31 Aralık 2012 Pazartesi

Yine bir kırlangıç yılı

Televizyonla tanıştığım ilk yıllarda, bir gelenekmişçesine, her yeni yılın gelişini tanıtan görüntüler, “eski yılı temsil eden yaşlı, güçsüz bir ihtiyarın gidişi ve yeni yılı temsil eden, dinamik, güçlü bir gencin gelişi” şeklindeydi. Giden, gitmenin hüznünü, gelen ise gelmenin mutluluğunu yansıtırdı. Gelenden heyecan duyardım ama çoğunlukla gidene üzüntüm bu heyecandan fazla olurdu. Hayatımızın biten bir yılı, acılarımızı, hasretlerimizi, kötü olan her şeyi geride bırakıyor. Ancak, gerçekleşmemiş umutlarımızı, ulaşılmamış mutluluklarımızı, elde dilmemiş beklentilerimizi, yaşanmamış aşklarımızı da geri de bırakıyor, düne gömüyor. Her ne varsa, onu, dün yapan bir döngü, yılbaşları. Bu nedenle, bugünü dün yapan zamana inat, anı an yapan mutluluklara sarılma farkındalığı dileyerek, bir yeni yıl hediyesi sunmak istedim sizlere, aşağıdaki küçük ancak ders verici hikaye ile. * Kışın, göçe çağıran soğukları başlamak üzereydi. Küçük bir Kırlangıç, yaz boyunca izlediği bir adama aşık olmuştu. Cesaretini toplayıp nihayet penceresine kondu. Önce olabildiğince dik dursa da, sonra dayanamayıp gagasıyla cama vurdu. Çok meşgul olan adam öfkeyle cama dönüp bakarken, Kırlangıcın minik kalbinde tarifi imkansız bir heyecan vardı. Aşkından titreyen Kırlangıç: “Seni izliyorum haftalardır, nedenini ne olur sorma. Ama galiba ben seni seviyorum” dedi. Adam, “Sen de nerden çıktın, işimi bozdun, zamanımı alıyorsun” diye tersledi Kırlangıcı. “Aç pencereyi içeriye al beni. Hem yalnızlığına çare olurum, hem seninle yaşam bulurum” diye önerdi Kırlangıç, aşkından sırılsıklam bakan gözleriyle. Adam, daha da sertleşti, pencerenin arkasında duran Kırlangıca karşı. Ardından; “Şuna da bak, neler diyor? Haddini bil, hiç kuş insana aşık olur mu?” diye kızdı. “Soğuklar başladı bak, üşüyorum dışarda. Alırsan içeri, deva olurum yalnızlığına.” Hepten kızan adam, kovdu Kırlangıcı camın önünden. “Yürü git işine, yalnızlığımdan memnunum ben” diyerek. Gagasını büken zavallı Kırlangıç, aşkından kalbine hançer gibi saplanan bir acıyla uçtu, uzaklaştı. Gel zaman git zaman, adamı pişmanlık sardı. Kendi kendine, “keşke alsaydım içeriye” diye üzülmeye başladı. Bir yandan da “sıcaklar başlayınca geri gelir yine” diye beklemeye başladı. Derken bahar geldi. Tüm doğa uyandı. Gelip geçen her kırlangıca adam, önce kovduğu ve şimdi beklediği Kırlangıcı sordu. Fakat izine rastlayamadı. Öylesine çok üzüldü ki, gidip bilge kişiye danıştı. Hem Kırlangıcın, hem de kendisinin yaptıklarını anlatıp çare istedi. Bilge kişi, üzüntüyle başını sallayarak, şu yanıtı verdi: “A benim yalnız oğlum, ne kadar efkarlansan azdır. Çünkü kırlangıçların ömrü sadece altı aydır.” * Mutlu bir yıl dilerim. Yaşamınızdaki güzelliklerin, sağlığınızın, sevmelerinizin ve sevilmelerinizin kıymetini bilerek... Şimdiyi yaşama marifeti ile yarın denen olgunun, bugüne yenilmesini engelleyerek...

29 Aralık 2012 Cumartesi

Epikürcülük

“Her bireyin mutluluğu nasıl sağlanır ve korunur?” sorusuna şöyle yanıt vermiştir: “Yaşamdan zevk almalı, fakat düşünüp tartarak. Bir başka ifadeyle, iyi bir yaşam, mutluluk içeren ve acının olmadığı bir yaşamdır. Yaşamımız boyunca, en fazla mutluluğu elde etmek ve en az acıya katlanmak için hesap yapmalıyız.” Epikürcüler, körlemesine bir aşırı düşkünlük ve doyum arayışına dalmış, gayri ahlaki bir yaşam süren sansualistler gibi değildirler. Tam tersine, Epiküros, hayatta tedbir ve ihtiyatı tavsiye etmiştirler. Epikürcülük mutluluğu garanti altına alma konusunda hakimi olduğumuz tek şey hazdır. Epikürcü yaşam felsefesi iki maddeyle özetlenebilir. Var olan tek ‘iyi’, hazdır. Azami hazzı temin edebilmek için, sadece kontrol edebildiğimiz nazların tadını çıkarmalıyız. Hazzı (Yunanca: Hedone) en yüksek iyi olarak kabul eden öğretiye "hedonizm" deniyor. Yani, haz felsefesi. Epikürcülüğün tedbir ve ihtiyat ile şekillenmiş hedonizm olduğu söylenebilir. Birinci planda Epikürcüler hazzı anlık duyumsal arzu olarak görmezler. Epikürcülük refahın ve mutluluğun, dostluk ve edebi hevesler gibi, daha damıtılmış, güvenli biçimlerini vurgular. Eğer kişisel mutluluğumuzu temin ve muhafaza etmek istiyorsak, bunlar gibi daha belirgin ve incelmiş nazların peşinden koşmalıyız. Aynı zamanda Epikürcülük, sağladığı hazza karşılık çok yoğun endişeye yol açan siyasi faaliyetleri küçümseyip reddetmiştir. Devleti ve toplumu, bireylerin değerlerini taşıyan unsurlar olarak görmez. Sadece haz ki bu da ister istemez bireyin hazzıdır, kendi içinde bir değere sahiptir. Devlet ve toplum sadece bireyin hazzını sağladıkları ve bireyi acıdan uzak tuttukları ölçüde iyidirler. Yasalar ve adetler sadece bireysel menfaatleri desteklemek amacıyla var olduklarında bir değere sahiptirler. İnsanları hukuka karşı gelmekten alıkoyan şey cezalandırılma korkusudur yani acı korkusu. Bu felsefede her şey, bireysel hazza dayanmaktadır. Ancak azami bireysel hazzı hedeflediği sürece bir ahlak veya bir hukuk sisteminin iyiliğinden söz edilebilir. Doğru ve ahlaki olan için bunun ötesinde bir esas yoktur. Tüm bunlara baktığımızda devletin zaten fazlası ile mutsuz ettiği kanaatine varmamı mümkün. Hele hele ülkemizde!

28 Aralık 2012 Cuma

“Sonrası iyilik, güzellik”

Hep, hiç yazılmamışın derinliklerindedir aşk, hayal ve mutluluk. Yazılınca, dokunulduğunda solan çiçekler gibidirler. Öylece boynu bükülür hayallerin, yürekler dokundukça. Gönderilmeyen mektuplar gibidir oysa her biri. Yazılsa da, yazıldığı duyguda kalırlar. Bir kalbe yangın olacağına, denizlerce su olmayı tercih ediştir bu, bir yerde. Aşk ve acı, hayal ve mutluluk. Bir aşkı yazınca çoğaltan kalplerden çok, paylaşınca tüketilen kalplere sahip oluşumuz, belki de bundandır, aşkla acının, hayal ve mutluluğun aynı satırca sözcük oluşları... Bir sevdanın tahtı olacağına sahipli kuytular, aynı sevdanın gömüldüğü acı oluyor, pervasızca. Hiç tanımlanmayanın, anlatılmayanın, paylaşılmayanın, yaşanmış kabul edilmediğini düşünsek de, tanımlanınca, anlatılınca, paylaşılınca, tükendiğini izlemeye tercih edeceğimiz, aşkların yorgun çağındayız. Oysa eski zamanların tenhalığında, kalplerden, kalemlerden çıkan, zaman tanımaz, eskimek bilmez duygular, orada hala öylece bizi bekliyor. Bir gül yaprağının suda bıraktığı halkalar gibi, usulca büyüyerek. Yok olacaklarını bilme acısına rağmen... Cemal Süreyya’nın aşkı gibi... Var mıydı, yoksa yok muydu, bilmeden yaşanıyorken her şey... * Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git. Gözlerin durur mu onlarda gidiyorlar. Gitsinler Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı, Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz Sanki hiç olmamıştı Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu Şurada senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullular Şurada da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların [...] Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti Çünkü iki kişiydik Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra Sonrası iyilik güzellik. * [...] Telif hakkı nedeniyle eksik bırakılmıştır. Lütfen orijinal kitabından okuyun.

27 Aralık 2012 Perşembe

Hukuk ve ahlak

"İyi ahlak için iyi yasalar gereklidir. Yasalar da iyi ahlak olmadan korunamaz." Hep karıştırılır. Hukuk ve ahlak arasındaki farklılığı ortaya koymak gerekir. Hukukun amacı adaleti gerçekleştirmektir. Buna karşın ahlakın amacı ‘iyi’ yi gerçekleştirmek, ya da iyiye ve doğruya ulaşmaktır. Tarih boyunca ahlaki değerlerin bir çoğu zamanla hukuki temeller haline gelmiştir. Yasalar çoğunlukla yapılması gerekenleri sınırlarlar ve insanların davranışlarının ahlaki ölçüleri yasal ölçülere dönüştürülür. Ancak hukuk ve ahlak arasında bir karışık anlama hep vardır. Temel sorun ahlaki değer yargılarının koruyucusunun hukuk olup olmamasıdır. Devlet ahlaki kuralları test edebilir mi? Benzerlik ve farklılıkları şöyle sıralamamız mümkün: Hukuk kuralları, insanların davranış ve eylemlerini düzenler ve bazı sınırlamalar getirir. Hukuk kurallarının yaptırımı söz konusudur. Ahlak kuralları da insan davranış ve eylemlerini sınırlandırır, ancak hukuk kurallarından farklı olarak ahlak kurallarının yaptırımı yoktur. Hukuk kuralları yazılıdır. Oysa, ahlak kuralları çoğunlukla yazılı olmayan normlardır. Bu ayrımın günümüz açısından giderek ortadan kalktığını görmekteyiz. Zira günümüzde çeşitli meslekler için ahlak kuralları (code of ethics) giderek yazılı bir hale gelmektedir. Hukuk kuralları "dışa yönelik"tir. Daha açık bir ifadeyle, hukuk kurallarının amacı insan eylem ve davranışları sonucunda başka insanların zarar görmesini engellemektir. Ahlak kuralları ise daha ziyade "içe yönelik"tir. Ahlak kurallarında kişilerin ya da organizasyonların kendi kendilerini kontrol etmeleri ve ahlaki olmayan davranışlarını sınırlandırmaları geçerlidir. Hukuk kuralları devlet tarafından oluşturulur. Ahlak kuralları ise devlet yanı sıra diğer organizasyonlar tarafından da oluşturulabilir. Örneğin, siyasal ahlaka ilişkin kurallar ve normlar devlet tarafından oluşturulur. Buna karşın, ahlak kuralları devlet tarafından oluşturulacağı gibi bağımsız sivil toplum kuruluşları ve özel organizasyonlar tarafından da oluşturulabilir. Hukuk, "resmi ahlak kuralları"dır. Ahlak ise hukuk kurallarından farklı olarak genellikle gayri resmi kurallardır. Örneğin, vergi kanunları vergi kaçakçılığını gayri ahlaki bir davranış olarak kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda yaptırımlar (hapis cezası, vergi cezası vs.) öngörür. Ahlak ise vergi kaçakçılığının sadece yanlış bir davranış olduğunu belirtir. Yani, hukuk resmi; ahlak ise gayri resmi kurallar bütünüdür. Niccolo Machiavelli’nin makalemin başında kullandığım cümlesi aslında bir ülkede kötü gidenin temeline ışık tutar. Mesele bundan ibaret. ---- Meraklısına: Kaynaklar; C.C.Aktan, Ahlak ve Ahlak Felsefesi, İstanbul: ARI Düşünce ve Toplumsal Gelişim Derneği Yayını, 1999. R.P.Misra, "Interdependence of Environmental Ethics and Juristiction Relationships" in: Kriton Curi and et all. 1996. p. 100.

26 Aralık 2012 Çarşamba

İslam'ın inceliği

İki yıl kadar önce Sabah Gazetesi yazarlarından sevgili dostum Yelda Cumalıoğlu beni arayarak Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri ile görüşmek istediğini ve söyleşi yapmak istediğini söyledi. Bu görüşme için hemen harekete geçtim ve dostum Okyay Sadikoglu ile uygun randevuyu alır almaz görüşme gününü sabırsızlıkla beleyen Yelda’yı Ercan Havaalanından aldım. Yol boyunca ne sorulması gerektiğini konuşurken öneli bir uyarıda bulundum. “Hiç bir şey sorma” dedim. Bir söyleşide soru sormadan nasıl ilerleneceği sizce de merak konusu olabilir. Ama asıl olan sadece sorduğunuz soruya cevap alarak sınırlar koymanızdır. Oysa soru sormazsanız cevaplar size akar hem de sormadığınız hatta sormayı düşünmediğiniz konularda bile. Öyle de oldu. Yaklaşık bir saat süren sohbetten sonra nerdeyse istenilenden fazla bilgiye erişildi ve bu bilgiler Yelda’nın Sabah Gazetesi’ndeki sayfasında detaylıca yer aldı. Dergahta Şeyh Efendi Hazretlerinin torunu Mehmet Nazım’a sorduğu bir sorunun yanıtını alan Yelda ile birlikte ben de aslında ne kadar detay ve incelik olduğunu bir kez daha anladım. Soru “dergahta ne yaptıkları” idi. Cevap ise “insan olmayı öğreniyoruz” olmuştu. İslam yaratılmış dinlerin en yücesi ve en hakikatidir. İslam Felsefesi insanın her anına yeter bir felsefedir. Bu detay ve incelik bir çok defa karşımıza çıkar. Elbette gören için. Şeyh Efendi Hazretleri yeni yıla bir kaç gün kala ifade ettiği aşağıdaki cümlelerle aslında harika bir detaya ve huzurlu bir inceliğe işaret ediyor: “Duada ve namazda çoğul ifade kullanmak her zaman daha makbuldur. ‘Hasbun Allah-Allah bize yetişir, kâfi gelir’ demek, ‘Hasbiy'Allah-Allah bana yetişir’ demekten daha âlâdır. ‘Rabbena-Rabbimiz’ demek ‘Rabbi-Rabbim’ demekten daha makbuldur. Fatiha Suresinde Allah (svt) ‘Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz’ buyurmuş, ‘ibadet ederim ve yardım dilerim’ buyurmamıştır. Yine Kuran-ı Kerim'de bütün Sahabe için ‘Ve kâlû hasbun Allâhu ve ni’mel vekîl - Ve 'Allah bize kâfîdir ve O, ne güzel vekildir'” dediler. İslam’ı bu hassasiyet ve detayla kalbinde yaşayanlar, bu felsefeyi gönüllerine dolduranlar mutlu insanlardır. Aklı selim insanlardır. İslam Dini’ni bu felsefeden arınmış sadece ritüelleri ile ya da önceki olumsuz temsilcilerinin hataları ile anlamağa ısrar edenler ise ya bunu kasıtlı yaparlar, ya da bilmeden detaylarına inmeden eleştiriler. Bunu yapmak sadece hata değildir aynı zamanda haksızlıktır. Bu vesile ile herkes aynı şeyi öneririm. Yukarıdaki detaylara varacak kadar erdem kalbimize dolamasa ve o mertebeye erişemesek de, İslam’ı değerlendirmek ve hakkında konuşmak için onu özümseyerek ve iyi niyetle öğrenin. Önce bilgi sahibi olarak sonra fikir sahibi olun.

24 Aralık 2012 Pazartesi

Kendi kısa listem

Bu yıl neleri önemsedim. Bu değerlendirmeleri sakın ola bir kibir sonucu olarak algılamayın. Bilakis tamamen içimden geçenleri bu ülkenin kimlik kartını taşıyan bir birey olarak ve bu kartın verdiği bir hak olarak görmem nedeniyle yazıyorum. 2012 geçerken bu yıl adına aklımda kalanları kendi cetvelimden artıracağım. Benim için olumlu anlamda en önemlisini en sona sakladığımdan ikinciden başlayacağım. İlk aklıma gelen #Toparlanıyoruz hareketinin çıkışı. Olumlularım arasında. İnsanların ülkeleri için menfaat beklemeksizin zaman harcamaları ve bir araya gelmeleri ve bu kitle özellikle gençlerce oluşturulması çok önemli. Türkiye’den nihayet su gelecek olması ve bunu yıllar sonra ve yıllar süren komik hatıralardan sonra hayata geçeceği konusu da olumlulardan. (Parantez açmak zorunda kaldım çünkü bunu iktidarın tek başına sahiplenmesini olumlu kabul edemem.) Özelde Lefkoşa Türk Belediyesi’nde yaşananlar ancak aslında bir çok başka belediyenin de içinde bulunduğu olumsuz durumlar ve Girne Belediyesi’ndeki kokuları da listeme alabilirim. Sendikal hareketin başarısızlığı! Bir olumlu ekleyecek olursam Melis Redif’in olimpiyatlarda koşması önemliydi. Elbette ülkemizin ilk 35mm sinema filmi Anahtar’ın vizyona girmesi ve yine Türkiye’de de ilk vizyona giren Kıbrıs filmi olması... Elbette bir tane daha çok olumsuz ekleyecek olursam, UBP Kurultayı’ndan bahsetmek mümkün. Olumlu bir ekleme daha: Ercan ihalesi. Petrol arama konusu da önemli ama inanın onu olumlu mu olumsuz mu karar veremedim size bıraktım. Olumlu bulmakta o kadar zorlandım ki bunu da 2012’nin olumsuzları arasına almak istiyorum. Ve dünyanın gündemi... 21 Aralık saçmalığı, saçmalayanlara kapak oldu! Aslında o kadar çok olumsuz olduğunu düşünüyorum ki hepsini yazmak bir makaleye sığmaz. * Başta belirttiğim ilk sıradaki olumlu konuya gelince... 2012’yi benim için diğer yıllardan ayrılan bir özelliğe sahip. Bunun sebep Lavi Nazım’ın sevgili oğlumun doğduğu yıl olması. Bunu vesile bilip bu makalenin sonunda hepimizin evlatlarımıza Allah’tan sağlık dolu uzun ömürler ve olmayanlara da Allah’ın bu tadı bir an önce yaşatmasını dilerim.


23 Aralık 2012 Pazar

“Öyleymiş gibi görünmek”

Sözcüklerin, bireyler arasındaki iletişimde sabitlenmiş anlamları sorunsuzca iletmeye yaradığı inancına söz-merkezcilik denir. Jacques Derrida’ya göre, bu inanış, Batı kültürünün temel varsayımlarından birisi olup, kendi felsefi yöntemi olan yapısökümünün sorgulamaya çalıştığı bir şeydir. Söz-merkezcilik, bir sözcüğün tam anlamının o sözcük daha dile getirilmeden “verimli”, aklımızda “mevcut” olduğu varsayımına dayanır. Derrida buna “mevcutluk metafiziği” demekte ve Batı düşüncesinin en büyük yanılsamalarından birisi olduğunu savunmaktadır. * Tüm bu kavram melodileri altında, hiç çekinmeden; sözün merkezci bir etkisi olduğunu ifade etmek gerekir. Bu nedenledir ki iletişimin en değerli varlığı olan dil, onu sözle örebildiğimizce faydamızadır, üstünlüğümüzdür. İnsanlarla iletişimde çağlar boyunca görülmüştür ki, hitabet zeka, kabiliyet ve eğitim üçlemesinin sonucudur. Ancak bunların samimiyetine güvenmek gerekir. Şöyle ki, birey, kendi dilini en iyi şekilde kullandığı zannı yanılgısında, kendinde bu gücün olduğunu sanabilir. Oysa derinlemesine bir diyalogda anlaşılır ki, demagoji hiç bir şeydir. Siyasi arenada uçuşan demagojik ifadelerin değersizliği de bundandır. Bu ifadelere inanmak bireyin demagoji seviyesinin altında bir kültürden geldiğini veya geldiğinin kültürün bu yapısından arınamadığının göstergesidir. Söz, kendi dilinin ölçülerini iyi bilen, diksiyonu düzgün, artikülasyonu eksiksiz dizilmiş cümlelerle kullanıldığı sürece etkili olan bir argüman olsa da hiç bir şey bu kadar basit değildir. Nerede ve ne kadarını sarf edeceğimizi bilmek de bu başarının anahtarlarındandır. Sabitlenmiş simgeler dizisi içerisinden seçilenlerle kurulan cümleler iletişim kurmamızı sağlar gibi görünebilir. Ama esas olan anlaşılanların yanında geliştirebildiğimiz söz dizileridir. Buna göre yazarların, köşe yazarlarının, ideal kanaat önderi konuşmacılarının kullandıkları söz sanatı da bu nedenle önemlidir. Evlerimizde, eş dost arkadaş ortamlarımızda hatta işyerlerimizde, kurduğumuz gayri ölçülü ifadelerin önüne geçmeleri, dili ve sözü geliştirici donanıma sahip olmaları toplumun önünde gitmelerini sağlar. Aksi halde “öyleymiş gibi görünmek” topluma son derece zarar verir. Sözü iyi kullanmayan ve halkın içinden biriymiş gibi bir maske takan yapı, samimiyetten uzak, bilakis yetersizliğin savunma mekanizmasından başka bir şey değildir. Söz önemlidir. Çalışıldıkça başarılan ve tüm topluma fayda getiren bir önderliktir.

18 Aralık 2012 Salı

Kimi yol açar kimi yol tıkar!

Rönesans’ı sadece bir akım, bir dönem ve zaman olarak değerlendirmek eksik olur. Dünyanın önemli bir düşünce dönüşümü olarak da ele almak, anlamak için kaçınılmazdır. Rönesans felsefesi, 14. yüzyıl sonlarından başlayıp 16. yüzyıl ortalarına kadar geçen dönemde, özellikle de 15. yüzyılda ortaya çıkan çok yönlü felsefi gelişmeleri adlandırır. Rönesans felsefesi, genel olarak felsefe tarihinde bir geçiş dönemi felsefesi olarak kabul edilebilir. Ancak etkileri günümüze kadar ulaşmıştır. Rönesans, bilimde ve düşünce alanında yeni gelişmeler meydana gelmeye başladığı bu dönem, ortaya çıkan yeni perspektiflerle bilgileri, ortaçağ düşüncesiyle yeniçağ düşüncesi arasında köprü rolünü oynamaya yöneltmiştir. Rönesans anlam olarak yeniden doğuş anlamına gelmektedir. Avrupa'da gerçekleşmiş olan bir olay olmasına karşın, batı felsefesinin doğumu anlamı da taşıdığından dünyanın birçok yerine sonuçsal etkileri olduğu anlamda bir yeniden doğuştur. İlkçağda ve ortaçağdaki düşüncelerin bir tekrar incelenmesi ya da tekrar değerlendirilmesi değil, çok daha kapsamlı bir anlamda o zamana kadar tartışıla gelen konuların tamamen yeni bir biçimde ortaya konulmaları, önceki çağlardan çok farklı bir insan tipinin ortaya çıkması ve düşünceler geliştirmesi söz konusudur. Rönesans felsefesi aynı zamanda bir geçiş dönemi felsefesi olduğu için önceki çağlar ile daha sonra iyice belirginleşecek olan yeniçağ düşüncesi arasında bir köprü işlevi de görmüştür; böylece önceki tartışmalar yeni formlar ve içeriklerle yeni gelişmelere aktarılmıştır. Rönesans coşkulu, parçalı ve yaratıcı yeniliklerle dolu bir dönemdir. Sadece bu anlamı ile bile, Rönesans başlı başına tıkanmış çağlar için tünelin ucundaki ışık niteliği taşımıştır. Skolastik felsefe inanç ile bilgi ya da din ile felsefe arasındaki ilişkinin belirlenmesi konularında açık olmayan bir yol izlemiş ve bunları birbirlerine indirgemeye yönelmiştir. Ortaçağın sonlarına doğru bu yaklaşım iyice çözülmeye başlamış ve din-felsefe ilişkisi birbirinden uzaklaşmaya yönelmiştir. Felsefe giderek bağımsızlaşacak ve Rönesans’ta kendi başına bir güç kazanacaktır. Özellikle bu kopuşta nominalizmin etkisini belirtmek gerekir. Doğrunun çift nitelikliliği, bilgi bakımından doğru olmayan bir şeyin inanç bakımından doğru olabileceği düşüncesi bu dönemde temellendirilmiştir. Böylece inanç ile bilginin sınırları kesin olarak birbirinden ayrıştırılmış olunmaktadır. Skolastiğin son dönemleri bu anlamda Rönesans felsefesinin oluşmasının ipuçlarını verir. Bu özerkleşme süreçlerinin bir parçası olarak birey öne çıkmış, felsefe de insan düşüncesinde sorun olan her şeyin irdelendiği bir disiplin olarak yeniden ele alınmaya başlanmıştır. Bunu günümüzde düşünüp yeniden anlamlandırmanın ihtiyacı, sadece sanat ve siyasetin değil, düşünce sistemlerinin de tıkanmasının sonucunda ortaya çıkar diyebiliriz. Gelin görün ki, önce bu tıkanıklıkları kabul etmek gerekir. Çünkü her alanda yaşamakta olduğumuz tıkanıklıklara atıfta bulunmak için kaleme aldığım bu yazının değeri ancak, tıkanıklığı kabul etmekle kazanılır. Bilmiyorum, var olan iç ve dış tıkanmalarımızı kim ne kadar kabul eder? Ama bilinen bir gerçek var ki, maddi veya sıhhi değerlerin yerinde olmasına karşın, olumsuz bir atmosfer ve beklentileri zayıflamış bir mevsim yaşamaktayız. Dileğim bu mevsimin elinden tutup geride bırakılmasının sağlanmasıdır. Yeniden düşünmek şart!

16 Aralık 2012 Pazar

Fihi ma-fih

Siyahar içinde Konya’nın Şeker Tacirleri Hanı’na giren Ebubekir Selebaf adlı şeyhin müridi Şemsettin Muhammed; Şems-i Tebrizi’den başkası değildi. Hacı Bektaş Veli’nin “Makalat” adlı kitabında bir aradığı olduğu yazılmıştır. Aradığını Konya’da bulacaktı, kalbini dinleyince bunu biliyordu. Mevlana’yı atının üstünde gelirken buldu. Atın dizginlerini tutarak sordu: “Ey bilginler bilgini, söyle bana, Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyazıd Bistami mi?” Mevlana, yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı. “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; O’nun yanında Beyazıd Bistami’in sözü mü olur?” Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: “Neden Muhammed ‘Kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim’ diyor da, Beyazıd, kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, cüppemin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?” Bu soruyu Mevlana şöyle yanıtladı: “Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Beyazıd ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı onun için böyle konuştu”. Tebrizli Şems bu yorum karşısında “Allah, Allah” diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O’ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı. * Bu yüce insanın; Mesnevi, Divan-ı Kebir, Fihi Ma-Fih (Ne varsa İçindedir), Mecalis-i Seb’a, Mektubat gibi ölümsüz eserlerin sahibi Allah dostu Mevlana Celaleddin-i Belhi Rumi’nin bugün ölüm yıldönümü, kendi deyimi ile Şeb-i Arus, düğün gecesi. Mevlana bu geceyi Rabbine, sevgiliye kavuşma gecesi olarak düşündüğü için düğün gecesi olarak adlandırmıştı. O’nu rahmetle anarken bir sözüyle aşkın tüm çağları oluşunu paylaşalım. “Yan diyorum içime! Sadece sen yan ve dayan diyorum gönlüme! Herkes mutlu olsun. Sen dayan! Aşk dediğin ya Allah'tan gelmeli. Ya Allah İçin Olmalı. Ya da Allah'a ulaştırmalı; yoksa yerle bir olmalı.”

15 Aralık 2012 Cumartesi

“Avcunuz hep açık dursun”

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine giderken, yolu Dede Molla isimli birisinin yaşadığı köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp onu selamlar. Köylü gelenin kim olduğunu bilmez bir şekilde selama karşılık verir. Sultan “Baba duydun mu? Padişah seferdeymiş Mısır’a gidiyormuş” der. İhtiyar adam sakince “Allah yolunu açık etsin” deyip işine devam eder. Sultan, onun bu olgun haline bakıp, dünyaya gönül bağlamayan, lazım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sahibi bir kişi olduğunu anlar. Dedenin nasıl karşılık vereceğini merak ederek; “Uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı?” diye sorar. Bunun üzerine ihtiyar adam, biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan yemeği işaret ederek; “Pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!” der. Padişah; “İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister” deyince, yaşlı adam bu kez “İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşallah!” diye cevap verir. Sonra tarlasını sürmeye devam eder. * Bu hikayenin devamı rivayettir. Sultan Mısır’dan zaferle dönerken bu yaşlı ihtiyarı ziyaret eder. Kendisine bir dileği olup olmadığını sorar. Yaşlı adam da Sultana, “kolunuza sardığınız mendilimi isterim” der. Bundan da anlaşılır ki, Mısır Seferinde yaralanan ve kendisine uzatılan bir mendili koluna saran sultana o mendili veren asker bu ihtiyar adamdır. Ve Anadolu’nun erenlerindendir. Ders verici olanı tevekküldür, gönül tokluğudur. Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri’nin dediği gibi; “gönül ister ki, insanlar, bırakın yakınlarına, en uzaklarına bile avuçlarını hep açık tutsunlar. O avuca koymak isteyen koysun, almak isteyen alsın. Hayatın geçiciliği ve hiçliği böyle anlaşılsın.”

12 Aralık 2012 Çarşamba

“Ne istersen sen osun”

Her günümüze Aziz Nesin ve Orhan Kemal’le başlamak güzel aslında... İki büyük usta ile yatıp iki büyük usta ile kalkıyoruz. Hayatlarımızın tamamı, büyüklerimizin hayatlarının tamamı hatta onların büyüklerinin hayatlarının tamamı da Aziz Nesin ve Orhan Kemal’le geçti. Hem de her günleri... Her günümüz... Neden mi? * Duymuşsunuzdur... Stokholm sendromu diye isimlendirilen bir psikolojik durum var. Stokholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan bir terimdir. Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan bir sendromdur. Bu ismi ise 1973 yılında İsveç’in başkenti Stokholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. Bir banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler. Stokholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmıştır. Bu konu ayrıca bir çok metaforda da kullanılmıştır. * İnsanlar bazen hayatlarını karartan kişilere, olaylara, olgulara, yönetimlere o kadar alışırlar ki, haklarında ne kadar olumsuz düşünceye sahip olurlarsa olsunlar, bir bağımlılık gibi onlardan vazgeçemezler. Şöyle bir düşündüm de, Kıbrıslı Türkler de birçok açıdan böyle. Nereye kulak verseniz hep, her şeyden şikayet dinlersiniz. Kime dokunsanız, olup biten her şeyden bin ah işitirsiniz. Sandıklar açıldığında ise istikrar hep vardır. Özellikle kendi partisini bile eleştiremeyenler Hitler disiplini bir kanaatle görevlerini ifa etmiş olurlar. Aslına bakarsanız partizanlık, iktidara gelenin devlet imkanlarını yandaşlarına sunması ile ilgili değil sadece. Aynı zamanda sandığa gidenin, körü körüne hatalarını görmesine rağmen hep aynı siyasetçilere ve siyasi partilere oy vermeleridir de. Her kimin eli, bir başka partiden iyi olduğuna inandığına gitmezse o partizandır. Bunun sonucu olarak da hükümet etme sırasını aldığında, partizanca davranacak ya da kendi lehine böyle davranılmasını bekleyecektir. Bir çok olumsuz sonuca varma nedenlerimizden birisi de işte bu, siyasetçilere ya da partilere Stokholm sendromu ile bağlı olma durumudur! * Bu nedenle sabah akşam tüm zamanımız elbette tenzih ettiklerimiz vardır ama çoğunlukla Bekçi Murtaza’lar yüzünden Orhan Kemal ve Zübük’ler yüzünden Aziz Nesin’ledir her anımız.

10 Aralık 2012 Pazartesi

“Gün Uzar Yüzyıl Olur”

Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü dendiğinde temel olarak akla gelen tek olgu, ideolojidir. ‘Toplumsalın’ doğuşundan bu yana, ideoloji, bir tercihin sebebi gibi gösterilse de, aslında bir ayrımın simgesi oldu zamanla. “Mankurtizm”, hayatımızın sahip olmayı başaranların üzerimize oynadıkları oyunları simgeleyen bir durum haline gelirken, birçoğumuz bilinçsizce bu süreçlerin, olumsuz sonuçları haline dönüşüyoruz. İnsanları, sosyokültürel kimliklerinden soyutlayarak “mankurt” haline getirip kendi çıkarları için kullanma şeklinde tanımlanabilecek bir sömürgeleştirme ideolojisidir Mankurtizm. Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” adlı romanında işlediği Kırgız destanı ile sosyal psikoloji literatüründe popüler hale gelmiştir. Roman, geleneklerini korumaya çalışan insanları anlatır. Komünizm sırasında yaşanan anılar, insanların kutsal saydığı şeylerin yok sayılması, aşkın sorgulanması romanın değindiği konulardır. Kitaba kısaca mankurtlaşma ile geleneklerini koruma arasındaki insanların hikayesi de denebilir. Aytmatov’un çok tanınan bu eserleri “Gün Olur Asra Bedel”, diğer adıyla “Gün Uzar Yüzyıl Olur” bir bakıma, Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların bir öz eleştirisidir. Aytmatov, romanında, geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanladığı çok özel bir teknik uygulamıştır. Çağdaş romancılığın da başyapıtlarından biri olarak kabul edilen bu roman, Mankurtizmle tanışmamızın da sebebidir. Okumanızı öneririm. Peki, nasıl mankurt olunuyor? Kolay! Siz bir şey yapmıyorsunuz. Siyasi iktidarlar, kendine hizmet verenlerin, onlarla ilintili tüm aile bireylerinin, ne yaptığını ne dediğini inceliyor, takip ediyor ve gelir kapılarınızı dinamitliyor. Böylece içinizden gelsin ya da gelmesin, güçlü olanın yanında olmak ya da olurmuş gibi yapmak zorunda kalıyorsunuz. Kurduğunuz cümlelerinizden başlayan bir “özgürlüklerin sona erişidir” bu bir bakıma. Zamanla bu riyakarlığa alışıyor hatta hiç istemeden çıktığınız bu yolda, istemediklerinizin esiri olup çıkıyorsunuz. Tehlike burada başlıyor. Neden seçtiğinizi bilmeden seçim yapmaya, yönetim belirlemeye başlıyorsunuz çünkü. Böylece; birileri neden seçtiğini bilir ve siz bilmezken, bilenlerin çıkarlarına ulaşmalarına siz köprü oluyorsunuz. Neyse ki ülkeme bu tür şeyler hiç uğramıyor(!) Uğrasa halimiz nice olurdu?

9 Aralık 2012 Pazar

Hümanizm ve algı yanılmaları

İnsan Hakları konusunda gündem sıcakken bu notları sizinle paylaşarak kendi kişisel tarihime de müsaadenizle kaydetmek istedim. Yeni zamanlarda, yani bir yandan tarih daha eskimeden ve diğer yandan son dönemde; yaşanmakta olan kültür tartışmaları elbette tatlı bir izlenim bırakan hümanizm kavramını da bünyesinde kullanmaktadır. Ancak bu kavram bazı yanlış yönlere çekilmiş, çoğu Fransız kuramcı açıkça anti-hümanist bir yaklaşımı savunmaya başlamıştır. Hümanizm kavramının çağdaş anlamı (ki bir de çağdaşlığın anlamına girersek hiç çıkamayacağız) Rönesans’a dek uzanır. Klasik Yunan ve Roma kültürü hakkında yapılan inceleme ve araştırmalara dayanan Rönesans hümanizmi, insani ilgilerin odağına insanı yerleştirmiş, bireylerin akli ve fiziksel yeteneklerini tam anlamıyla gerçekleştirmelerini teşvik etmiştir. Günümüzde de etkili bir öğreti olan hümanist düşüncenin temelinde, bireye saygı yatar. Ancak pek çok çağdaş düşünür, yazar, veya kanaat önderi, Hümanizmin Batı’nın kültür emperyalizmiyle (bireysel girişimcilik ve piyasa yönelimli rekabet insani ilişkilere egemen olmakta, çoğumuzun halini perişan etmektedir) bağlantılı olduğu görüşünü savunmaktadır. Üstelik bu savları, bunu savunduklarını bile bilmeden yapılır. Sadece bunula da ilgili kalınmaz. Bazı çevrelerin yapılandırdığı sivil toplum örgütleri Hümanizmi emperyalist olan ve çoğu zaman yalın kalamayan insan hakları ile de örterler. Faaliyet yapabilme gayreti ile ve aslında emperyalist ve kapitalist patronların güdümünde faaliyet gösteren bu tür yerler, döngünün hiç de Hümanist olmadığını fark etmezler. Mesele de budur aslında. Yalın olarak kavramları anlamak ve içselleştirmek yerine, tanımlayanların cümlelerine esir kalmak, bu kavramları yaşamınıza aldığınızda üzerinizde sırıtan kostümler gibi duracaktır. Bırakın bireyleri, kimi örgütlerde dahi bu açıkça görülmektedir.

7 Aralık 2012 Cuma

Yağmur mu? Çamur mu?

Toplumun sürüklendiği kültürel ve düşünsel yozlaşmayı ya da geleneklerle bugün arasındaki uçurumları bir de aile bireylerinin ilişkileri üzerinden okumak lazım. Ailenin genel tutum ve tavırları sadece aile bireylerinin mutluluğu için değil yeni neslin değişimi ya da yetiştirilmesi için de çok önemlidir. Aile bireyleri sadece kendi hayatlarını yaşamazlar. Her bir aile, toplumu geleceğe taşıyan yol haritasında karınca kararınca ülkeye katkı koyar. Her bir, aile geleceğe adım atan bir ülkenin sadece bugünü değil yarınıdırlar. Bu nedenle devletin en güçlü kolluk kuvveti ailelerdir. Yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Tek tip bir toplum yaratmak ya da devletin planlaması sonucu bir gelecek yaratmak değil kastettiğim. Özgürlüklere konulacak sınırlardan bahsetmiyorum. Amacım aile tarafından yetiştirilen nesillerin her birimizin geleceği olduğunun bilincine vurgu yapmak. Bu nedenle toplumun yozlaşmasında sadece devleti, siyasetçiyi, sistemi ve benzeri argümanları suçlamak ya da yanlışta görmek yeterli değildir. Her bir ailenin kendi içinde özeleştirisini yapması ve kendi hatalarını da görmesi gerekir. Ailenin yetişkinleri, nesil yetiştirdiklerinin ayırdına vararak, toplumsal kültürü ileriye taşıma bilincine sahip olmaları gerekmektedir. Bu ne devlet zoru ile ne de maddi güçle olur. Toplumun ileri seviyelere gelmesi, ailelerin doğru bireyler yetiştirmesi ve toplumsal değerleri güçlendirecek bilinci gelecek nesle aşılaması ile olur. Toplumsal yozlaşmadan bahsederken bu nedenle konuyu bir de aileler üzerinden okumayı önemsiyorum. Elbette toplumu bireyler oluşturur ve bireylerin bir arada oldukları en küçük yapı ailedir. Ama bu cümlenin önemi anlaşılmadığı sürece, televizyonlardaki bilgi yarışmalarında karşımıza çıkan bir sorudan daha değerli olmaz. Zaman akıp gidiyor. Yenip içilip, gezip tozup umarsızca mülk ve mal esaretinde olarak sürdürülen yaşamlarımız bu cümleleri okuyunca size de bencilce gelmiyor mu? Eğer biz yaşadığımız her ana değer katmayı hedeflemez ve bu yolda uğraş vermezsek, üzerimizden geçen zaman, yağmurun asfaltta sürüklenen çamurlu suya dönüşmesi gibi değersizleştirir her şeyi. Şu sıralar yaşadıklarımız gibi!

5 Aralık 2012 Çarşamba

Gündem önderliği

Teknolojik yenilikler, kültürel değişmeler, bilgi ve enformasyonun artışı, Enformatik Devrimi’nin toplumsal koşullarının hazırlarken, toplumsal hiyerarşilerde yeniden yapılanıyordu. Değişme paralel olarak artık, ülke genelini belirleyici bir gösterge olarak GSMH (Gayri Safi Milli Hasıla) yerine, ülke geneli medyalardan soruluyor. Toplum medya söylemiyle belirleniyor, gelişmişlik düzeyi medyalarda ölçümleniyor, politika medyalara bağlı gelişme gösteriyor. En genel temsil etme ile medyalar, böylece toplumsal hiyerarşinin en üstünde yer almaya başlıyor. Medyanın doğasında bulunan bazı unsurlar şöyle belirtilmiştir: Medyalara doğaları gereği erklerin karar alma biçimlerini şekillendirmeye katkıda bulunurlar. Ayrıca doğası gereği, “anlık” alanı temsil eden medya, yazılı ve sözlü kültürün aksine “şimdicilik” anlayışına hizmet ediyor. Şimdicilik, birey ve toplumları kendi orijinlerinden uzaklaştırırken, onların hem geçmişe ilişkin tasavvurlarının hem de gelecek hayallerinin alt üst edilmesine vesile oluyor. (Sözen, Edibe, 1997) Tüm bu olgular haberciliğin de önünü açmaktadır. Toplumun bu devinimi ve buna başlı olarak teknolojik etkilerle artan iletişimin ağırlıklı etkileyici kısmını oluşturan haber ve dolayısıyla habercilik, yöresellikleri içerirken genel anlamda evrensel içerik ve gündemden kaçamıyor. Kıbrıs’ta 250 bin insana yayın yapan bir televizyon kanalı, “Saddam’ın asılma haberi”ne duyarsız kalamaz. Habercilik dünyanın global hayatından ve döngüsünden başlayarak, en dar alanlardaki yayıncılığa kadar indirgenerek etkililik yaratmaktadır. Egemenlik ise bu noktada başlar. Çok uluslu kuruluşların reklama ödedikleri paralar ve bu rakamların büyüklüğünden, büyük ülkelerin, çoğunlukla batılı ülkelerin doğu ve orta doğu öncelikli olmak üzere yaptıkları ticari akınlar, günümüzde artık medyadan ve reklamlar yanında en etkili araç olan haberden geçmektedir. O kadar ki dezenformasyon ve manipülasyonlarla dolu içeriklerle haberlerini halka ulaştıran kuruluşlar bu büyük ülkelerin haberlerin egemenliğini ne denli bildiklerinin de kanıtları olurlar.

4 Aralık 2012 Salı

Hollywood evleri

Hollywood, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Los Angeles kentinin bir bölgesi olmaktan öte bir yerdir. Sinema stüdyolarının ve film yıldızlarının oturduğu evlerin bu bölgede yoğunlaşmasından dolayı Hollywood, Amerikan sinema endüstrisiyle özdeşleşmiştir. Bu sinema filmleri ise tüm dünyaya satılır. Hemen her gün bir Hollywood filmi mutlaka televizyonlarımız aracılığı ile evlerimize konuk oluyor. ABD’de yapılan ilk filmlerin New York kenti civarında çekildiği bilinir. 1900’lü yıllara doğru Kaliforniya’da ilk filmler yapılmaya başlandı. Kaliforniya’nın tercih edilme nedeni, daha güzel bir havaya ve açık alanlara sahip olması yanında ünlü buluşçu Thomas Edison’a sinema konusundaki patentlerinden dolayı ödeme yapmaktan kaçınmaktı. Edison sinema dalındaki bir çok patent hakkını elinde bulunduruyordu ve New York bölgesinde Edison’un avukatlarına ödeme yapmamak mümkün değildi. Oysa Kaliforniya, Edison’un avukatlarının etkisiz kaldığı ve hatta gerekirse Meksika sınırına yakınlığından dolayı polisten kaçarak Meksika’da saklanmanın mümkün olduğu bir yerdi. Hollywood filmlerinin bir özelliği, özel platformlarda çekilmesiydi. Örneğin ünlü Western filmlerindeki kasabaların o bilinen evleri, barları, bankaları, sadece önü olan ve arkası boş tabela gibi yapılardı. Ancak izleyici filmdeki bu platformları bir kasaba gibi algılar. Uzağa gitmeye gerek yok, bizim hapishane gibi mesela. Bizim baktığımız tarafta kocaman bir duvar var ama göremediğimiz tarafları boş. Filmlere platform olan Hollywood evleri de böyle evlerdir. * Önden görüntüsü tam olan ama arkası boş çıkan sadece Hollywood evleri ya da hapishanemiz değil. Diğer bir yakın örnek ise İngiliz BBC televizyonunun yaşadığı skandal. Editoryal Değerler, Yayın İlkeleri, Doğruluk, Tarafsızlık ve Fikir Çeşitliliği, Hakkaniyet, Katkıcılar ve Rıza, Mahremiyet, Suç ve Anti-Sosyal Davranışlar, Zarar Verici ve Gücendirici Konular, Çocuklar, Siyaset ve Kamu Siyaseti, Savaş, Terör ve Olağanüstü Olaylar, Din, Editoryal Dürüstlük ve Bağımsızlık, Dış İlişkiler, İzleyicilerle Etkileşim, Hukuk, Hesap Verme Yükümlülüğü gibi kabarık bir liste, İngiltere’nin dünya yayıncılığına kendini lider gören BBC’ye ait bu ilkelerin sadece başlıkları. 17 başlık altında ve iyi bir çalışma sonucu BBC’nin 100 sayfayı aşan bir dizi “geliştirilmiş” ilkeleri var. Yayıncılığın hemen her tarih basamağında BBC, bir çok ilke, bir çok ilkeye ve bir çok önemli uygulamaya imza atmış bir kuruluştur. Yaşanan toplumsal ve teknolojik değişimleri iyi takip eden, sosyal yaşamı iyi soluyan ve bu kavramların değişimini ilkeli bir yayıncılık için hukukla harmanlayıp, yayın hayatına alabilen yegane kuruluştur BBC. * Ancak son zamanlarda BBC de Hollywood filmerindeki evler gibi oldu. Önden bakınca böyle görülüyor ama arkası boş. Dünyaya etik ve ilkeli yayıncılık dersi vermeye çalışan BBC, sürekli bir dizi skandalla gündemde. BBC, radyo ve televizyon kanallarında yayınlanan 6 yarışma programında, telefonla alınan izleyicilerin kandırıldığı, yarışmaları sahte isimlerin kazandığı ortaya çıktı. Üstüne de bir çok gelişme oldu. Yarışmalara, telefonla katılanlar izleyiciler yerine, program ekibinden kişilere büyük ödül kazandırılmış. BBC bütün yarışma programlarını durdururken, yapımcılarını etik yayıncılık hakkında zorunlu eğitimden de geçirmeyi planladığını açıkladı. * BBC’nin yaşadığı skandallarını unutturacak kadar değerli olmasını sağlayan faaliyetleri ve geçmişi var. Yaşadıkları skandal ne olursa olsun ilgilenenler için belirteyim, BBC ilkeleri çok önemli bir çalışma ve son zamanlarda defalarca sıkıntı yaşamasına rağmen BBC’nin Hollywood evi olmayan tek yanı. İlkeler www.bbc.co.uk adresindeki internet sitesinde mevcut.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Kelimelerimi yormadan

Sadece haber verme ve denetleme görevi üstlenmez medya. Bir yandan da farkındalık yaratır. Günümüzde devletlerin en endişe duyduğu noktalardan biri eskiye nazaran artan farkındalıklardır. Bu farkındalıklar medyanın taşıdığı haberler ve eleştirilerdendir. Ülkemizde sade vatandaş gereken farkındalığa, süzgeçten geçirmek zorunda kaldığı kitle iletişim araçlarının mesajlarıyla ulaşabilmektedir. Ancak bu süzgeci elinde tutmayanlar, medyayı doğru okumayı bilemeyenler ise, yoğun bir manipülasyonla yanıltılmaktadırlar. Tüm bunlar özgürlüklerimizdir. Ancak özgürlük derken sadece iletişimle ilgili olmadığının altını çizmek lazım. * Boşnak yazar Mesa Selimoviç’in edebiyat dünyası için oldukça değerli bir eseri olan “Derviş ve Ölüm” romanında, Mevlevi Şeyhi olan esas kahraman özgürlüğün mutluluk üzerine inşa edilen bir kavram olduğunu anlatırken, “din, vijdan ve yaşam üçlemesinin omuzlarında yükseldiğinden” bahseder. İnsanların, bir şeyhin gözlerinden değerlendirildiği roman, önemli öğretileri de içeriyor. Romanda ayrıca, anlatılan dönemi kapsayan eleştirilere de yer verilirken; dinin algılandığı kadarıyla ibadet etme özgürlüğüne, vijdanın adil bir yaşam hakkına ve yaşamın sağlık ve eğitim özgürlüğüne denk geldiği işlenir. Bir şeyhin gözünden, hayat ve ölüm önemli bir öğreti ile aktarılırken, roman da, bir o kadar önemli bir edebi eserdir. * Modern zamanlara baktığımızda, bu üçleme yine geçerlidir. İnsanın özgür topraklarda yaşaması, sadece bir imge değil, realizmin de bir sonucudur. Bundan dolayıdır ki, hala geçerlidir. Özgür olmak, inancını, yaşamını, dilediğince sürdürebilmek, adil yönetilmekle mümkündür elbette. Özgürlüğün temel yapı taşları ise bugün, sadece kendi yönetimine sahip olmakla nitelendirilemez. Yoksa Darfur ve Uganda gibi örnekler hiç mi yaşanmadı? Sağlık, eğitim, adalet ve ibadet gibi değerlerin biraradalığıdır özgürlük. Bugün bizde bu olguların ne durumda olduğuna kısaca değinelim. Sağlık denen temel yaşam argümanımızın başında devletin ne sunduğunu da içeren bir kavram karşımıza çıkar. Son dönemde şikayetçi olamayacağımız pozitif gelişmeler yaşamaktayız. Daha dün, yepyeni bir hastahaneye sahip olduk. Peki yeterli mi? Kendi kendimize evet. Ama giderek önlenemez şekilde artan akışkan nüfusla oranladığımızda hayır. Olamayacak da. Adalet sistemimize baktığımızda ise “tıkanıklık ve geç sonuç verme”nin bir sorun teşkil ettiğini görmemek mümkün değil. Adil olma konusunda en küçük bir şüphem yok, tıpkı bir çok insanın düşündüğü gibi. Ancak geç sonuç veren adaletten de herkes şikayetçi. Adalet mekanizmasındaki gecikmelerin farkında olunmasına rağmen, çözüm için hiç bir şey yapılamıyor. Bu konudaki temel sorunu da aynı akışkan nüfusa endekslemek mümkün, ancak çözüm değil. Din ve vijdan hürriyeti ise bu ülkede gani. Kimsenin kimseye şikayet edecek bir baskısı ya da engeli yok. Camilerin aynı akışkan nüfus nedeniyle bazı yerlerde yetersizliğini gözlemlemek mümkün ancak ciddi bir sorun yaşanmadığı gibi bu ibadet özgürlüğüne de engel değil. Tek hatırladığım ve hiç bir zaman anlam veremediğim tek engelleme, Şeyh Nazım hazretlerinin birinci cumhurbaşkanı Denktaş tarafından yasaklanması haricinde hiç bir olay olmadı diyebiliriz. Hatta bu olayda da aralarında bir kalıcı sıkıntı yaşanmadı. Özgürlüğün temellerinden kabul edilen devletin sunduğu ve diğerlerine göre yüzü daha geleceğe dönük bir hedefi olan eğitim konusuna gelince... Ne olduğu ortada! Kelimelerimi yormağa gerek yok.