28 Ağustos 2013 Çarşamba

Kapıyı çalan sendin


Kapım çalındı, yalnızlık demini koyulaştırırken. Gidip açmadım. O gelmişti. Biliyordum. Çalar çalmaz gider diye düşündüm. Haklı çıktım.
Bir Mevlevi asitanesinde çalan kudüm gibiydi çalan kapının sesi. Bir davet gibiydi. Ben bu daveti hep bekledim. Nihayet gelmişti.
Kapıyı açsam da açmasam da davet benimdi.
Açmadım.
Ama içimde kök salan, ruhuma bir duvar sarmaşığı gibi dolanan yalnızlık, keskin bir acıya bürünmüştü. Çünkü davet beni ondan sıyırdı.
Sökülüp giderken benden, yalnızlığımla göz göze geldim. Bir çift göze sığan asırlık bir hayat gibiydi bakışları. Yüz yıl yaşayan ama ölmesi için tek bir an yeten her hayat gibi. Tüm hayatlar gibi.
Artık her an, kapımın çalınması mümkündü. Çünkü bir kere çalındı. Ben kendimi alıp aynı yerde oturmayı sürdürdüm. Ama bir farkla. Artık o kapıyı çalanın o olduğundan emindim. Oydu ve gelmişti. Onca bekledikten sonra, tam zamanında.
*
Kapıyı çalan sendin!
Kapıyı çalan, renginden çektiği acıyla yaşayan bir Afrikalı çocuktu. Kapıyı çalan sendin, yaşlı bedenindeki acılara, ziyaretine gelecek bir yakınını son kez görebilmek ümidiyle dayanan ihtiyar adam. Kapıyı çalan sendin, inandığı veya inanmadığı için ‘diğerleri’ yapılan. Kapıyı çalan sendin, bin yıldır hakkını arayan kadın.
Kapıyı çalan, sizdiniz, bendim, herkesti.
Dedim ‘girin içeri’, kapım zaten hep açık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder