28 Ağustos 2013 Çarşamba

Kapıyı çalan sendin


Kapım çalındı, yalnızlık demini koyulaştırırken. Gidip açmadım. O gelmişti. Biliyordum. Çalar çalmaz gider diye düşündüm. Haklı çıktım.
Bir Mevlevi asitanesinde çalan kudüm gibiydi çalan kapının sesi. Bir davet gibiydi. Ben bu daveti hep bekledim. Nihayet gelmişti.
Kapıyı açsam da açmasam da davet benimdi.
Açmadım.
Ama içimde kök salan, ruhuma bir duvar sarmaşığı gibi dolanan yalnızlık, keskin bir acıya bürünmüştü. Çünkü davet beni ondan sıyırdı.
Sökülüp giderken benden, yalnızlığımla göz göze geldim. Bir çift göze sığan asırlık bir hayat gibiydi bakışları. Yüz yıl yaşayan ama ölmesi için tek bir an yeten her hayat gibi. Tüm hayatlar gibi.
Artık her an, kapımın çalınması mümkündü. Çünkü bir kere çalındı. Ben kendimi alıp aynı yerde oturmayı sürdürdüm. Ama bir farkla. Artık o kapıyı çalanın o olduğundan emindim. Oydu ve gelmişti. Onca bekledikten sonra, tam zamanında.
*
Kapıyı çalan sendin!
Kapıyı çalan, renginden çektiği acıyla yaşayan bir Afrikalı çocuktu. Kapıyı çalan sendin, yaşlı bedenindeki acılara, ziyaretine gelecek bir yakınını son kez görebilmek ümidiyle dayanan ihtiyar adam. Kapıyı çalan sendin, inandığı veya inanmadığı için ‘diğerleri’ yapılan. Kapıyı çalan sendin, bin yıldır hakkını arayan kadın.
Kapıyı çalan, sizdiniz, bendim, herkesti.
Dedim ‘girin içeri’, kapım zaten hep açık.

27 Ağustos 2013 Salı

Çiğkuşu


Bir kraliçenin, görkemli şatosunun penceresinden bakarken göründüğü kadar mağrur bir duruşla, kalbini çıkarıp süslü püslü bir kutuya koydu. Sonra, kalbinin yanına yavaşça çıkarıp umutlarını bıraktı. Başını uzatıp baktığında bir de ne görsün, umutları kalbine sarılmış ağlıyordu.
Göz göze geldi umutlarıyla, gözleri doldu. Bir de baktı ki, yerinde duramıyor hayalkırıklıkları. Uzanıp hayalkırıklıklarını da kutuya koydu. Umutları kalbinin bir yanına, hayalkırıklıkları öbür yanına ayrıldılar. Birbirlerine hüzünlüce bakıyorlardı.
Yetmedi.
Acılarını da koydu kutuya. Sonra pişmanlıklarını, çaresizliklerini, tuttuğu yasları hatta tutamadıklarını da koydu.
Kutu da ne kutuymuş. Koydukça koydu, dolmadı.
*
Durup şöyle bir düşündü, ‘başka neyi koysam’ diye. Birden bire hatırladı.
Hasret sancılarını koydu kutuya, telaşla, unutup dışarda bırakmaktan korkarcasına. Sonra kutuyu kapattı. Sıkıca bağladı etrafını. Gece olmasını bekledi.
Havanın günbatımı kızıllığı katran siyahına dönerken kutuyu arabasına koyup yola çıktı. Nehrin kenarına vardığında karanlık, doğuştan kör bir bakış gibi çökmüştü.
Arabasından indi. Kutuyu çıkardı. Hiç tereddüt etmeden nehre fırlattı. Nehir, bir denize kavuşma arzusu ile doluymuşçasına akıyordu. Kutu nehre düşerdüşmez karanlığın derinliğina yaren oldu.
Sonra hızla evine döndü. Eve girdiğinde bir de baktı ki, tüm hatıraları evin her köşesine saçılmış kendisine bakıyorlar. Anlam veremedi. Sorgulayan gözlerle onlara bakarken, hatıraları hep bir ağızdan uğuldar gibi konuştular: “Tüm kurtulmak istediklerinden uzaklaşırken, kalbinden de oldun. Biz, kalbin yoksa kimsesiziz.”
*
Çığlık gibi bir ses duydu birdenbire. Bu sesle, kan ter içinde uyandı. Güneş doğmak üzereydi. O ses, penceresine konan Çiğkuşu’na aitti. Gülümsedi.
Uyandığı rüyadan birşey öğrenmişti.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir anmış hayat


Ah bir kibirden geri kalsa insan! Başka ne gerekir ki!?
Nice sorunun üstesinden gelinmiş olur o an. Ağzında hak hukuk, aklında binbir dümen insanın. Kalbinde zaten kara bir tül gibi aydınlığa uzak duygular.
Ah bir nefsinden, egosundan geri kalsa insan! Başka ne gerekir ki!?
Herşey daha güzeli herşey “ötekini kendi yapan” bir empatiye döner.
Ah bir hırsından geri kalsa insan! Başka ne gerekir ki!?
An’ın anlamı artar o zaman. Yaşamak, birlikte daha güzele dönüşür.
Herşey çok ama çok yaşanabilir. Herkes herşeye çok ama çok sahip olabilir. Özünü, insanlığını azalttıkça, malın da artar mülkün de. Hatta sözde itibarın bile artar.
Ancak ya hakikat?
Asıl olan onun ne olduğu, olacağı!
Olur ya, uyarına gelirse bir gün herkes anlar. Er ya da geç.
Bir an’mış dünya, hayat, biriktirilen, sahip olunan herşey. Bir an’mış hayat, o da öldüğün o an.
Der ya Mevlana: “Ölüm de var!”. Anlayana. Ya anlamayana?
Şairlerin ustası, kelimelerin duygu fırtınası büyük usta Nazım Hikmet’in bir şiirinden daha kesit paylaşmak istedim bugün, yine ve daima.
Özellikle insan olmayı ve insanlığı, bir diyalektik şiirde anlamamız için, sanat yoluyla.
*
Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
tirende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
[…]
Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor



[…]: Ara da bir bu işareti hatırlatmak isterim. Telif hakkı ihlali yapmamak için şiirin tamamını yayınlamadım demektir. Şiirin tamamını yazarın original eserinden okumanızı öneririm.

25 Ağustos 2013 Pazar

İnsan aşka düşerse


Bir sabah ben, gönlüme aydınlığı gözlerinden alırken; senin kalbine doğmalıyım. O sabahı sabahların kraliçesi ilan etmeliyiz sonra, ellerin ellerimde nefes almaksızın kenetliyken.
Bir dünya dolusu aydınlığı taşırken gözlerin, elimden çok şey gelmez seni sevmekten başla. Ayrılık gibi zamanı olmayan, bir zamana sığmayan kelimelerdendir sevmek. Belki sana sadece onu söyleyebilirim ama o bir tek kelimede, hayat, o bir tek kelimede bitimsiz zamanların krallığı var.
O sabah; ilan ettiğimiz kraliçeliğini ölümsüzleştirsin bitimsiz zamanların krallığıyla.
*
Belki o zaman güzelleşir dünya. 
Belki o zaman kalplerde çocuk bahçeleri kurulur cıvıl cıvıl.
Belki insan aşka düştü diye yükselir, öfkeye düşüp alçalacağına.
Bir çocuk coğrafya tanımaz acılarına katlanmak zorunda kalmaz, insan aşka düşerse. Anneler evlatlarının büyüdüğünü de görebilir o zaman, her yerde.
*
İnsan aşka düşerse, iyilik salgınlaşır. Belki o zaman, yemeyip evladına yedirerek ölümü göze alan bir babanın göz bebeğine çocuğunun acısı oturmaz.
Şnsan aşka düşerse, iyilik bedeninden dünyaya yayılır. O zaman ne acılar içinde bir kıta ne de kalp kalır.
Yeter ki ‘insan’ aşkı düşürsün kalbine.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Münşeat mıyız, kağıt parçası mı?


Bir mağara insanı gördüm dün. İlk çağdan kalma ama hala hayatta. Hatta yeni nesiller de yetiştiriyor.
Bir mağara insanı çünkü arabadaki çocuklarının önünde -ki çocukları olmasa da aynı düşünecektim- arabasının penceresinden sokağa içtiği içeceğin teneke kutusunu fırlattı. Bu mağara adamı, içerken ağzına yüzüne dökmüş ki ardından ağzını sildiği -medeni ya- kağıtları da fırlattı.
*
Şimdi yazacaklarımı kime yazıyorum ben?!
Hakikaten böyle bir endişe ile başladım bugün yazmağa. Bir köşe yazısı okuyacak ya da bu türden herhangi bir faaliyet gerçekleştirecek bilince -taklit yapmadan, bu role bürünmeden- ulaşabilmiş kişilerin bu denli ilkel olabileceklerini zaten düşünmem. Oysa bunun gibi mağara insanlarının da açıkçası pek de okur yazar olabileceklerini düşünmem. Dolaysı ile kime yazıyorum ben?!
Kendi kendimize mi?!
*
Çevre en başında geliyor kültür hareketinin. Bu nedenle hassasiyet ve mücadele içeriyor. Bir politikası olması gerekiyor ama siyasetin parçası da olmaması gerekiyor.
Çevreyi korumaya kadar erişmiş bir kültürel içsellik, elbette ki başka bir çok olumsuz olgudan da arınmıştır. Bu nedenle çevre bilinci aslında kültürü insana enjekte eden bir olumlama faliyetidir. Çevreye dost bir kültürel karakterin hayatı zaten estetik bir münşeat gibi olur. Çevereye zarar vermeden yaşamayı doğal yaşamının parçası yapabilen bireyle, inanırım ki başka sıkıntılara neden olmayacak kadar bilinç ve sağduyuya da erişmiş olurlar.
*
Ancak gelin görün ki, az gelişmiş bireyleri de içinde barındıran bizim gibi toplumlarda çevre bilinci ancak ve ancak denetim ve yaptırımla gelişebiliyor. Çünkü yeni nesillerden umudum tam ama umut hissedemediğim kitleler de var.
Siyasi otoritenin, göz açtırmaksızın, çever korunmasına öncelik vermesi ve asla tolerans göstermemesi kaçınılmazdır. Çünkü bu mesele sadece kendi hayat süremizle sınırlı değildir.

18 Ağustos 2013 Pazar

Bir varmış, bir yokmuş


Karşılıksız bir sevdaya düştüğünüzü düşünelim. Karşılıksızlığı onu yok saymaz. O aşk vardır. Ama varlığı izafidir. Size göre vardır, karşılığı bulunmayan kalbin sahibine göre kimbilir belki de yoktur.
*
Herşey biraz da bu nedenle aslında…
Zamanda kapladığımız alan, insanda bıraktığımız iz kadardır.
Bir gün vakti gelir, nasıl ki bir zamanı hatta mekanı terkederiz, bir insandan da gideriz.
Çünkü zavallı neslimiz ölüme, zamana olduğu kadar yenilgendir.
Mesele yaşamak ya da yaşamış olmaktan, var olduğumuzu kanıtlamaya dönüşür apansız.
Var mıydık, yoksa hiç mi var olmadık?
Hayatımızdan bir gideni düşünelim, bir kaybımızı ve onunla zamanlarımızı, unutulmaz anlarımızı. İnanın araya zaman girdikçe, var mıydı yok muydu belli bile olmamaya başlar hafızamızda. Giderek azalır.
Üstelik gün gelir bizim gidişimizle de aramızdaki herşey, hiç olmamış gibi zamanın boşluğunda kala kalır.
Bu nedenledir hayata başladığımız anda kulağımıza fısıldanan her masalın “bir varmış, bir okmuş” diye başlaması belkide.
Bir vardık, bir yok olacağız, er ya da geç.
Gün günden öte bu yokoluşun, bu hiçliğin derin ve anlaşılmaz; ‘olmayan mekanı’na doğru ilerlemekteyiz.
Zamanın, sabrı kendisinin öğütlemesine rağmen, buna bir tek kendisinin uymadığı bir hayat yaşarken, elbette hiçliğe yolculuğumuz da bir çelişki olamaz.
Sadece bunu anlamaya ayırsak tüm zamanlarımızı, ömürlerimiz yetmez. Ama en azıdan; bireysel tarihlerimizde anlayabiliriz ki, dilediğimiz kadar varlığın içinde ve varlık için mücadele edelim, yolculuğumuz hiçliğe doğrudur!


16 Ağustos 2013 Cuma

Ara Güler


Fotoğraf çekmek, bir kareden karşıya bakarak bir parmak hareketi yapmak değildir. Ya da herşeyi kendisi yapan bir makine ile tek hamlede çekilen bir şey değildir. Fotoğraf çekmek, bir anı kalıcı yapmak kadar önemli bir his, zamana dokunuş, karenin içine duygu, düşünce, kompozisyon, nesne ve özne yerleştirmektir. Kimi zaman da bunlar kendiliğinden bir arada iken bunu görmek ve kalıcı kılmaktır.
Teknoloji elbette bu alanda da emeğin yerini almaya başladı. Yani makineler herşeyi en iyi yaıyorlar. Ama bir kusurları var! Duyguları yok!
Bir fotoğraf karesinde, o anın tüm hayatını bize en iyi şekilde aktaranların başında gelir Ara Güler.
Fotoğrafın en güzel çekilebileceği topraklarda, İstanbu Beyoğlu’nda doğdu.Film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalıştı. Muhsin Ertuğrul'un yanında tiyatro ve oyunculuk eğitimi aldı. Sonra oyuncu ya da yönetmen olmak yerine gazeteciliğe başladı. 1961'de İngiltere'de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği'ne kabul edildi ABD'de, Almanya'da, Paris'te çeşitli sergiler açtı. Bu arada, Bertrand Russell, Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını çekti, röportajlar yaptı.
Ara Güler'in fotoğraflarının büyük bir bölümü Fransa, ABD ve Almanya'da çeşitli müzelerde sergilenmekledir.
Ara Güler şu an 84 yaşında ve hayatta. Bir yandan onu hatırlamak ve hatırlatmak, öte yandan da fotoğraf çekmenin aslınd ahayat olduğunu, rastgele bir şey olmadığını anlatmak istedim.
Özellikle de kameranın hep arkasını hayal eden biri olarak.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

O, bunu hep yapar


Zaman kendi döngüsüyle bizi sersemletici bir rüzgar gibi, hoyratça sürükler yaşamın içinde.
Oysa en çok yaptığmız şeydir yaşamak ama en az kalıcı olandır. Nasıl sıfırdan başlarsak yaşamaya, yaşadıkça yine sıfıra yaklaşırız.
Bu nedenle önemlidir hisler, hissedilenler. Biriktirilenler, yarına bırakılanlar…
*
Bir aşk mesela.
Bazen bir şiirin içinde hissedersin kendini, aynı şiire başka bir kalp daha sığdırarak üstelik. Sonunu bilmeden yazmaya başladığın bir şiirdir bu.
Zaman geçer, şiir yazılır hatta belki biter! Yeniden başlar, kim bilir!?
Hayalleri yarım kalmış çocuk heyecanı gibi, yarım da kalırsın çoğu zaman.
Hayat yeniden başlamaz ama bu kez sen sıfırdan başlarsın.
Yeniden bir kalpte hayat bulurken, yine, gökyüzünü bir çift göze doldurmuşçasına ışıldar bakışların.
Derken zaman geçer. O bunu hep yapar.
*
Mesela bir ilkokulda, ardarda duruyoruz bir sırada. Ya da ne bileyim belki aynı parkın salıncaklarında yan yana sallıyor annelerimiz bizi.
Sonra zaman giriyor araya, yine ve daima.
Şimdi burada bu zamandayız ama koca bir geçmiş, ömrümüzden eksildi. Bugün yeniden karşılaşsak, yerine koysak geçen tüm zamanı, tamamlanmaz yine de.
Ne olurdu o sırada dönüp arkana baksaydın veya sallanırken salıncakta, başımı çevirip sol yanıma baksaydım!
Kim bilir girmezdi o zaman, zaman.
Ya da seni değil kendimi kandırıyorum belki de, yas tutmamak için yaşanamayana.


Sesli makale: http://snd.sc/1d9aKmk

13 Ağustos 2013 Salı

“Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun!”


Tamam. Çok ardarda geldi biliyorum ama eksik kalır korkum var! Bu nedenle bugün de, özellikle kalbinde Nazım’ı taşıyanlar için hakikaten bir eksiklik olmasın diye büyük yazarın ölümünden sonr akendisi için yayınlanan ve siyasal eylemci, komünist şair, roman yazarı ve bugünkü Fransız ozanlarının en önemlilerinden biri olan Louis Aragon’nun yazdığı satırları paylaşıyoruz.

“Hayır, yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde terütaze yaşadıkça hiç bir şey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra. […] Ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken cumartesi sabahı satın aldığım Znamia dergisinin son sayısını da götürmüştüm, dergide Nâzım'ın Les Romantiques (Romantikler) adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil, Papa XXIII. Jean'ın ölümünü bekliyordu. Her saat, radyoların başında. Ve pazartesi sabahı Papa daha yaşıyordu... Nâzım'a gelince, hiç bir şey bizi uyarmamıştı, can çekişmedi, şöyle ayakta, bir merdiveni çıkarken, ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize, burada yazarım, belki gelecek ay, yaza kadar izin verin. Bundan on sekiz yıl önce hapisanede, büyük Türk mistiği Mevlâna Celâleddin ya da İran'lı Ömer Hayyam gibi rubai biçiminde yazdığı şu dört mısranın bir kehânet olmaktan çıktıklarını anlayacak kadar vakit bırakın bana:
'Paydos...' -diyecek bir gün bize tabiat anamız,- gülmek, ağlamak bitti çocuğum... Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak: görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat... Yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon. Nâzım.
Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş, beni aramış. Yveniles'lerin evinde bulmuş, yüreğime işlemiştin, ey ölüm, telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm, ve hayır diyorum, Nâzım olamaz. Evet. O. Nâzım... Ta kendisi, başkası değil. Bütün insanlar gibi o da. […]
Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey. Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. ‘İnsan Manzaraları’nı sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayatı."

Güz çiçeklerinden Nazım’a çelenk


Geçtiğimiz hafta, dünyanın en üst seviye filozoflarından olan Sartre’nin, Nazım Hikmet ile ilgili, onun ölümünden sonra yazdığı satırları paylaşmıştık. Eksik kalmasına razı olamazdım. Aşağıda da yine büyük usta Nazım Hikmet için onun ölümünden sonra, dünyaca ünlü şili’li şair/yazar Pablo Neruda tarafından yazılmış şiiri paylaşalım. Yine tek satır yazmama bile ihtiyaç gerektirmeyen bir paylaşımla.

“Niçin öldün Nâzım?
Ne yaparız şimdi biz
şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki
orda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık
acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?
Kardeşim,
öyle yeni duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr
kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.
Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi döğüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen
yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma
güç veren dostluğundan yoksun.
Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.
[…]
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için."

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Simgesel şiddet


Televizyon kanallarının kimlerin elinde olduğu ve kanalları elinde bulunduran
kişilerin iktidarla olan ilişkileri Bourdieu’nün üzerinde önemle durduğu konulardandır.
Simgesel şiddet uygulamak için kullanılan televizyon kanallarına konuk olan görece aydınları ve kendi deyimiyle fast-thinker’ları, ne yaptıklarını sorgulamaları konusunda
uyarır. Bunun nedeni Bourdieu’nün endüstrileşen kültürden kurtulmayı bağlılıktan kurtarılmış sosyolojiyle olabileceğini düşünmesidir.

Fast-thinker’lar, Bourdieu’nün tanımlamasıyla, istenilen konuda istenilen şeyleri akademik bir üslupla söyleyen ve medya tarafından sıklıkla tercih edilen kişiler ya d aşimdiki deyimle steryotiplerdir.
Bourdieu; bu yolla, simgesel şiddetin yeniden üretildiğini vurgular. Televizyon Üzerine kitabında Bourdieu, günümüz televizyon ve gazete haberciliğinin, birbirinden farklı davranabilme, ya da aynı haberi en önce verebilme hırsının, zamanla bütün habercileri aynı hale getirdiğini derinlemesine anlatır.
Bourdieu tekdüzelikten kurtulmak için aydınların kurtarıcı olabileceğini, ancak pazarın güçleriyle suç ortaklığı ve işbirliğinden kaçabildikleri takdirde bunu başarabileceklerini söyler.

Ona göre kamuoyu yoklamalarının katı bir çözümlemeye tabi tutulması gerektiğidir. Kamuoyu yoklamaları ‘cevap yok’ yanıtını verenleri yok sayan, sonuçları sadece soruya cevap veren katılımcılar üzerinden değerlendirilen, cevap şıklarında keyfi düzenlemeler yapılan ve katılımcıları beklemedikleri ve belki de istemedikleri soruları cevaplamaya zorlayan  bir düzende yapılamkadır.

Televizyon karşısında simgesel şiddete maruz kalan bireylerin ise bu şiddete tepki göstererek etkilenmelerini en aza indirmeye çalışmalalarının bir suç ortaklığı olduğunu vurgulayan Bourdieu, bu yüzyılın en büyük tehlikesine işaret ederken, onu takip eden sosyal medyanın görece bağımsızlığı da giderek aynı simgesel şiddete doğru ilerlediğini de görmek gerekir.

9 Ağustos 2013 Cuma

Sarasvati, Lakşmi, Durga


Trimurti, yeryüzündeki birçok inanç, gelenek ve mitolojide bulunan üçlü ilah grubuna (üçlemeye) Hinduizm ve Hint mitolojisinin çeşitli ekollerinde verilen bir isim. Bu üçlü ilah grubu Hindu tradisyonunda Brahma, Vişnu ve Şiva olarak geçiyor. Aslında Trimurti sözcüğü “üç yüzlü ilah” anlamına gelir. Yani üç ayrı fonksiyonu olan tek bir ilah söz konudur: Brahma olarak yaratır, Vişnu olarak hükmeder, Şiva olarak yok eder.
Bir başka deyişle üç ayrı ilah yoktur; tek bir birimin üç ayrı fonksiyonunu gösteren üç tezahür söz konusudur. Her ne kadar adı geçen üç ilah eril olsa da, Trimurti’nin ve genel olarak tanrısal gücün dişil bir yönü de bulunur. Bu dişil yön üç ilahın ilahi eşleri olarak sunulan üç tanrıça ile vurgulanır ve betimlenir. Bunlar sırasıyla: SarasvatiLakşmi ve Durga’dır.
Hint tradisyonunda üçgen tarafından çevrili daire Trimurtiyi simgeler. Trimurti sık sık üç yüze sahip insan figürleriyle de betimlenmiştir.
Hindular üç ilahi fonksiyonu göstermek üzere kimi zaman elin üç parmağını kullanırlar ki, bu işarete Trikala denir. Bu üç parmak işareti Proto-Türkler’den kalma çok eski bir yazıt olan Tamgalı Say yazıtında da görülür. Kimi yazarlar bu üçlü ilah grubunun sembolik anlamlarından birinin Sirius Sistemi’ndeki üç yıldızla ilgili olduğunu belirtmişlerdir.
Bu üçleme kavramı Hıristiyanlıkta da karşımıza çıkar.
“Bab, oğul ve kutsal ruh” Trimurti’deki gibi tek gücün 3 yüzü değillerdir ama bir üçlemenin Hindulardaki yayılan şekliyle varlığı da tartışılmaz.
Sembolize edilen töresel veriler, sadece inanç mutluluğu ile kaldığı sürece kaçınılmaz gereklilik bile olabilir. Ancak bu toplumsal yaşamın mihenk noktalarına sıçrarsa sonucunun vahim olacağı da kaçınılmazdır. Dinler ayrımı ise bunu anlatır. Bu ayrım, tüm dinlerin insan için bulunduğunu da reddetmeyen bir ayrımdır.
Din felsefelerin en güzelidir. Ancak laiklik önemlidir ve sembol olmak yerine yaşam olmakla ayakta kalabilir. Bunu sağlamak ise toplumun görevidir.