruhumda yarattığı tufana rağmen bedenimde yarattığı hiçlikte, en acı tango, sanki yaşadığım. Kollarımızın arasında, alabildiğine müzikle kayıp giden bedenlerimizin, tümüyle birbirine temas etmesi. Hayatta olma farkındalığı bir tango gibi.
Yaşadığımı hissettirdiğin gerçek olan zamanların hatırası ile.
Sadece bir kaç dakika süren, ama bir yüzyıl tüm yaşam arzularını ve acılarını inletircesine ruhumda hissettiren müziğin pençesine düşmüş iki dünyalı beden gibi...
Notaların ahenginde kendi bağımsızlıklarını ilan eden ayaklarımızın figürleriyle, sarılışımızda, ne mekan, ne de zaman kaldı aklımızda...
Ne varsa sen, ne varsa ben. Dansın her anı göz göze geçerken, derinliğimde kendini görmenin huzuru senin dudaklarında, gözlerinde seni görmemin mutluluğu benim duygularımda bir sarılışla tamamlanan tango, sanki bittikçe başlayan bir masal gibi. Oysa bir anlık şeytana uyma hali ayrılık.
Yazının, okunmayınca, bir kağıt aklığında yalnızlıkla buluşması gibi. Ama okununca öylemi ya?
Sözcüklerin dekoru üzerine, mutlulukla düşünülenlerin rol aldığı bir gerçeklik sahnesi gibi, öte yandan. Asıl olanın, sana bir damla mutlulukla parlayan, iki damla gözyaşı olduğunu anlayana kadar geçen asırlar boyunca aşk, ne evrimlerden geçti de, kalbini tanıyınca yüreğim, o ilk ilkel saflığına kavuştu. Tertemiz ve katkısız bir hale döndü. Kendini buldu bir yerde.
O kadar ki, kendini bulduğu yer, senin bulunduğun yer oldu. Aynı hayali paylaşmadan daha, aynı anın içinde olmanın bile mutluluk olduğu algısını yaratarak.
Aşk, sana seni yarattı, yaşattı. Sana yabancı olanı alamamana, bildiğin tüm tanımların dışına çıkmama, kim bilir belki bu denli ilkel, bu denli saf olana anlam verememene rağmen, senin seyirci kaldığına beni oyuncu yaptı.
Her gün aynı saatlerde alışılmış paylaşımlar yerine, dağınık zamanlı yakınlıkları yeter buldurdu yüreğime. Yeter buldukça yeter gelmeyene rağmen. Yeter gelmeyince de, yeter denenin yetmeze dönüştüğüne hem sanık hem tanık olarak.
Gerçekte; sende kendimi anlamsız kılanın, beni hiç yapan sancısı. Oysa içimde; göz kenarlarının taşıdığı bana bakan, sevgi dolu masumiyetin, dudaklarımda, dudak kenarının dokunuşunun tükenmez heyecanı, kalbimde, fethedilememiş kalbinden, bir ordu duygumu alarak dönüşe geçtiğim sefer yorgunluğu ve hayalimde, sen...
Sen hayal et, şimdi, kulaklarımda nota yağmuru, beş çizgisi de olmayan portede kendine yersiz, kendine yapancı ve çocuk bahçeleri kurduğun kalbim, derin sessizliği bozan gıcırtısıyla bir tahterevalli.
Bir tarafında sen ötekinde ben.
Hiç mi binmedin, yoksa iniyor musun, ben havadayken?
16 Nisan 2013 Salı
Watergate’ten alınacak ders
Siyasette yüz kızartıcı olaylar olması iyi şeyler değildir. Ancak hırsın temel alındığı bireysel ve grup davranışları bu türden hatalar yapılmasını zorlar. Bu gibi durumlarla dünyanın hemen her yerinde karşılaşılmıştır.
Bu cümlelerimden ne meşrulaştırma ne de hafifletme algılanmalı. Aksine siyasette yitirilen ahlak, ahlaksızlığın en üst seviyesidir diye düşünmekteyim.
*
Dünya çapında bilinen en büyük skandal değildir ama Watergate skandalı, Amerika’nın büyük bir devlet olmasından dolayı en ünlüsüdür.
Watergate skandalı 1972 yılı ile 1974 yılı arasında yaşanmış ve Amerika Birleşik Devletleri'nin başkentinde yaşanan bir siyasi skandaldır. Sonucunda Başkan Richard Nixon'un istifa etmesiyle sonuçlanan skandala adını veren Watergate, ABD'nin başkenti Washington D.C.'de bulunan bir otel ve iş merkezinin ismidir. Skandalın bu binada gerçekleşmesi nedeniyle bu isimle tarihe geçti.
17 Haziran 1972 günü 5 hırsız Watergate iş merkezindeki bir büroya girerken polis tarafından yakalanarak tutuklanır ki bu sıradan bir soygun olarak basına yansır. Ancak bu büronun ABD'nin ana muhalefet partisi olan Demokratik Parti'nin merkezi olduğu ortaya çıktığında skandal da ortaya çıkar. Soruşturma derinleştirilir ve hırsızların Nixon'un partisi olan Cumhuriyetçi Parti ile bağlantılı oldukları anlaşılır. Aynı soruşturmada hırsızların amaçlarının Demokratik Parti'nin telefonlarını gizlice dinlemek üzere mikrofonlar yerleştirmek olduğu anlaşılır. Başkan Richard Nixon ise hırsızlığın arkasında olan siyasetçilerin ortaya çıkarılması için talimat verir.
BU talimatı verdiği Adalet Bakanı bir savcıya görev verir ve savcı da Beyaz Saray'da başkanın bütün konuşmaların teybe alındığını öğrenerek bu bant kayıtlarının kendisine verilmesini ister Nixon bu isteği reddedip savcıyı da görevden alınmasını emreder. Adalet Bakanı görevden alma işlemini yapmayınca Nixon Adalet Bakanını görevden alır.
Bu noktada olaylar iyice karışır. Toplum ve dünya ise olup bitenleri ibretle izler.
Bu olanların ardından ABD Yüksek Mahkemesi Richard Nixon'u bant kayıtlarını savcılara teslim etmeye zorlar. Richard Nixon bant kayıtlarını sonunda teslim eder.
ABD Kongresinde ise Richard Nixon'u görevden almak üzere soruşturmalar başlatılır. Nixon ise televizyonda bir programa katılarak istifa edeceğini açıklar ve eder. Nixon ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan olmuş olur.
*
Siyasetin kirlenmesine her kim sebep olursa işlenebilecek en büyük ahlaksızlığı yaptığından görevden alınması ya da istifası bir temizlenme operasyonudur ancak bu da bir kültür meselesidir.
Siyasette yüz kızartıcı olaylar olması iyi şeyler değildir. Ancak hırsın temel alındığı bireysel ve grup davranışları bu türden hatalar yapılmasını zorlar. Bu gibi durumlarla dünyanın hemen her yerinde karşılaşılmıştır.
Bu cümlelerimden ne meşrulaştırma ne de hafifletme algılanmalı. Aksine siyasette yitirilen ahlak, ahlaksızlığın en üst seviyesidir diye düşünmekteyim.
*
Dünya çapında bilinen en büyük skandal değildir ama Watergate skandalı, Amerika’nın büyük bir devlet olmasından dolayı en ünlüsüdür.
Watergate skandalı 1972 yılı ile 1974 yılı arasında yaşanmış ve Amerika Birleşik Devletleri'nin başkentinde yaşanan bir siyasi skandaldır. Sonucunda Başkan Richard Nixon'un istifa etmesiyle sonuçlanan skandala adını veren Watergate, ABD'nin başkenti Washington D.C.'de bulunan bir otel ve iş merkezinin ismidir. Skandalın bu binada gerçekleşmesi nedeniyle bu isimle tarihe geçti.
17 Haziran 1972 günü 5 hırsız Watergate iş merkezindeki bir büroya girerken polis tarafından yakalanarak tutuklanır ki bu sıradan bir soygun olarak basına yansır. Ancak bu büronun ABD'nin ana muhalefet partisi olan Demokratik Parti'nin merkezi olduğu ortaya çıktığında skandal da ortaya çıkar. Soruşturma derinleştirilir ve hırsızların Nixon'un partisi olan Cumhuriyetçi Parti ile bağlantılı oldukları anlaşılır. Aynı soruşturmada hırsızların amaçlarının Demokratik Parti'nin telefonlarını gizlice dinlemek üzere mikrofonlar yerleştirmek olduğu anlaşılır. Başkan Richard Nixon ise hırsızlığın arkasında olan siyasetçilerin ortaya çıkarılması için talimat verir.
BU talimatı verdiği Adalet Bakanı bir savcıya görev verir ve savcı da Beyaz Saray'da başkanın bütün konuşmaların teybe alındığını öğrenerek bu bant kayıtlarının kendisine verilmesini ister Nixon bu isteği reddedip savcıyı da görevden alınmasını emreder. Adalet Bakanı görevden alma işlemini yapmayınca Nixon Adalet Bakanını görevden alır.
Bu noktada olaylar iyice karışır. Toplum ve dünya ise olup bitenleri ibretle izler.
Bu olanların ardından ABD Yüksek Mahkemesi Richard Nixon'u bant kayıtlarını savcılara teslim etmeye zorlar. Richard Nixon bant kayıtlarını sonunda teslim eder.
ABD Kongresinde ise Richard Nixon'u görevden almak üzere soruşturmalar başlatılır. Nixon ise televizyonda bir programa katılarak istifa edeceğini açıklar ve eder. Nixon ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan olmuş olur.
*
Siyasetin kirlenmesine her kim sebep olursa işlenebilecek en büyük ahlaksızlığı yaptığından görevden alınması ya da istifası bir temizlenme operasyonudur ancak bu da bir kültür meselesidir.
Hala anlamayanlara ithaf edilir!
Atina olaylarını ilk yazdığımda, doktora derslerinden birinde derin bir incelemenin ardından hislerimle yazmıştım. Çünkü Yunan halkı kim ne derse desin eylem pratiğinde bir dünya idolüdür. Yıllar önce yazdığım yazıda konu edilen eylemler yeni bir geleceğin habercisiydi. Hala daha öyle! Yunanistan’da tüm bu yaşananlar yeni bir geleceğin gelişidir. Giderek yaklaşılan bir geleceğin.
Öyle ki, polis devleti anlayışı ile bastırılması veya kontrol altına alınması bir çözüm olmayan çatışmalar, sadece sokakta değil akıllarda da yaşanmakta.
Avrupa’ya ve dünyaya yayılması artık mümkün. Bir anarşi başatlığı beklemiyorum ama ekonomik çöküntünün adaletsiz gelir dağılımı nedeniyle olduğu her coğrafya Yunanistan’dan ders almalı.
Şimdilerde siyasi söylemin, çalışmamak, üretmemek gibi unsurları ön plana çıkarmasına inanmayın. Gerçek gün kadar aydınlıktır. Yıllarca AB’den edinileni Yunanistan’ın üst sermaye gruplarının elde etmesi ve dağılımın adaletsizliği gerçek nedendir.
Atina Ekonomi ve İşletme Okulu İşgal İnisiyatifi’nin tam metnini aşağıda okuyacaksınız. Alansal bir değişimin tanıklığını yaparken, gelecekten bir görüntü olan bu inisiyatifin ne demek istediğini doğru okumak için sizlerle bir kez daha paylaşıyorum! ‘Yunanistan’da olup bitenleri çok dikkatli anlamalıyız’ diye düştüğüm nottan 5 yıla yakın zaman geçti. Artık Güney Kıbrıs’ta olanlarla aslında bu adaletsizliğin etkileri kapımızın önüne kadar geldi.
Taşıma suyu ile dönemeyecek sistemlerin zorla döndürülmesi ve özel teşebbüse çile çektiren düşüncenin ne sonuçlara vardığına tanıklık ediyoruz.
*
İşte o metin:
Köpekler korkudan dişleri titreyerek uluyor: Normale geri dönün aptalların şöleni bitti. Asimilasyonun filologları şimdiden dikenli kucaklarını açtılar: “Unutmaya, anlamaya, bu birkaç günün keşmekeşini kabul etmeye hazırız; ama artık kendinize gelin, yoksa sosyologlarımızı, antropologlarımızı, psikiyatristlerimizi getireceğiz. Duygusal patlamanızı iyi babalar gibi şimdiye dek bir derece hoş gördük ve şimdi bomboş kalan çalışma masalarına, ofislere ve vitrinlere bakın! Artık karşılık verme zamanı geldi; bu kutsal vazifeyi reddeden herkese haddi bildirilmeli, hepsi sosyolojikleştirilmeli, psikiyatrikleştirilmelidir. Şehir, bir emirle kuşatılıyor: “Görevinin başında mısın?” Demokrasi, toplumsal uyum, milli birlik ve ölüm kokan tüm diğer demirci ocakları çürümüş kollarını üstümüze uzatmış halde.
[Hükümetten aileye] iktidar sadece isyanı ve isyanın genelleşmesini bastırmayı değil, bir öznelleşme ilişkisi üretmeyi hedefler. Bios, yani siyasal yaşamı, ortaklık, uyuşma ve konsensüs alanı olarak tanımlayan bir ilişki. “Siyaset, konsensüs siyasetidir, gerisi ise çete savaşı, isyanlar, kaos.” İşte söylediklerinin doğru çevirisi, her eylemin canlı özünü yadsıma ve bizi yapabileceğimiz şeyden, -ikiyi birde eritmek değil, birden ikiye doğru tekrar tekrar kopuştan- ayırma ve yalıtma gayretlerinin asıl anlamı budur. Uyum paşaları, barış ve huzurun, kanun ve düzenin baronları bizi diyalektik olmaya çağırıyor. Ancak, bu numaralar acınacak derecede eskidir ve sefaletleri her reddedişe, her gerçek tutkusuna akbaba gibi üşüşen sendika patronlarının yağlı göbeklerinden, arabulucuların ifadesiz gözlerinden okunuyor. Onları 1 Mayıs’ta gördük, onları Los Angeles ve Brixton’da gördük ve on yıllardan beri onların 1973 Politeknik’inin artık sararmış kemiklerini yalamalarını izliyoruz. Dün de onları süresiz genel grev çağrısı bir yana, yasallığa boyun eğip protesto grevi yürüyüşünü iptal ettiklerinde tekrar gördük. Çünkü isyanın genelleşmesine giden yolun üretim alanından -bizi ezen bu dünyanın üretim araçlarına el koymaktan- geçtiğini çok da iyi biliyorlar. Hiçbir şeyin belirli olmadığı bir günün şafağındayız. Yıllardan beri devam eden kesinlikten sonra, bundan daha özgürleştirici ne olabilir? 15 yaşında bir çocuğun suikastı, dünyayı ters yüz edecek güçte bir yerinden etmenin gerçekleştiği andı. Bir gün daha görmeye tahammül etmeyen bir yerinden etme; öyle ki birçok kişi aynı anda şunu düşündü: “Buraya kadar, bir adım daha değil; her şey değişmeli ve biz değiştireceğiz”. Alex’in olumunun intikamı bu dünyada uyanmaya zorlandığımız her günün intikamına dönüştü. Ve çok zor gibi görünen şeyin, çok basit olduğu görüldü. Olan buydu, elde olan bu. Korktuğumuz bir şey varsa, o da normale dönüştü. Çünkü ışıyan gündeki kentlerimizin harap ve yağmalanmış sokaklarında sadece öfkemizin aşikar sonuçlarını değil, yaşamaya başlama olanağını görüyoruz. Artık yapacak bir şeyimiz yok, bu olanağı üstlenip; yaratıcılığımızı, arzularımızı maddileştirme gücümüzü, gerçeği tefekkür etme değil yaratma gücümüzü gündelik yaşam alanında temellendirerek, onu bir yaşam deneyimine dönüştürmek dışında. Bu bizim yaşamsal alanımız. Geride kalan her şey ölüdür. Anlamak isteyenler anlayacaktır. Şimdi her birinizi zavallı küçük hayatlarına zincirleyen görünmez hücreleri parçalamanın zamanıdır. Bu yalnızca veya zorunlu olarak karakollara saldırmayı, bankalar ve alışveriş merkezlerini ateşe vermeyi gerektirmez. Bir kişinin koltuğunu ve kendi hayatı üstüne pasif tefekkürü terk edip, kişisel olan her şeyi geride bırakarak konuşmak ve dinlemek için sokağa çıktığı an, toplumsal ilişkiler alanında nükleer bomba kuvvetinde bir bozma etkisini içerir. Bunun nedeni tam da herkesin kendi mikro kozmosuna (bu ana dek) sabitlenmesinin atomun çekim kuvvetinden kaynaklanmasıdır. (Kapitalist) dünyayı döndüren kuvvet. İkilem budur: İsyancılarla ya da yalnız. Bir ikilemin aynı anda hem bu kadar mutlak hem de gerçek olabildiği, gerçekten de az görülen bir zamandayız. [Atina Ekonomi ve İşletme Okulu İşgal İnisiyatifi - 11.12.2008]
15 Nisan 2013 Pazartesi
“Bırak güneş içeri girsin”
Sinema önemli söz söyleme sanatlarındandır. Metin ve görsellikle söylenen her şey, geleceğe kalır. Sizi duymak istemeyenlere de, duyup duymamış gibi yapanlara da her dönemin sineması kendi sürecinin cezasını tarihin sayfalarında vermiştir.
İzlediniz mi bilmem. Ama öneririm.
Hair, 1979 yapımı Alman - Amerikan ortaklığı müzikal bir filmdir. Milos Forman'ın yönettiği filmde John Savage, Treat Williams, Beverly D'Angelo, Annie Golden gibi sanatçılar rol almıştır. Film 1968 kuşağını oluşturan Woodstock festivalinde; yağmurla birlikte tüm gençliğin hep bir ağızdan söylediği şarkıyla, öyküsünü anlatmakta olup, dünya sinema tarihinin klasikleri arasında yer almaktadır. Hippi gençliğinin duygu ve düşüncelerini anlatan Hair, kuşağın harika anarşist dönemi yansıtmaktadır.
Savaşa ve militarizme karşı olan, barış ve sevgi ile yaşanacak bir dünyanın hayalini kuran çiçek çocukların hikayelerini anlatan filmde; Beyaz Saray önünde Vietnam savaşını protesto eden binlerce insanın görüntüleriyle birlikte sunulan Let the Sun Shine in - Bırak Güneş içeri Girsin şarkısı temelinden hareket eder ki bu şarkıyı da dinlemenizi öneririm.
*
Söz bu denli önemlidir ve onu taşıması için sinemayı kullanmak en kalıcı yollardan birisidir.
Geçmiş makalelerden birinde Maksim Gorki’nin herşeyi göze alarak Rus Edebiyatı’nın kahramanı haline getirdiği Borsiyak’ları paylaşmıştık hatırlıyor musunuz? Onlar kendi toplumlarınca en aşağıya atılanlardı. Oysa dünya da en tepede olup da kitlelerin benzer duygular içinde olmalarını sağlayanlar da var. Üst Borsiyaklar diyelim gelin bunlara.
Her toplumda vardırlar! Gorki’nin değer verip haklarında bir olumlu kanı geliştirdikleri gibi de değildir aslında bunlar. Tam aksine, kendi sesleri zaten fazlası ile çıkar. Attıkları her adım halka sözde enformasyon olarak iletilir.
Neyse! Mesele onlar değil. Mesele Üst Borsiyaklar’ı, halkı dinlemeyen anlamayan bir kütle olarak kategorize etmekti sadece.
Bir şey anlatmak istediğinizde ve bunu bir kitle olarak yapmak istediğinizde, sesinizi kesmek, sizi susturmak için çok yol denenir. Eğer anlatacaklarınız gücü ve sermayeyi tutanları etkileyecekse, sözünüzün ağzınızdan çıkmaması için her türden gayret gösterilir. Bu karşıt saldırı pek de önemli değildir, bilakis mücadeleyi artırır. Ancak esas tehlike duymazdan ve görmezden gelenlerdir. Ne derseniz deyin anlamamak, anlamamışçasına davranışlarını sürdürmek gibi yol seçenler aslı tehlikedir. Ancak bu da söz söylemeyi engellemez, engellememelidir.
Siz sözünüzü söyleyip onu kalıcı kılıp, sözünüze destek vermeye devam etmelisiniz. Aksi halde hiç bir şey yapmamak demektir ki, zaten tarih sayfaları affedilemeyeceklerle doluyken, söz söylemeden durarak o listenin parçası olmaya gerek yoktur.
Bugün sizinle bir de video paylaşmak istedim. Makalede geçen şarkı ile ilgili:
http://www.youtube.com/watch?v=fhNrqc6yvTU
11 Nisan 2013 Perşembe
Tehlike büyüyor!
Özel hayatın mahremiyeti dendiğinde herkesin aklına ilk önce medya geliyor. Medyada her gün karşımıza çıkan ünlülerin bu konuda yaşadıkları sıkıntılar ve yayıncının bunu kendinde hak görmesi konusundaki tartışmalar bu mahremiyete müdahale edilmesi ile gerilen iletişimler karşımıza mahremiyete müdahale gibi geliyor. Oysa tek suçlu medya olamaz. Çevremizde, her bir bireyin özel hayatının mahremiyetine müdahale eden o kadar çok oldu var ki.
Yaşadığımız yüzyıla bir öncekinden miras kalan yeni bilgi teknolojisi, insanlığa büyük yararlar sağlamaktadır. Daha fazla üretim, suçları önlemek için daha iyi yöntemler, gelişmiş tıbbi yardım, göz kamaştırıcı eğlenceler, pek çok rahatlık, fakat bunların bir bedeli var: ‘Özel hayatın gittikçe azalan mahremiyeti.’
*
“Yalnız kalabilme hakkı (The right to be left alone)”; Amerikan Anayasa Mahkemesi’nin ünlü yargıcı olan Lous Brandeis tarafından söylenen sözlerdir. Esnek fakat çok önemli bir olgunun esasını teşkil eder. Özel hayatın mahremiyetinin sınırlarını çizmek ustalık isteyen bir iş olmuştur.
İnsanların çoğu, oy kullanmak için, işe girmek için, alışveriş etmek için, çalışırken, sosyal ortamlarda veya kütüphaneden kitap alırken dahi birbirleri hakkında bazı bilgiler edinmenin gerekliliğini uzun zaman önce kabul etmişlerdir. Fakat kimin hakkında ne bildiği üzerine kontrolünüz olması da medeni bir toplum için vazgeçilmez bir unsur olarak görülmektedir.
Mahremiyet hakkı şimdilere, çok sayıda ulusal yasada ve uluslararası insan hakları anlaşmalarında kutsal bir yere konmaktadır. Bugün zengin toplumlardaki insanların çoğu, yasalara uydukları sürece, mahremiyet haklarını istedikleri zaman kullanabileceklerini düşünmektedirler. Ama yanılıyorlar. Çok sayıda yasaya, anlaşmalara ve anayasalardaki hükümlere rağmen mahremiyet hakkı yıllardır aşınmaya devam etmektedir. Bu azalma eğilimi şimdilerde hızlanarak artmaktadır.
Hızlanışın sebebi Brandeis’i, 1890 yılında yazdığı ve yukarıda geçen sözünün meşhur ettiği bir makalede alarma geçiren sebeple aynıdır: Teknolojik değişim. Brandeis’in zamanında, mahremiyeti en çok tehdit eden şey fotoğraf ve ucuz basımın yayılmasıydı. Bizim zamanımızda bunu bilgisayarlar yapıyor.
Zamanımızda hükümetlerin ve firmaların şahıslar hakkındaki edinebilecekleri bilgi miktarı dehşete düşürücüdür. Elektronik verileri toplayan ve dağıtan güç, o kadar çabuk büyüyor ki, ortaya yeni bir soru çıkıyor: Yakın gelecekte, korunacak bir mahremiyet kalacak mı?
Mahremiyet konusundaki tartışmaların birçoğu medyanın mahremiyete tecavüzü ile ilgilidir. Fakat bugün, mahremiyete en büyük tehlike medyadan değil, sayıları gittikçe artan günlük elektronik işlemlerimizin kayıt edilip bir araya toplanmasından ve internetten meydana gelmektedir.
7 Nisan 2013 Pazar
Çardak Dergisi
“Yâdımda ezelî ve mor bir fecir memleketi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim” der Ömer Seyfettin. Tabi nesiller, devletin resmi eğitim politikalarındaki at gözlükleri nedeniyle Ömer Seyfettin’i en çok “Kaşağı” kitabıyla tanır ve zorla okutulan bu kitap yüzünden de tanıdığını sanır. Oysa tanımak eğitim politikasıonın dışında gönüllüce yapılan bir çalışmanın sonucudur.
Ömer Seyfettin bu ifadeleri ile doğduğu yeri, ilk olarak, tan vaktindeki mor hava rengi ile hatırladığını vurgularken, önemli de bir derinlikle karşımızdadır. Balıkesir’de bulunan Gönen’e gidenler bilirler. Sabah Ömer Seyfetti’nin anlattığı gibi baskın morlar içinde doğar. Harika bir görünümdür.
Bunu ancak bir sanatçı betimlerse ve kitlelerle paylaşırsa geleceğe taşırsınız. Yaşanan onca detayı ancak bu şekilde ölümsüzleştiririz. Bugünün arşiv tanımaz devinimine aldırmayın. Yüz yıl sonr abugün de satır satır arşiv olacak ve arşivciler yine sanatçıların ince ruhlarından süzülenlerle geçmişi anlayacaklardır.
*
Çardak Dergisi böyle bir serüvendi. 1 Mayıs 1952’de basılan derginin ilk sayısı “bu dergi, gerçek sanata susayış yolunda vardığımız erginin sembolüdür” ifadeleri ile sunularak, bir hoş sada olarak gelip geçen bir çok ismi aylarca bünyesinde ölümsüzleşmelerine aracı olmuştu.
Dergi’nin yayın kurulu, yayın yönetmenliğini de yapan Özker Yaşın’la birlikte güçlü bir ekipti. Bunlar, Ahmed Muzaffer Gürkan, Hikmet Afif Mapolar, Cevdet Çağdaş ve Hami T. Özsaruhan.
Bozkurt yayınevinde basılmış dergi, dönemin kültür sanat insanlarını bir araya toplarken bir çok değerli eserin de bugünlere ulaşılmasını sağladı. Ülkelerin kültürüne ve sanatına destek olan bireyler, o coğrafyanın gerçek tarihini yazanlardır. Siyasetçiler tarihin görece olmazsa olmazları gibi durabilirler ama esas olanlar kültür sanat insanlarıdır. Kalıcı eser bırakanlar, toplumlara ışık tutanlar sanatçılardır.
Üstelik hiçbir şeyi kirletme ve yoketme riski olmaksızın üretenlerdir onlar!
Bu makale daha derin bir çalışmanın parçası aslında. Ancak bu vesile ile de olsa adı geçen tüm bu kültür insanlarını rahmetle anarken, bir şiirinden alıntı ile Özker Yaşın’ı ve Çardak Dergisi’ne emek verenleri bir kez daha analım.
“Yalnız sakla bu şiirimi sakla,
Ben alıp başımı kaçtığım gün uzaklara.
Sen de hangi ıssız bir köyün öğretmeni
Kış gecelerinin korkunç karanlığında
Rüzgarların uğultusunu sesime benzetip
Hatırladığın zaman beni;
Bu şiiri okursun
Bir gaz lambasının titrek ışığında.”
5 Nisan 2013 Cuma
Derviş ve ölüm
Boşnak yazar Mesa Selimoviç’in edebiyat dünyası için oldukça değerli bir eseri olan “Derviş ve Ölüm” romanında, Mevlevi Şeyhi olan esas kahraman özgürlüğün mutluluk üzerine inşa edilen bir kavram olduğunu anlatırken, “din, vijdan ve yaşam üçlemesinin omuzlarında yükseldiğinden” bahseder. İnsanların, bir şeyhin gözlerinden değerlendirildiği roman, önemli öğretileri de içeriyor. Romanda ayrıca, anlatılan dönemi kapsayan eleştirilere de yer verilirken; dinin algılandığı kadarıyla ibadet etme özgürlüğüne, vijdanın adil bir yaşam hakkına ve yaşamın sağlık ve eğitim özgürlüğüne denk geldiği işleniyor.
*
Modern zamanlara baktığımızda, bu üçleme yine geçerlidir. İnsanın özgür topraklarda yaşaması, sadece bir imge değil, realizmin de bir sonucudur. Bundan dolayıdır ki, hala geçerlidir. Özgür olmak, inancını, yaşamını, dilediğince sürdürebilmek, adil yönetilmekle mümkündür elbette.
Özgürlüğün temel yapı taşları ise bugün, sadece kendi yönetimine sahip olmakla nitelendirilemez. Yoksa Darfur ve Uganda gibi örnekler hiç mi yaşanmadı?
Sağlık, eğitim, adalet ve ibadet gibi değerlerin biraradalığıdır özgürlük. Bugün bizde bu olguların ne durumda olduğuna kısaca değinelim.
Sağlık denen temel yaşam argümanımızın başında devletin ne sunduğunu da içeren bir kavram karşımıza çıkar. Giderek önlenemez şekilde artan akışkan nüfusla oranladığımızda sistem yetersizlikler içermekte.
Adalet sistemimize baktığımızda ise “tıkanıklık ve geç sonuç verme”nin bir sorun teşkil ettiğini görmemek mümkün değil. Adil olma konusunda en küçük bir şüphem yok, tıpkı bir çok insanın düşündüğü gibi. Ancak geç sonuç veren adaletten de herkes şikayetçi. Bu konudaki temel sorunu da aynı akışkan nüfusa endekslemek mümkün, ancak çözüm değil.
Din ve vijdan hürriyeti ise mevcut. Kimsenin kimseye şikayet edecek bir baskısı ya da engeli yok. Camilerin aynı akışkan nüfus nedeniyle bazı yerlerde yetersizliğini gözlemlemek mümkün ancak ciddi bir sorun yaşanmadığı gibi bu ibadet özgürlüğüne de engel değil. Tek hatırladığım ve hiç bir zaman anlam veremediğim tek engelleme, Şeyh Nazım efendinin rahmetli Denktaş tarafından yasaklanması haricinde hiç bir olay olmadı diyebiliriz.
Özgürlüğün temellerinden kabul edilen devletin sunduğu ve diğerlerine göre yüzü daha geleceğe dönük bir hedefi olan eğitim konusuna gelince, yeni adımlar var. Özel okullarda neredeyse sorun yok. Ancak orantısız çocuk nüfusu artışı ve aynı artışla gelen kültür farklılığı nedeniyle devlet okullarında bu durum sıkıntılı.
Ben notumu düşmüş olayım: Her geçen gün sorunlar modern düşünce ile çözüleceğine birikiyor.
4 Nisan 2013 Perşembe
Bosiyaklar
“Baldırıçıplak”, “berduş” gibi anlamlar içeren “Borsiyak” Rusça’da kullanılan ve etimolojik değeri olan önemli eski bir kelimedir. Önemli olmasının nedeni bahsedilen Borsiyakların Maksim Gorki’nin kendi tanımlaması ile “yarı insan yarı hayvan, çıplak, kötü, aç, feleğin sillesini yemiş, ya oradan oraya dolaşan ya da kentlerdeki pis bodrumlarda yaşayan ve sürekli dışlanan bireyler” olmasından çok, üzerine tüm şimşekleri çekme pahasına Gorki’nin haklarında öyküler yazmasıdır.
O kadar ki, Maksim Gorki’nin Borsiyaklar ile ilgili öyküler yazması nedeniyle, başta Tolstoy olmak üzere Çehov, Krolenko gibi bir çok önemli yazarın kendisini kınayan yazılar yazmasına neden olmuştur. Hoş, şimdilerde bu kınama yazıları dahi önemli edebi eserler konumundadır.
Kınanmasının nedeni ise yukarıdaki şekilde tanımlanan bir kitlenin -ki kitle denmesi bile diyenin dahi toplum tarafından dışlanması demekti- edebiyat kişisi haline getirilmemesi gerektiği düşüncesiydi.
Dünya tarihinde toplumların bu derece gözü kara bir sınıf ayrımı yaptığı az da olsa zaman zaman görülmüştür. Liderlikten başlayan bir sınıf ayrımından bahsetmiyorum elbette. O şekliyle sınıf ayrımı hala vardır ve hatta ülkemizde bile yaşanmaktadır. En belirgin özelliklerinden biri de partizanlık ya da sanki meşrulaşacakmış gibi söylendiği şekli ile “kemik oy”.
Bahsettiğim doğrudan toplumun kendi derinliğinde olan sınıf ayrımıdır ki, bu tür bir ayrım çok uzun süre devam eder.
Dönemin Rus halkı için Borsiyakların, toplumun geleceğini belirleme gibi bir süreçte hiç bir rol alamayacakları genel kanısı onları bu denli dışlamayı sağlayacak kadar önemliydi.
Borsiyaklar çoğunlukla köy kökenliydiler ama ekonomik anlamda köyle de bir bağları yoktu. Kentlerde yaşıyorlardı ama kent şartlarına da uymuyorlardı.
İşte Gorki onları tüm bu yanları ile öykülerine aldı. Hatta en önemlileri sekiz tane varacak kadar da öyküde Borsiyakları anlattı, onlar üzerinde öyküler kurguladı. Gözlemlerine dayandı ve bir yerde tüm tepkilere ve saldırılara rağmen Borsiyakları bugüne taşıyan insan oldu.
Kimi öyküde Borsiyakların durumu neden sonuç ilişkisi ile aktarıldı, kimisinde ise haklılık dengeler oturtuldu.
Gorki herkesin görmezden geldiği ve bir kenara ittiği kitleye, risk alarak ve tüm edebiyat dünyasının karşısına alarak eserlerinde yer vererek edebiyat alanına taşıdı. Her şeye karşın milyonlarca okurunun gözünde yükseldi ve hatta yazmaya başlar başlamaz ün kazanan Rusya’daki ilk yazar oldu.
2 Nisan 2013 Salı
Endişem gelecektendir
Bir toplumun liderlerinin, yönetenlerinin hatta liderliği kanaatlerle yapan aydınlarının ne kadar geleceğe yönelik iş yaptıklarını anlamak için onların iki özelliğine bakmak yeterlidir.
Bu özelliklerden ilki anı ne kadar anlayarak ve hissederek yaşadıklarıdır. Bu anlamda duygusal liderler, akılları ile düşündüklerini kalpleri ile de hissederler. Bu tür bir karar alma ya da planlama sürecinde vicdanın olmaması mümkün değildir. Anı bilen, anlayan, kurgusal olmadan hakikaten ana değer veren birey doğru yoldadır.
Anlama yöntemlerinden ikincisi ise bu kişilerin geleceğe ne denli önem verdikleri ile ilgilidir. Sadece ana kilitlenmek yetmez. Anı kaçırmadan yaşamak ama geleceği hedeflemek gerekir. Bu talep bireysel de değildir üstelik. Yarınları planlamak, geleceğe yatırım yapmak, gerçek liderin, kanaat liderinin, aydının, egosuna esir olması değil, tam aksine vizyonu olması ile ilgilidir.
Gelecek bir mutlak hedef değil, bir süreçtir. Bu nedenle bizim olamayacağımız kadar erişilmezdir. Fakat mesele erişmek de değildir. Yarın diye bir kavram olduğunun bilincinde yaşamak, düşünmek ve onu yaşayacaklar için bugünden adım atmak asıl olandır.
Örneğin sanat, tam da böyle bir olgudur.
Sanatın her toplumda varlığı, sosyolojik bir gerçek olarak kabul edilmesine neden olmuştur. Bu sosyolojik gerçeğin dışında duran birey ya da yönetim ambargoya gerek kalmaksızın kendisini dünyadan doğal yollarla soyutlar.
Burada sanatı, “sanatçının bireysel duyguları içinde, tarihsel ve toplumsal gerçeğin anlatıldığı, anlatıldıkça biriktirildiği bir yol” olarak görmek gerekir. Yani sanat bireysel değil, toplumsal bir olgudur ve sadece bugün için üretilmez.
Topluma değerli katkılar koymak isteyen, onu yönetmek isteyen ve bunu hakikatle yapıp riyakarlığa kaçmadan talep eden herkesin bilmesi gereken bir konu olarak “sanat sosyolojisi”, genel bir anlamlandırma ile ‘sanat ve sanatı yaratan toplumlar arasındaki ilişkileri inceler’.
Bahsedilen hassas incelemenin nedeni ise toplumsal yaşantı ile sanatsal yaratma arasında güçlü bir ilişki olmasıdır.
Bu değerleri ve değerlendirmeleri bilmek, bence bir toplumu ya da toplumları yönetmeye aday olan ya da olacak olan her bir bireye konması gereken kriterdir.
Bunu bir talep olarak düşünün ama konuya bugünden bakarak bu talebin ütopik olduğuna karar vermeyin lütfen.
Çünkü bu makalem de bir çoğu gibi bugüne değil, geleceğe yazılan satırları içermektedir. Endişem bugünden değil, toplumsal travmalarımızla gelinen durumumuz nedeniyle, gelecektendir!
1 Nisan 2013 Pazartesi
Gizli, saklı yapılan işler
“Dile gelmez, ifade edilemez denilen şey, doğru olmayandan, akla aykırı olandan, yalnızca sanılandan başka bir şey değildir.”
Bu iddialı ifade, derin çözümsüzlüklerin çatışmasında da karşımıza çıkar, hayatımızın gündeliğinde de. İndirgemek anlamında bunu hayatımız üzerinden algılamak istersek, her gün karşımıza çıkan bir çok irrasyonel davranış ve tutumu örnek olarak kullanabiliriz.
Soğuk savaştan bugüne (elbette soğuk savaştan çok öncesine de dayandırılabilir bu kavram ama biz yakın zamanda algıladığımız için soğuk savaş ve sonrasını anlamlandırmamız daha kolaydır) ‘saklamak’ eylemi arkasında olanla önünde olan arasında saklayanın yarattığı bir ötekileştirme yaşanmaktadır.
Öyle ki; saklamak için hareket eden bir güç, önce kimden saklayacağına karar vermiştir. Hatta inanın önce kimden saklayacağı sorusunu yanıtlayarak, ardından neler saklayacağını belirler ve nihayet saklama eylemine geçer.
Bu ortaya şu gerçeği çıkarır!
Saklanması gereken her ne ise içinde saklamaya değer nitelikte bir somut ya da soyut bulunmaktadır. Oysa kimden saklayacağınız devreye girdiğinde (ki bahsettiğim gibi önce o devrededir) ve bunun birlikte aynı geleceğe yürüdüğünüz insanlardan saklayacağınız netleştiğinde ortaya bir gizlilik ve bu gizlilik içinde denetlenemez bir yapı ortaya çıkar.
İşte; irrasyonel kararlar, adaletsiz izinler, manipülasyon içeren bilgiler ve her türden menfaat ilişkisi bu gizlilik içinde salınır.
Akla aykırı değilse ve doğru ise kimse kimseden bir şey saklamak zorunda kalmaz. Ancak bunun dışında oluşan davranışlar akla aykırıdır, doğru değildir demektir.
Bunu hiç unutmamak gerekir. Saklanmak istenen her şey, özellikle birlikte yaşadığınız toplumdan saklanmak isteniyorsa, saklanan şey hak ve adalet içermiyordur.
Son cümle bana ait olsa da makalenin sonunda ilk cümlenin hakkını iade edeyim.
Girişte kullandığım o güçlü iddiada bulunmam ya da o cümlenin sahibi olmak haddime düşmez. O muhteşem saptama G.W.F. Hegel’in 1952’de yayımlanan 26 ciltlik eserinin ikinci cildinin 88’inci sayfasında yer alan ifadedir. Söz konusu cildin adı Hegel’in adından en çok söz ettiren eseri olan “Tinin Fenomenolojisi”dir. Felsefenin ‘her şeye karşı’ nasıl güçlü bir savunma geliştirdiğini bilenlerin ya da inananların başucu kitabı yapmaları gereken bir eser, “Tinin Fenomenolojisi”.
Çünkü anlamak isteyenler için felsefe her şeydir ve Hegel ise felsefenin her şeyidir, çatısıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)