30 Mayıs 2013 Perşembe
Ölümün büyük imparatorluğu!
Her anımızın olasılıkla yaşandığı bir gerçek. “Ben bu yazıyı yazabilecek miyim?”, “Gazete yayınlayabilecek mi?”, “Yarın okuyabilecek miyim?” Her anımızda, yaşayacağımız her şeyde bu ikircikli olasılık karşımızda duruyor. Yaşayabilir ya da yaşayamayız. Hep bu iki olasılık arasındayız. Bir tek gerçek hariç! Sadece ölümün tartışılmaz imparatorluğu gerçek. Tarihsiz ama kaçınılmaz. Boyun eğdiğimiz tek gerçek. Ölümün büyük imparatorluğu!
Doğal yaşamın gerçek sonucu. Sevmesek de, inanmasak da, istemesek de kaçınılmaz olan tek olgu.
Kaderci bir yaklaşımdan çok, aslında rasyonel düşüncenin de sonucu bu satırlar. Akıl yoluyla düşünerek varılan insan evladının (-Bu ifadeyi bir alt çizme kabul ederek kullanıyorum bir süredir. “insanoğlu” ifadesinin yıllardır ortaya koyduğu cinsiyet ayrımına karşı durmak için.-) ortak yolculuğunda varılacak son nokta.
Bireysel görünümüne karşın aslında küresel bir kavram.
*
Haftaya sizi “ölüm” kavramı le başlatmamın bir alt metni var elbette. O da, bu büyük imparatorluğun bir tercih ya da yönlendirme olamayacağı gerçeği. Varılacak kaçınılmaz sonuçtur ama normal olanı, ne kendi tercihimizle zamanını öne almak ne de başkasının tercihi ile bunun gerçekleşmesi. Olması gereken hayatın kendi planında bu hedefe varacak kadar yaşam hakkına sahip olmak; doğduğumuz anda kazandığımız bir hak olarak.
Kendi ülkelerinde ömür boyu hapis cezasından ileri ceza vermeyen (ki olması gereken de budur) ülkelerin, bir tek kararla bir ülkeye ölüm saçmalarına sessiz kalınamaz. Kalınmamalı. Bunu yapanların derdi, bir ülkedeki yaşam hakkının halka iadesi değildir. Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Mısır’da hatta suriye’de ölen milyonların yaşam hakkının verilememesi gibi!
Bunlar ölümün adaletsiz ve vicdansız piyonları, bunlar kendinden olmayanın ölmeyi hak ettiğine inanan kirli düşünce sahipleri, bunlar gölgeleriyle başka gerçekleri ile başka görünen acımasızlar.
Kimi çevirip sorsak, ‘son aylarda, gelecek dünyanın yeraltı kaynaklarını elinde tutan Arap ülkelerinde olup bitenlerin, özellikle hazırlatılmış uzun bir zamanın ve kurgunun sonucu olduğunu’ söyleyecektir.
Buna şimdi isyan etmeli. Söz söylemeli. Seyredip geçmemeli. İdama karşı olmak için asılmak gerekmediği gibi!
Bu; ‘anarşi kapitalizmi’ ya da benzeri sertleştirilmiş ifadelerden de öte bir nokta artık.
Bu yaşananlar kapitalizmin terörü ve ölüm saçanlar ise teröristleridir!
28 Mayıs 2013 Salı
Herkesleşmek
İnsanın nereye baktığı ile ilgili düşünce, nereden baktığı ile ilgilidir aslında. Belki de bu nedenle anlamakta olduklarımız da anlamadıklarımız da, “istemenin” tutsağıdır.
Sadece şiir yazan bir şair olarak düşünürsek anlamamız kolay olmaz Nazım Hikmet’i. O’nu, bir mücadelenin meşalesi, demokrasi inşasının harcı olarak düşünmek anlamaya başlamaktır aslında. Yaşamı eserlerinden çetin, hayatı döneminden tekinsiz, idealleri çağından ileriydi Nazım’ın. Okudukça derinleşen, yaşama aldıkça, anladıkça, sadece edebi değil, felsefi yanına da benimsemek, her bunu hissettiğinizde o an dahi hala geç kaldığınız hissi katar size, onu tanımaya...
Bir adım daha atmanız için; bir paylaşım daha...
*
Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.
[...]
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
Ne onunla ne onsuz
Amerikalılar, dünyayı yönetme sevdasına şimdi soyunmadılar. Geçtiğimiz yüzyılı bilinçlenme yüzyılı olarak değerlendirdiler. Nesillerini hazırladılar. Toplumları kaynaştırdılar. Kendi topraklarında Y nesli teorik olarak Amerikan Kültürü’nde X neslinden sonra gelen bir kuşak yarattılar. Y nesli, 1977 ile 1981 yılı aralığında doğmuş olanları kapsayan bir nesil. Ancak nesil Vietnam savaşı sonrasında, çoğunluğu ekonomist olan aralarında masonları da kapsayan, dünyanın dört bir yanındaki ülke insanlarının bir nevi topluca yarattığı ilk global nesildir.
Vietnam savaşı 1975 yılında sona erdiğinde savaşın başladığı 1964 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ekonomistler, kontrol edilebilecek yeni bir nesil yaratmak amacıyla X nesli planını ortaya koymuşlardı. Fikir olarak global olan, ancak küresel dünya ile kontak kurulmadan yaratıldığı için başarısızlıkla sonuçlandı. Savaş sonrasında bu başarısızlığı gören uzmanlar Y neslini kurmaya başladılar.
Kurulan bu nesilde ilk ortak değer Y nesil insanlarının Vietnam savaşından habersiz olması üzerineydi. Bu nesilde ana temalar iletişim, medenilik, teknoloji ve globalizm seçilmişti.
Bu temeller belirlendikten sonra, nesli oluşturan bireylere, sınırsız bir gelişimle teknoloji sunulurken, medenilik ve globalizm ise güçlü iletişim ağları kurularak nesli kontrol altına almayı hedeflemişti. Y nesli bilgisayar oyunu oynayarak büyüdü. İletişim ağı oluştururken cep telefonu, interaktif bir dünya yaratılmasına gayret edildi. Amaç bu neslin 18 yaşına gelmeden önce bu iletişim aygıtlarının olanaklarından tam yararlanmasıydı. 1995 - 1998 yılları aralığında bu hedef gerçeğe dönüştü.
*
Diğer bir önem olan medenilik başlığı altına ise, dünya çapında bir eğitim uygulamasına girildi. Bu aşamada “uzlaşı kültürü” sevdirildi ve ileri düzeyde eğitimlerle kavramlar derinlemesine yumuşatıldı. Daha öncelerinde yüksek lisans veya doktora yapmış insanlar oldukça az iken, Y nesli için yüksek lisans yapılması gereken; doktora yapılması ise büyük avantaj sağlayan konuma getirildi.
Teknoloji konusunda ise, Y nesline ait herkes tarihte icatlar keşifler okurken kendi yaşadıkları hayatta her gün bu tür icatlar ve keşifler yaşadı. Bu da Y neslini yaşadığı zamandan ileride düşünmeye yönlendirdi.
Globalizm konusunda atılan adımlar zincir markalarla, tüketimin çılgınlaştırılması, kredi kartları ve internet ile dünyayı bilinir kılmayı sağladı. Bilimsel çalışmalar, globalizmin uluslararası savaşların önünü keseceği şeklinde bir tezle geldi. Bu tez nedeniyle Y nesli, müzikten filme, diziden modaya hep çok kültürlü imajlarla gelişti. Bu yüzden Y nesli, yeryüzündeki tüm ürünlerinden olanakları ölçüsünde yararlanarak oluştu. Y nesli şu ana kadar yaratılmış en eğitimli, en medeni, en teknolojiye açık, bilgiyi kaynaklarından öğrenebilen, global olarak dünyayı keşfetmeye çalışan insan topluluğudur.
*
Y nesli ile bir yandan kara para aklamaktan, silah kaçakçılığı ve uyuşturucuya, öte yandan kadın ticareti ve terörizme kadar istihbaratın toplandığı yer olan ABD, ütopik de olsa, bilgiye dayalı savaşsız bir dünya yaratma amacı hoş bir tema. Peki ya gerçeği ne?
26 Mayıs 2013 Pazar
Utanarak yazıyorum!
Seçimler geliyor. Siyasal iletişimcilerin de desteği ile göreceksiniz ki, tüm siyasi partiler cicili biçili cümlelerle karşımıza çıkacaklar. Çağdaşlık, medeniyet, modern toplum, adalet ve benzeri cafcaflı kelimeler seçim sloganlarının kölesi olacaklar.
Size bir siyasetçi çıkıp da “çağdaşlıktan”, “medeniyetten”, “modern toplumdan” bahsederse gülüp geçin. Hele hele bu bahseden mevcut siyasi yapıda aktif görevdeyse sadece gülmeyin kahkaha da atın!
Medeniyetin en önemli haklarından olan fikri mülkiyet hakları – telif hakları bu ülkede nasıl çalışıyor bir bakalım!
Sadece Gümrük Dairesi’nin, eklenmesi için 20 yıl önce minik bir değişikliğe uğrayan Telif Hakları yasamız (Fasıl 264), 25 Nisan 1919 yılında yazılmış. O da 1911 İngiliz yasalarından alınarak. Tarihlere bakar mısınız? Bu kadar önemli ve bugünün kavramı bir hakkın adaletini sağlayacak yasa bir asırdan daha eski!
*
Ama ne beklerdik ki?
Ülkemizde çocuk suçluları ile ilgili yasada (Fasıl 157 Çocuk Suçluları Yasası) hala kırbaç cezası olduğunu düşünürsek, gelmiş geçmiş vizyonların ne olduğu konusunda fikir sahibi zaten oluruz.
Kırbaç cezası yargıçların takdir yetkileri ve vicdani bilinçlerinin yeterliliği nedeniyle uygulanmıyor olabilir. Ancak bir ülkenin yürürlükteki yasasında çocuklara verilebilecek cezalar arasında kırbaç cezasının hala yazılı durması, bu çağın ülkesi olmamız için daha çok yolumuz olduğu anlamına gelmektedir. Hatta bu ülkenin bir vatandaşı olarak ben, böyle bir maddesi olan bir yasamız olmasından utanç duyuyorum!
Bahsettiğim yasalara www.mahkelemer.org adresinden yasanın daha bir çok ilkelliğine bakabilirsiniz.
*
Allah aşkına biri bana çıkıp da çağdaşlıktan, haktan hukuktan bahsetmesin!
Gidersin kalbin kalır
Nazım’ın şiirindeki gibi “çok şükür bu günü de gördük” der gibi sevdik biz bu ülkeyi. Kimileri göç yollarında insanımızın. Kimileri bir çok başarıyla gururumuz oldu. Ben inanmıyorum gidenin kalbinin kalmadığına burada. Gidersin kalbin kalır, kalırsın gurbet çeker bazen...
Kimine göre, yaşadığı yurt bir sevda meselesidir.
Şaşırmayın, çünkü bizim için de böyle aslında. Neler çektirdiler bize, neler yaşattılar, ne haksızlıklara uğradık, ne zalimlikler gördük yıllarca ama sevmekten vazgeçmedik yurdumuz.
Sakın 60’lardan bahsettiğimi sanmayın sadece. Biz o zulümleri biliriz ama mesele şimdiye uzananlardan çektiklerimiz.
Yıldık mı peki? Hayır yılmadık.
Sürekli yeniden bir sürece hazırlanan yurdumun her karış toprağında, var kalma mücadelesi sürecek zaman durdukça. Dedik ya bir sevda işi bu ülkede yaşamak. Nereye gidersen git dönersin en sonunda. Ne kadar kızarsan kız yine de seversin...
Mesele yaşananda da değil çoğu zaman. Acısı da hatırlanır tatlısı da. Ama yaşatanı unutmaz insan. Unutmamalı da bir bakıma.
Kıbrıslı Türklerin hafızası ile oynayanlar, sanmasınlar ki kişisel tarihimizde anılmayacaklar! Kıbrıslı Türklerin iradesi ile ayal edenler, sanmasınlar ki unutulacaklar ve lanetle anılmayacaklar! Yakın tarihimizde yaşanan tüm kirlenmelere, siyaseti bugüne taşıyıp da kendisinin hiç pu çirkefte payı olmadığını sananlara eş mesafede bu makale.
Artık anlayamayana davulla zurna ile anlatmak değil, şölenler kutlama ile sahneyi boşaltmalarını istemek de lazım.
Bu ülkeyi sevdiğimizden satırlarla da olsa bir mücadele veriyoruz.
Tam da bu noktada anlaşılmalı, mücadelenin hep yeninden ve hep kendi içinden doğmakta olduğu ve doğacağı.
Bu ülkeden bir avuç su dahi içtiyseniz, bu ülkenin kaderi ile oynamayın!
Çünkü bu kader hepimizin olduğu gibi, sizin de kaderiniz!
23 Mayıs 2013 Perşembe
‘Yeni medya’ ile yaşamak
Medyanın, denetleme rolünden sıyrılıp, demokratikleşme, çok seslilik, açık toplum anlayışına yürüme hareketlerinin lokomotifi olma başarısı yanında, manipüle etme, kişisel ve siyasal bencilliklerle donanma gibi raydan çıkılan zamanlarında, geçen son 16 yılın her gününü bilmeme rağmen bu detaylara girmek değil niyetim.
Bir çok toplumsal dar boğazdan, siyasal ayrışmadan, aynı gemide yüzen bizler, zaman zaman medya ile kışkırtıldık, zaman zaman medya ile yatıştırıldık ama alnımızın akı ile çıktık. Bu arada da radyo ve televizyonlarla yaşamaya alıştık.
Özel yayıncılığın yürüyeceği daha çok yol var. Hiç kimse başardık sanmasın.
İletişimi iliklerimize kadar yaşadığımız yüzyılımızda, en büyük savaşın enformasyon kaynakları ve kitle iletişim araçları ile yapılmakta olduğunu ve bunun hayal bile edemediğimiz bir hızla daha da gelişeceğini kestirmek için, ne bu alandan biri, ne de bilim insanı olmaya gerek yok.
Kullanmakta olduğumuz medya araçlarının ve teknolojilerinin bugününü bir an önce iyileştirmek ve içeriğe konsantre olarak en az zararlı hale getirmek kaygılarını yaşarken, “YENİ MEDYA” gürül gürül geliyor.
Bizler bunların olumlu etkilere dönüşmesi gayreti ve arzusu içerisindeyken medya, kendine yeni alanlar açıyor. “YENİ MEDYA” mevcut olandan özellikle genç beyinler için daha da tehlikeli, daha da kontrolsüz.
Gerek mevcut medya gerekse “YENİ MEDYA”ya ait iletişim araçlarının içerik üreticileri bilmelidirler ki, bağımsız içeriğin temel yapı taşı, otokontrol, doğruluk ve toplum yararıdır.
Bu ilkelerden sapmalar, toplumun gelecek hedeflerinden sapması anlamı taşıyacak, geri dönüşü imkansız bir hatadır.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Şeyh Efendi’den kalbimize mesaj var
Hayatı anlamak, yaşam yolculuğunun ta kendisi aslında.
Buradan hareket edersek “Peygamberler cennete dönüş yolculuğumuzun gemi kaptanları”, din ulemaları ise bu yolculuğun yapılacağı gemilere bizi yönlendiren kılavuzlardır. Yaşamın sadece 70-80 yıllık dünya hayatı olduğuna inanarak, yarın ölecekmiş gibi bencilce yaşamanın ne kadar kötü birşey olduğunu anlamak için dini bilgiye sahip bile gerekmiyor. Akıl yolu ile anlayabileceğimiz türden bir olgudur bu.
Yaşamın yolculuğunda bu mertebeye erişen İslam’ın yaşayan en büyük uleması Şeyh Nazım Hz. Sağlık ile sohbetlerini ve bize kılavuzluk yapmayı sürdürüyor.
Şeyh Efendi, “Bütün Peygamberler insanlara insanın ne olduğunu öğretmek için gönderildi. Onların mesajı ‘Ümmü Hayran’, etrafa iyilik saçandır. Şeytan'ın mezhebi, günümüzde en çok takip edilendir. Günlük tuzakları ile şeytan insanı mükemmel güzellik olan ‘İnsan-ı Kamil’ makamından her tür krizin, rezilliğin, perişanlığın içine düşürür” buyuruyor.
Zaman zaman takp etmeyenlerin de ihtiyaçlarını giderir bir yol bir akıl olur düşüncesi ile paylaşmaktan keyif aldığım Şeyh Nazım Kıbrısi sohbetleri, bizlere önemli bir deneyimin sonucu olarak ulaşıyor. İyi insan olmamız için yol gösterin nasihatler veriyor.
“Temiz kalpli olanlara ve dünyayla ilgili endişesi olmayanlara ilahi şeyler bahşedilir. İnsan sıfır noktasındadır ama ilahi varlığı sınırsız mesafelere ulaşabilir eğer Alemlerin Rabbi ona bakma, anlama, yapma ve itaat etme kabiliyeti verirse. Hakiki yürek vasıtasıyla bahşedilen bu kabiliyet insanı yüceltir ve kutsar. Peygamber yüksek ilim sahibiydi, öyle bir anlayış ki bu gezegenin kıymeti yoktur. Kıymetli ilim sadece gökyüzüne aittir. Hakiki ilim ilahi nurlardan gelir, bu sebeple hakiki ilimin mirasçılarını arayın” ifadesinde olduğu gibi bize bu kılavuzluğu ile kalbimize hitap ediyor.
Ve Şeyh hazretleri buyuruyor:
“Dünya'nın hatta Ahiret'in bile peşinden koşmayın, sadece Allah'ı arayın. Tüm Müslümanlar günümüzde bu dünyanın pisliği peşinde. Ama Kıyamet yakın. Allah kurtuluş yoluna işaret ediyor. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana (Ey Muhammed) gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Resul de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici, esirgeyici bulurlardı.”
Anlamak isteyene, anlatılacak o kadar çok şey var ki!
19 Mayıs 2013 Pazar
Acı 1 – Aşk 0
Aşkın acı ile yüzleşmesi, bir yandan ona yenilişi ve acının başat zaferidir.
Kimi filozoflar aşkın biten yanına dikkat çekerek, arzu ve şehvet duygularının zirveden aşağıya inişi olarak ifade ederler. Yani aşkı anlatırken, yaşanan ve tüketilip bitirilen bir duygu olduğunu vurgularlar. Teolojik olarak ise bilinir ki aşk Tanrısal bir öğe olarak Allah’ın verdiği ödevlerdendir. Öyle ki İslam’ın bir çok uleması da aşkı arar ve aşkı Allah’ta aradığını açıkça ifade eder. Bir diğer yandan aşkın aslında bireyin karakterine özdeş bir serüveni olabildiği, diğer bir deyişle aşkı yaşamanın kişinin habitusu ile ilintili olduğu vurgulanır. Bu durumda da aşkın kişiden kişiye farklılık gösterebildiği savunulur.
Celaleddin-i Rumi, Gazali, Wittgenstein, Spinoza, Hegel, Kafka ve daha saymakla bitmez aşkı konu alan derinlikli yazarlar, düşünce insanları, filozoflar...
Kimi kaynaklarda, insan bir sosyal varlık olarak incelendiğinde ise karşımızda aşkın bir duygu olmadığı savunulur. Onun teste tutuluyor olması onun duygu olmadığının bir göstergesi olduğu vurgulanır, iddia edilir.
Aslına bakarsanız, aşkın bitip tükenmesinin üzerinden geçen zamanla yaptığımız sorgulamamızda, kimi zaman eskiden yaşadığımız bu duygunun aşk olmadığı kanaatine varmamızı da kapsayan testlerden geçtiğini görmekteyiz.
Oysa aynı yapıyı düşündüğümüzde acı, hiç bir teste konulmaz ve aksine kişisel tarihimizin hangi evresinde ve hangi nedenle olursa olsun, yaşamış olduğumuz her acı, yeniden hatırlandığında, yine bir acı olarak karşımıza çıkar ve asla teste tabi tutulmaz.
Yaşarken ne büyük sanılan aşkın, aslında acı ile yarışamayacak durumda olduğuna bu düşünce ile vurgu yapmak gerekir.
Anlayabiliriz ki; aşk kavramı ile ilgili düşünce, karmaşıktır!
Ama ne bunu yaşamamıza, ne de anlamaya çalışmamıza engel değildir.
Unzeitgemässe Betrachtungen
Bir birey olarak, sistem denen algının bir yandan doğal (ve zorunlu) bir parçası olmak, diğer yandan ona isyan etmek ve en önemlisi yaşamlarımızda bir sığınmacıymış gibi giderek meşrulaşmasına suç ortaklığı etmek her aydın için zulüm olmalı!
Ne diyorum ben!? Nietzsche’nin ilk kitabında olup biten her şeyin yeniden üretildiği bir ülkem var. Hakikaten ne diyorum ben!?
Unzeitgemasse Betrachtungen, Nietzsche’nin daha 29 yaşındayken yazdığı bir kitap. Oysa yaşadığımız ülke bu yaşı çoktan aştı! Peki ne anladık yaşadıklarımızdan? Başladığımız noktanın gerisinde olduğumuz bir sistem keşmekeşi içindeyiz. Bunu yıllardır biriktirerek yaratanlar ise düzelteceklerini iddia ederek yeniden ve yeniden talip oluyorlar sistemi yönetmeye!
Bu zulmü görmemek nasıl bir aydın ihanetidir böyle?!
Bugüne düşünce üretmek ve yarını değiştirmek gibi bir dürtü ile kelimeleri sıraladığım binlerce sayfa yazıdan sonra şimdi anlıyorum ki; tam da Nietzsche’nin ilk kitabındaki gibi her şey!
Unzeitgemasse Betrachtungen!
Bugün, hep yarını düzenlemek amacı ile uğraşıyor aydın. Bir yandan da yarını da bozmaya endekslenmiş sistem var karşımızda ve onun vezir kılıklı piyonları!
Bunu bilmek umudu oluyor insanın. Ne kadar kötü varsa yarını bozmayı kurgulayan, o kadar artar umut! Artmalı!
Nietzsche’nin kitabı gibi...
Unzeitgemasse Betrachtungen: Zamansız düşünceler.
15 Mayıs 2013 Çarşamba
Kendi çağımın sembolleri
Sosyal medyanın da böyle bir tadı var!
Okuyacağınız bu yazı, ne bugüne ait ne da yarının yazısı. Tam şu ana ait. Hissettim, içimde harmanladım ve sizlerle paylaşmadan duramadım.
An’a ait bir köşe yazısı oldu.
*
Biliyor musunuz, birçoğumuz gibi ben de, Barış Manço öldüğünde iki hafta ağlamıştım. Arabamdaki Mançoloji CD’sini hiç çıkarmayacağımı düşünmüştüm. Çok uzun süre de öyle oldu. Defalarca dinledim, dinledikçe hatırladım, hatırladıkça hüzünlendim.
Ne ilginçtir ki, hiç tanımadığım, ancak birkaç kez yakından görebldiğim v ebeni hiç tanımayan birisi olan Barış Manço’nun ölümü, Allah korusun ama aile içinden birisini kaybetmişimcesine acı vermişti bana. Öyle ki, bu acı hiç dinmedi. Hala özlediğim zamanlar oluyor, yaşarken de hasret gidermiş olduğum birisi olmamasına rağmen.
Bazen sevmek böyle birşey. Temasa ve iletişime dahi ihtiyaç duymuyor. Hatta onun sizi tanımasına da gerek duymuyor. Tek taraflı bir sevgi duyumsayabiliyorsunuz. Tam da Nazım Hikmet’in ‘Tahir ile Zühre’sindeki elma meselesi gibi.
Şimdi Ferdi Tayfur geldi aklıma. Yukarıdaki satırlara dokunarak başlamamın nedeni de Ferdi Tayfur. Rahatsızlığını biliyorsunuzdur.
Üzüldüğümü hissettim.
Aslında çok da dinlediğim bir sanatçı olduğunu söyleyemem. Ama kişisel çağımın sembollerinden. Müslüm Gürses gibi, Cem Karaca gibi, Zeki Müren gibi, sayamadığım niceleri gibi…
“Kendi çağımın sembolleri”.
Kavram tam da bu. Beni saflaştıran, çocuk hissettirip koşulsuz bir mutluluk yaşama duygusunu yeniden yaşatan semboller. Çünkü ben çocukken, herkesin çocukluğunda olduğu gibi, dünya benim gözümde tertemiz bir yerdi. Ya da çocuk gözümle temizliyordum, bilmeden. Ama mutluydum bundan.
Bu saydığım değerleri ve benzerlerini anımsadıkça, hafızamın serüveninde bulduğum unutulmaz zamanlar, mutlu anılar olarak çıkıyor karşıma.
*
Farkında mısınız? Tüm bu duygular, bizlerin sadece birey olarak değil, toplum olarak da biriktirdiğimiz duygulardır. Zaten aynı toplumun parçası olmak için önce duygusal ortaklıklarımızın olması gerekmiyor mu?
14 Mayıs 2013 Salı
Bu çağ aşka küskün
Hep, hiç yazılmamışın derinliklerindedir aşk, hayal ve mutluluk. Yazılınca, dokunulduğunda solan çiçekler gibidirler. Gönderilmeyen mektuplar gibidir oysa her biri. Yazılsa da, yazıldığı duyguda kalırlar. Bir kalbe yangın olacağına, denizlerce su olmayı tercih ediştir bu.
Aşk ve acı, hayal ve mutluluk.
Bir aşkı yazınca çoğaltan kalplerden çok, paylaşınca tüketilen kalplere sahip oluşumuz bundandır. Aşkla acının, hayalle mutluluğun aynı satırca sözcük oluşlarının anlamı da budur.
Sessiz kuytuluklar bir sevdanın tahtı olacağına, gömüldüğü acı oluyor.
Hiç tanımlanmayanın, anlatılmayanın, paylaşılmayanın, yaşanmış kabul edilmediğini düşünsek de, tanımlanınca, anlatılınca, paylaşılınca, tükendiğini izlemeye tercih edeceğimiz, aşkların yorgun çağındayız.
Oysa eski zamanlarda, kalplerden, kalemlerden çıkan, zaman tanımaz, eskimek bilmez duygular, orada hala öylece bizi bekliyor. Bir gül yaprağının suda bıraktığı halkalar gibi, usulca büyüyerek. Yok olacaklarını bilme acısına rağmen...
Cemal Süreyya’nın aşkı gibi...
Var mıydı, yoksa yok muydu, bilmeden yaşanıyorken her şey...
*
Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlarda gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı,
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu
[...]
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurada senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullular
Şurada da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi ki sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.
13 Mayıs 2013 Pazartesi
“Kabahatin çoğu senin”
Nazım’la başlamak...
Hiç gönlümden düşürmedim ki, sadece bir yazıya başlamış olayım.
Yazıya Nazım’la başlamak; sadece Nazım’ı anmak, hatırlamak, ona adanan onlarca yazıdan birini daha yaşama sunmak değil...
Bir eleştiri, bir protesto, bir hatırlatma, bir uyanış...
Duygu, düşünce, hayal, umudu gibi...
Zaman zaman aşk, yaşam hatta yurtseverlik gibi
Sadece bir şiirini okumak değil...
Toplumcu gerçekçilik yazın akımını formülleştiren Maksim Gorki, 1934 yılında Birinci Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’nde yaptığı konuşmada, toplumcu gerçekçi yazarlara folklordan yararlanmalarını önermişti. Yazarlar, böylece eserleri için gerekli olan malzemeyi folklorda rahatça bulabilecek ve eserlerini olumlu kahraman tipleriyle besleyebilecekti. Bu kongreden sonra Sovyet Komünist Partisi’nin sanat anlayışı olarak belirlenen toplumcu gerçekçilik, Sovyetlerde olduğu gibi dünyada da resim, edebiyat ve sinema gibi birçok sanat dalında eser veren sanatçı bu önemli formülü halka ve zamana sundu.
İşte Nazım Hikmet, bu formülle satırlarında dünyayı dize getirdi...
Yazıya Nazım’la başlamak, bu nedenle çok şeydir... Onu “okumak ve anlamak” gibi...
*
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
[...]
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!
Not: [...] Bu işaret ne demek artık herkes biliyordur sanırım. Bilmeyenler için ara sıra hatırlatayım: Telif hakkı nedeniyle eksik yayınlıyorum. Saygıdan. Yazarın orijinal kitaplarını okumanızı önererek.
”
“Shake-scene”
William Shakespeare: “Sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendisinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor” der.
Bu sözcüklerin oluşturduğu etkiyi, doğru anlamak gerekir. Tam olarak ne ifade ettiği konusundaki tartışmalar uzun zamanlara dayanır. Kendisini eleştiren Robert Greene’ye karşı bir saldırı olarak yazdığını düşünenler bulunmaktadır. Oysa ifadelerin genel anlatımına baktığımızda -ki devamı: “Salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibrindedir” şeklinde devam etmektedir; anlam derinleşir. Bir iktidar ve hükmeden eleştirisi olarak da algılanması mümkündür. Öyle ki, iktidar eden (burada iktidar edeni dar anlamlı algılayıp, tek dönemin idarecisi diye algılamak, sadece içgüdüsel bir önyargı olacaktır. Bu nedenle tüm zamanları ifade edecek kadar iktidarın heryerdeliği ve her yerdeki iktidar kavramları ile birlikte anılması gerekir.) edilenden aldığı güçle iktidarını kullanır ama taşıdığı sorumluluk yerine büründüğü rol ile her şeyin kendisi olduğunu sanmaya başlar. Kibir ifadesinin yeri de bunu anlatmaktadır.
Buradaki Johannes Factotum ise "her işi biraz bilen" daha yaygın olan evrensel dehanın kişisel yanından çok, başkalarının çalışmalarıyla ikinci sınıf bir uygulamayı ifade etmektedir.
Dahası var.
“Shake-scene” yaygın olarak; bir kelime oyunu ile birlikte, “Bir kadının derisine bürünmüş kaplanın kalbi” cümlesinin taklidinin yapıldığı ifade, Shakespeare’i Greene’nin hedefi olarak belirlemiştir.
Aslında karmaşık gibi görünen bu grup düşünce, net olarak gücün temiz kullanımı, kibre yenilmemeyi anlatır.
10 Mayıs 2013 Cuma
Tanzimat
Tanzimat.
Osmanlıca olan bu sözcük, tek bir Türkçe kelime ile tanımlanacak olursa, ‘düzenleme’ demek en yerinde olan sözcük olur. Bizlerin hafızasına ise Osmanlı İmparatorluğu’nun çöktürülüş sürecinde kaleme alınan bir ferman olarak yerleşmiştir.
Aslına bakarsanız tarihi anlatmak kolaydı da onu yaşamak önemlidir.
*
Sultan II. Mahmut’un reform arzularına rağmen bunu yapamamasının ardından çocuk padişahlardan biri olan Abdülmecit’in sadrazamı Hüsrev Paşa’nın kendisini ikna etmesi ile ferman hayat bulur.
Bugüne, anayasa veya genel hak kavramına baktığımızda Tanzimat Fermanı veya okunduğu yer olan Gülhane Parkı’ndan aldığı isimle Gülhane Fermanı da hak kavramını öne çıkarır. Dayandığı üç temel vardır. Bunlar Şeriat, Fransız İhtilali ve geleneklerdir. Dönemi ve yaşanan çöküşü düşündüğümüzde çok da kolay alınacak kararlar olmadığını görmek gerekir.
1839’da Gülhane’de okunan bir Hatt-ı Şerif (Padişah Yazısı) ile Tanzimat-ı Hayriye (Hayırlı Düzenlemeler) ilan edilir. Üç sayfalık bir metin olan ferman; gerileme dönemi açıkça belirtilirken, yeni yasalarla bu durumun atlatılacağı umudu da verilir. Din ayrımı gözetmeksizin Osmanlı topraklarında yaşayanların can, mal ve namus güvenliği bu metinde güvence altına alınacağı açıklanır. Haksız ve dengesiz vergilerin düzenleneceği, askerliğe zaman sınırı getirileceği, yargısız idam yapılmayacağı, özel mülkiyete sınır getirilmeyeceği, yeni ceza kanunlarının yapılacağı, rüşvetin önüne geçileceği bu fermanın diğer içerikleridir.
Yine bu fermanla ilk kez vatandaşlık kavramı doğar.
*
Metne baktığınız zaman yukarıda hatırlattığım şeyleri görürüz. Ancak satır aralarından topladığımız ve bugüne baktığımız şeyler de var. Öyle ki; Osmanlı’nın “düzelteceğim” dediği ve dolayısı ile halkın arasında rahatsızlıklara neden olan unsurların hepsi bizim ülkemizde hala yaşanan sıkıntılar. Adaletsizlik, rüşvet, mülkiyet sorunu, ceza yasasının sorunları, vergi dengesizliği hatta askerlik süresi. Hepsi hayatımızda.
Tanzimat Fermanı’nın tarihi bu arada 1839!
5 Mayıs 2013 Pazar
Film bittiğinde herkes aynı salonu terk eder
Sinema en eski sanattır aslında. Üstelik ilk insanla başlayacak kadar eski. kimilerince kolektif gibi düşünülse de münferittir. Sinema rüyalarımızla başlar.
Sınır tanımayan geziler, uçtuğumuz aksiyonlar, uçurumlardan düşüşler, cinsellik, başarı, başarısızlık, öfke, kavga mücadele, kan ter içinde uyanışlara kadar süren, hayallerimizin ötesinde ve bilinç altımızda yazılan senaryoların kurgulandığı süreç, rüyalarımız. Sinemanın ta kendisi.
Yaşamımızın gündeliğinde, bilincimizin derinlere, bilinç altımıza ittiği ve bağımsızca yönetilen duygularımızın kurgulandığı sahnelere kapatırız gözlerimizi.
Sinema yaşamdır aslında. Bildiğimiz ya da hiç bilmediğimiz kurguların içinde rol alırız çoğu zaman. Uyanmakla da bitmez, gözlerimizi açar açmaz yenisi başlar.
Bu kadarla da kalmaz! Yaşamın ta kendisi olur sinema!
Kendinizi ve yaşamı anlamaya geç kalırsanız, hayatı ve hayatı yaşamaya da geç kalırsınız. Üstelik tekrarı olmayan bir film gibidir hayat. Ona odaklanıp her anını tadarak yaşamazsanız bir filmi izlerken ara ara uyuyan izleyiciye benzersiniz.
Bilemezsiniz! Belki de filmin en etkileyici, size en haz verecek zamanlarında uyumuşsunuzdur. Oysa aynı sinema salonunda ve aynı seansta sizinle filmi izleyen başkaları o anları anlayarak, tadarak, hissederek izlemiştir.
Film bittiğinde, elbette herkes aynı salonu terk eder. Ancak, o zaman; gerçek hayata geçilir! Öyle ki, aynı seansta aynı filmde bir araya gelmiş olan insanlar, salonu terk ettiklerinde artık gerçeğe, hakkederek yaşayacaklarına, hak ettikleri kadarını yaşamaya koyulurlar.
Mesele o filmden ne derece haz aldığımızdır aslında. Ne derece anladığımız, zamanımızı ne derece mutlulukla geçirdiğimizdir. Film boyunca birlikte olduklarımızla paylaştıklarımızdır.
Sinema ve film; yaşamak ve ölmek gibi şeylerdir!
Küçük bir farkla: Filmin tekrarı vardır ve kaçırdığınız sahneleri yeniden izlemek tercih sizindir!
1 Mayıs 2013 Çarşamba
“Kadınların vedası”
“Artık devir teknoloji devir!”. Benim jenerasyonun 18’li yaşlarından itibaren duyduğu, yani 80’li yılların sonunda sıkça kullanılan bu ifade artık yok. Çünkü artık tüm olup bitenleri, teknoloji kelimesi de tek başına anlatmak da mümkün değil. O kadar genişleyen ve hayatı içine alan bir kavramlar zinciri ki yaşadıklarımız, gelişim de değişim eskiye göre kat ve kat fazla. Örneğin 20. Yüzyılın ikinci yarısında meydana gelen gelişmeler 50’da gerçekleşirken, şimdilerde o mesafeyi 5 yıldan az zamanda almaktayız.
Yaşamda buna paralel bir hızla akıyor, yaşanıyor, daha da önemlisi tüketiliyor. Bir çok kez telaş duyduğumdandır ki; dingin zamanlara erişme gayemi sizinle de paylaşıyorum.
*
Proşçaniye Slavyanki (Slav kadınların vedası), Rusya İmparatorluğu, Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu'nun popüler bir şarkısıdır. Bildiğimiz gibi özellikle 19 ve 20. yüzyıllarının neredeyse tüm savaşlarında Ruslar hep vardı. Başta kendi liderliklerinin diktatörleri sayesinde acı çeken Rus ‘halkları’, nesiller boyunca savaşların da büyük etkisi ile çok zor yıllar yaşadılar.
Birinci Balkan Savaşı’nın yaşandığı 1912 yılında Vasili Agapkin cepheye eşlerini gönderen Bulgar kadınlar için ve onların fedakarlığına hitaben bu şarkıyı besteledi. Şarkının bir birinden farklılıklar içeren şekilleri bulunmakta olsa da, tümü aynı kaderi, acıyı ve onuru anlatır.
I. Dünya Savaşı sırasında evden cepheye giden askerler tarafından tercih edildi. Rusya İç Savaşı'nda gayrı resmi olsa da Beyaz Ordu'nun şarkısı oldu. 1957 yılında çekilen Leylekler Uçarken ve 1996’da çekilen Kafkas Esiri filmlerinde de kullanılan Proşçaniye Slavyanki, “Call of Duty: World at War” ismi ile bilinen bilgisayar oyununda da tema müziği olarak kullanıldı.
1990’lı yıllara gelindiğinde ise Rusya Federasyonu’nun devlet marşı yapılmaya çalışıldı. Volga Nehri gemi turunda ve Trans Sibirya Demiryolu’nun “Rossiya” treninin hareket esnasında da kullanılan şarkı belki de bir çoğunuzun duyduğu bir şarkıdır.
Bilmek, dinlemek gerekir. Gündeliğin karanlık derinliğinden kurtulmak, hayatı anlamak, es vermek için bu tür dünya değerlerinin de olduğunun farkında olmak gerekir.
Kendinize bir zaman ayırıp, derin duygularla an’ı yaşamak isterseniz, Türkçe sözlü versiyonu da olan şarkının Agapkin versiyonunu şu adresi dinleyebilirsiniz: http://www.youtube.com/watch?v=NdEFxnrzJ_I
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)