Bir kraliçenin, görkemli şatosunun penceresinden bakarken göründüğü kadar mağrur bir duruşla, kalbini çıkarıp süslü püslü bir kutuya koydu. Sonra, kalbinin yanına yavaşça çıkarıp umutlarını bıraktı. Başını uzatıp baktığında bir de ne görsün, umutları kalbine sarılmış ağlıyordu.
Göz göze geldi umutlarıyla, gözleri doldu. Bir de baktı ki, yerinde duramıyor hayalkırıklıkları. Uzanıp hayalkırıklıklarını da kutuya koydu. Umutları kalbinin bir yanına, hayalkırıklıkları öbür yanına ayrıldılar. Birbirlerine hüzünlüce bakıyorlardı.
Yetmedi.
Acılarını da koydu kutuya. Sonra pişmanlıklarını, çaresizliklerini, tuttuğu yasları hatta tutamadıklarını da koydu.
Kutu da ne kutuymuş. Koydukça koydu, dolmadı.
*
Durup şöyle bir düşündü, ‘başka neyi koysam’ diye. Birden bire hatırladı.
Hasret sancılarını koydu kutuya, telaşla, unutup dışarda bırakmaktan korkarcasına. Sonra kutuyu kapattı. Sıkıca bağladı etrafını. Gece olmasını bekledi.
Havanın günbatımı kızıllığı katran siyahına dönerken kutuyu arabasına koyup yola çıktı. Nehrin kenarına vardığında karanlık, doğuştan kör bir bakış gibi çökmüştü.
Arabasından indi. Kutuyu çıkardı. Hiç tereddüt etmeden nehre fırlattı. Nehir, bir denize kavuşma arzusu ile doluymuşçasına akıyordu. Kutu nehre düşerdüşmez karanlığın derinliğina yaren oldu.
Sonra hızla evine döndü. Eve girdiğinde bir de baktı ki, tüm hatıraları evin her köşesine saçılmış kendisine bakıyorlar. Anlam veremedi. Sorgulayan gözlerle onlara bakarken, hatıraları hep bir ağızdan uğuldar gibi konuştular: “Tüm kurtulmak istediklerinden uzaklaşırken, kalbinden de oldun. Biz, kalbin yoksa kimsesiziz.”
*
Çığlık gibi bir ses duydu birdenbire. Bu sesle, kan ter içinde uyandı. Güneş doğmak üzereydi. O ses, penceresine konan Çiğkuşu’na aitti. Gülümsedi.
Uyandığı rüyadan birşey öğrenmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder