31 Ocak 2013 Perşembe

Aydınlığın gen kodları

Bugünün basın tarihi için bir önemi var. Şimdi uzun uzun anlatmaya gerek yok çünkü herkes biliyordur İbrahim Müteferrika’nın kim olduğunu. Ancak Türklerin matbaa ile tanışması batından iki yüz sonra bu muhterem kişi aracılığı ile olması değil bugünün anlamı. Esas olan ilk baskının yapıldığı gün olması bugünün. İstanbul Sultanselim’de gerçekleşen bu ilk baskının matbaası elbette aynı şahsa aitti ve matbaa İbrahim Müteferrika’nın konağına kurulmuştu. Bahsettiğim ilk baskıya neden olan kitap ise bir sözlüktü. 1729 yılında basılan bu kitabın yazarı ise Mehmet Bin Mustafa Vankulu (Vanlı). Dönemin bilginlerinden olan Vankulu Mehmet Efendi kendi adıyla anılan “Kitab-ı Lugat-ı Vankulu” anılan sözlüğü Farablı Cevheri’nin eseri olan “Sıhah-ı Cevher” adlı eserden yapılan çeviridir. Türkiye’de kurulan matbaanın bastığı ilk kitaptır. * Gerek matbaa, gerek kitap basımı gerekse dilin önemli kaynağı olan sözlük ve sözlükçülük her ne kadar bu makalede özne gibi görünse de aslında bir matbaa yayına yayın ise düşüncenin yayılmasına esas teşkile den temel olduğu hepsinden önemlidir. Bir kavim buna batılı kavimlerden iki yüz yıl sonra erişirse, mensubu olduğumuz bu kavmin genetik kodlarındaki cahillik bugüne, elbette ki batılı kavimlerden daha yakındır. Bu da kaçınılmaz bir sonucu yani batılılardan çok daha fazla çalışmamız gerektiğini ortaya koyar. Kendimize sorarsak ‘ailemizin kaç nesil öncesine kadar eğitimli büyüklerimiz var’ diye, eminim bir çoğumuz bir iki nesil civarında kalırız. Bu nedenledir ki, cehaletle mücadelemizde hala hedefte değil de yoldayız. Yani mesele cehaletten sıyrılmaktır. Ve mesele okuma yazma oranı gibi istatistiki bilgilerle göz boyamak değil, bir toplumun genetik kodlarına işleyen cehaleti aydınlığa çevirme için çalışmaktır.

29 Ocak 2013 Salı

Dil önemli

Sunum işinizle diksiyona, artikülasyona, fonetiğe ihtiyacınız vardır. Bu işinizin temelidir. Tekerlemeler yüksek sesle tekrar etmek, dilin konuşmada kullanılma marifetine olumlu katkı yapar. Dil önemlidir. Sadece iletişim kurma anlamında da değil üstelik. Dil bir medeniyeti kalıcı kılar, geleceğe taşır, gelecek nesillere geçmişin emek dolu zamanlarını ve deneyimlerini aktarır ve anlatır. Tekerlemeden bahsederken, güzel konuşmayı sağlamak için alınan derslerden de bahsettim. Konuşma dili, bir toplumu, hatta toplumun içindeki bir çok alt kültürü de temsil eder. Ancak bu temel, dil kökeninden ve dil kültüründen ayrışma yaşanacak üstünlük değil, zenginlik olduğunun ayırdına varılması gereken bir farklılıktır. Kıbrıs ağzı gibi. Biliriz ki Kıbrıs ağzı Türkçe’nin içinde yer alan bir ağızdır ve Kıbrıs’ta da bir çok ağız vardır. Bir ağzın ölmemesi için gösterilen gayret onurlu bir gayrettir. Ancak bunun dışında, şoven duygularla savunulması bir tür ‘silahlanmadır’ ve diskriminasyona neden olur. “Düzgün konuşmak” diye ifade ettiğimiz, ana dil grubumuz olan Türkçe’yi “ölçülü” kullanmamızdır. Ölçülü Türkçe kullanmaya çalışmak, Kıbrıs ağzının düzgün olmadığı ve ondan kaçış anlamı taşımaz. Kıbrıs ağzını yaşatmak kadar Türkçe’yi geliştirmek de önemlidir. Ancak fark edebiliriz ki, özellikle dili savunma silahı haline getirdikçe, yazıya da sirayet eden bir yozlaşma yaşanmaktadır. Belki de bu nedenle Türkçe’nin az bilindiği ama ana dil olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Her gün okuduğumuz yerel gazetelerde hatta yazarlarda, Türkçe’nin bilinmediğini görmekteyiz. Bu üzücü durumu gidermek, bilmediklerimizi fark edip önlem almakla mümkündür, her şeyi bildiğimiz sanıp hiç ilerlememekle değil.

“Kalbinde çarpar aklın”

“Ölümsüz gençliğin şövalyesi, ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına, bir Temmuz sabahı fethine çıktı güzelin, doğrunun ve haklının: önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı. Bilirim, hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine, hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek, yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok, yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.” [...] * Belki de en acı mücadele, mücadeleyi romantik yapmaktır. O zaman dizelerinde dediği gibi Nazım Hikmet’in; ‘kalbinde çarpar aklın’. İflah olmazsın! Bazen yaşamı daha iyiye dönüştürmek için yapılan tüm mücadeleleri Nazım Usta’nın bu satırlarındaki gibi hissederim. Kalbim acır o zaman. Çünkü mücadelenin yaşam kadar uzun, yaşamak kadar kısa olduğunu o gün anlarım. Her defasında yüzüme tokat gibi vurur şaşkınlığım ve gerçek kulağıma kendiliğinden fısıldanır: “Nafile tüm mücadele, yola çıktıkların her durakta inecek!” ...Ve sonra inadına sürdürdüğün yolculuğunda bir bakarsın bu fısıltı seni terk etmez, üstelik her duraksadığında, durakta inenler için duraksadığınla seni yüzleştirerek hep haklı çıkar. Ama diyorum ya, en zorudur mücadeleni romantik yaşamak. Koskoca bir öfkeyi, şiirle, romanla, resimle, müzikle, oyunla hatta hassas bir cümleyle yani sanatla anlatmak! Bazen hissedersin ki, tüm romantik mücadeleler inadına yapılmakta, tarihe kanıt bırakılmakta. Oysa bugün, an ve an düne heba olmakta! Diyorum ya; en acısı, bir mücadeleyi romantik yaşamaktır! O zaman, kendinden kaçtığın her an, kendini kalbinle bir mücadelenin ortasına atmaktır. Yeter ki uğruna mücadele ettiğin her şey, bir durakta inmeden yolculuğuna devam etsin, yolculuğun kendisi olsun...

28 Ocak 2013 Pazartesi

İnsan merkezcilik

Gerçek nedir? Ona nasıl erişilir? Doğru ve yanlış nedir? Niye kimi zaman doğru veya kimi zaman yanlış olarak değer yargısına varırız? Nasıl karar veririz? Bilgi nedir? Bildiğimizi nasıl biliriz? Doğru bilginin kökeni ve sınırları nelerdir? Ahlaken doğru veya yanlış değerler arasındaki farkı nasıl anlarız? Hangi hareketler doğrudur, hangileri yanlıştır? Değerler mutlak mıdır, izafi midir? Nasıl düşünmek, nasıl yaşamak gerekir? Bunlar sıradan sorular değil. Her biri, iyi insan olmanın, doğru karar vermenin dolayısı ile bir yandan onurlu ve ahlaklı yaşamın, öte yandan vicdanlı ve başarılı yönetimin temellerini oluşturan sorular, sorgulamalardır. Elbette bu soruları sorma ve yanıtlarını arama süreci, yaşamın kendisidir. Amaç da bu soruların yanıtını alma değil, soruların devamlı sorulması yöntemi ile her alanda insanı değerler merkezinde görerek yaşamak, iletişim kurmak ve yönetmektir. Soruları yitiren, sorgulamayı bitiren insan, kurum, yönetim ve benzeri her türden erk sahibi güç, zarar veren ve yok eden bir sürecin içine girer. Geçici dünya güzelliklerine kanarak bu bitişin kendisi için olmadığı yanılgısına düşer. Oysa kötü giden her şeyse bu, döner dolaşır bu sona başlamamızı sağlayanları da bulur ve yok eder. Çünkü ‘son’ sondur. Kimi için iyi kimi için kötü değil, son herkes için bir sondur. Bu sorular aynı zamanda felsefenin de temelidir. Felsefi düşünce insanın kendi varlığını merak etmesiyle başlayan bir süreç aslında. Bu konuda sorular sormayla başlayan ve bitişi olmayan bir süreç. Felsefe için merak etmek ve soru sormak yeterli değildir. Sorulara sistemli bir açıklama getirmek de önemlidir. Felsefi düşünüş sıradan düşünüşten tamamen farklıdır. Onun ayırt edici özelliği kavramsal ve soyut olma çabasıdır. Felsefe eleştirel bir düşünüş biçimi olarak, insanı merkezci gelişimin de önemli ilk adımıdır. Bilmek ve sorgularayak bilmeğe ulaşmaktan daha önemli tek şey ise, bunu istemektir.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Gerçek denize ulaşamıyoruz!

Hayat ne acımasız değil mi? Bize organize edilen bir hayatı yaşar gibi hissederiz bazen. Aslında öyle midir değil midir diye düşünürken geçip giden ve geride kalandır hayat. Gelecek olan ise beklentilerle dolu dileklerimizden başkası değildir. Yaşamın neresinin gerçek neresinin kurgu olduğunun ayırdına varma gayreti içinde olanlar acımasızlığı anlar ve acısını yüreğinde hisseder. Diğerleri, yani bu ayırda varmayı umursamayanlar, zaten hayatın acı olmasını sağlayanlardır. En yakınımızdan en uzağımıza kadar bir de böyle analiz etsek yaşamı, detaylıca anlarız kim anlamış kim anlamamış? Bir Truman şovdan farksız değil yaşadıklarımız. Ne sahte? Ne gerçek? Yoksa siz “Truman Show” denen kavramın sadece bir film mi olduğunu sanıyorsunuz? * Filmi bilirsiniz. Truman çok güzel bir adada yaşamaktadır. Fakat bu ada, Truman dışında her şeyin sahte olduğu bir kurmaca ortamdır ve doğduğu günden itibaren devamlı olarak seyirciler tarafından izlenmektedir. Truman, bunun hiç farkında olmaz, ta ki öldüğünü sandığı babasını görene dek. Truman bu ana kadar hiç şüphelenmemiştir. Zaten sahte eşinin evlilik fotoğrafında bir yalan işareti yaptığını da gördüğünde tüm gerçekleri öğrenmeye başlar. O zaman 30 yaşına girdiği bölümde dizinin yönetmenine direnir ve sonunda gerçek dünyaya ulaşır. Gerçek dünyaya ulaşmak acı olsa da! * Andrew Niccol tarafından yazılan bu muhteşem eser, sanki bize bir mesaj verir gibi. İzlemediyseniz; Jim Carrey ve Laura Linney’in muhteşem oyunculuklarıyla, çeyrek milyar dolar hasılatlı bu filmi mutlaka izleyin. Eğer izlediyseniz, şimdi filmi hatırlayarak bir düşünelim! Tüm yaşadıklarımız size de gerçek mi geliyor? Yoksa yıllardır bu adada bizim için bir hayat mı kurgulanıyor?

20 Ocak 2013 Pazar

Unutulma hakkı

Unutulma hakkı, yeni bir trend, hukukta da benimsenmeye başladı. Dünyada da tartışılıyor. Vatandaş olarak sosyal medya veya bilgilerimin kaydedildiği herhangi bir servisi kapatmak istiyorum, kapatırken de içindeki bütün verilerin silinmesini istiyorum. Unutulma hakkı hayata geçerse, bu firmaların bana sildiğine, bilgilerin tekrar geri gelmeyeceğine, kopyalarının bulunmayacağına dair teminat vermesi gerekecek. Dilediğim zaman içindekileri silebilme hakkına sahip olmalıyım. Peki şimdi nasıl? Üye olurken size onaylamazsanız ilerleyemeyeceğiniz bir seçenek sunuluyor ve orda birçoğumuzun okumadığı kurallar yeralıyor. Özel ve kapsamlı dile yazılan, okumak isterseniz size yoran be uzun uzun cümlelerin kurulduğu sayfa sayfa süren yazıları okumamamız için ellerinden geleni yapıyorlar. Tıpkı bankaların kredi kartı kurallarının minicik harflerle sayfalarca yazılan ve size hiç hak tanımayan sözleşmeleri gibi. O kadar tek taraflı ki herşey, bize hak tanımıyor. Yukarıda bahsettiğim unutulma hakkı çok önemli ve son demokrasi değerlerinden. Ülkemiz için bahsetmiyorum. Bizim bu kültüre daha yolumuz var. Üstelik yasalarımızın olmasına rağmen. Ülkemizde Kişisel Bilgilerin Korunmasına yönelik bir yasa olduğunu ve bunu yürürlükte olduğunu biliyor ve bu konuda haklarınızı savunuyor musunuz? Peki Bilgi Edinme Hakkı’na yönelik bir yasa olduğunu ve çok az bir sınırlandırma ile (devlet sırrı kapsamı gibi) her türlü bilgiye ulaşma hakkınız olduğunu biliyor ve bu hakkı kullanıyor musunuz? Dünya artık, demokrasinin estetiklerini yaşama yolunda. Unutulma hakkı, ölüm anı onuru bigi detaylı ve modern zamanların haklarını yaşamlarına katıyorlar. Bizim gibi değiller açıkçası Çünkü sadece yasa da yetmez. Haklarını bilen halk da lazım. Ancak bizde ne yazık ki masum vatandaş haklarını bilmez ve talep etmezken, suç eğilimli olanlar, sahtekarlar, üçkağıtçılar işledikleri suçlardan sıyrılmak gerekliliği nedeniyle yasaları çok iyi biliyorlar. Aydınlık gelecekse, halk aydınlanmadan olmaz! Neticede yakın gelecekte bu tür sözleşmeleri okumamız gerekecek çünkü şimdiki gibi olmayacaklar. Seçeneklerimiz ve haklarımız olacak. Bir hesabı kapattoğınızda karşı taraf size ait herşeyi kesinlikle unutma/slime/yoketme hakkı tanıyacak. Ülkemizde yaşayamadıklarımızı global alanda yaşayan sosyal medyada yaşayacağız.

Zamanın ruhu

“Başlayalım mı Üstat?” diye sorar büyük usta Nazım Hikmet, 50 yıl sonra halkına ulaşan sesinde. “Başla Reis” diye cevap verir, ses kaydını alan ve itina ile saklayıp ailesine saklamalarını vasiyet eden Bedri Rahmi Eyüboğlu. Zamana dokunmak, Almancadaki “zeitgeist” gibi zamanın ruhuna inanmak kadar heyecan verici. Yıllar önce ustanın ağzından dökülen şiirlerini duyma mutluluğunu tadalı bir yıl geçmiş. İşte zamanın ruhu böyle bir şey. Doğduğu anda başlıyor insan ölmeye. Buna rağmen, aslında inananlar için insan ölmez, ölümü tadar sadece. Zaman; yaşamın başlaması, devamı ve sona ermesi adımlarının, biraz gerçek biraz da bizim yarattığımız bir şey aslında. Önemli olan yaşam denen bu serüvenlere neleri sığdırdığımız “sağlıkla, mutlulukla, huzurla, sevgiyle ve iyilikle”. Gerisi teferruat. * “Zeitgeist” yani Zamanın Ruhu. Zaman dönencelerinde en çok fark ederiz, zamanın bir ruhu olduğunu. Öyle ki, dönenceler bize zamanın hep var olduğunu anlatırlar. O durur ve biz geçeriz sanki önünden, bir yolculuk bu. Bıraktığımız izlerle, anılarla. Büyük Usta’nın 50 yıl sonraya taşınan sesi ile mesela. [...] Yine telif hakkı nedeniyle bir kısmını paylaşacağım zaman ötesinden gelen Nazım Hikmet şiirini ve orijinal kitabından okumanızı önererek, şiirin tamamını ve diğerlerini. “Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden. Gölgem gibi demiyorum, çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da. [...] Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden. Açlıktı, susuzluktu demiyorum, sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil, giderilmesi imkânsız bir şey, ne sevinç ne keder, şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz, içimdeydi dışımdaydı. Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden. Zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan, hasretten gayrı.”

17 Ocak 2013 Perşembe

Kıssa

Osmanlı döneminde her padişah hatta eşleri ya da paşaları için, ülke menfaatine bir hayır kurumu yapmak inançları gereği hedeflerdendi. Fethedilen yerlerde başta cami, külliye gibi yerler olmak üzere inşaatlar yapılırdı. Kanuni de Süleymaniye Camisini yaptırdı. Fakat Kanuni, bunun tüm hayrı kendi kaydına geçsin diye ustalara da talimat vererek hiç kimseden yardım alınmamasını sadece kendisinin yardım edeceğini belirtir. Caminin yapımını gören yaşlı bir kadın da kendi içinden Kanuni’nin bunu yaptırarak hayır elde ettiğini kendisinin de hayır işleyecek parası olmadığından en azından sattığı yoğurtlardan ustalara hediye etmeyi ister. Ancak ustalar Kanuni’nin bu inşaat süresinde yardım almayı yasakladığını söyleyip kabul etmek istemeseler de yaşlı kadını kıramazlar. Kanuni rüyasında, yaptığı işin tartıldığını görür. Terazinin bir kefesine Süleymaniye Camisini, diğerine ise bir tas yoğurt görür. Yoğurt, camiden ağır basmıştır. Sabah ustaların yanına gider: “Ne yaptınız, kimden ne aldınız?” diye sorar. “Yaşlı bir nine geldi, çok ısrar etti, yalvardı dayanamadık ve yoğurt aldık” derler. Kanuni, gördüğü rüyayı oradakilere anlatır. * Bu ve benzeri rivayetler, hikayeler; aslında insanlara önderlik eden fikirler olsunlar diye yayılır. Bu rivayet de gerçek olsun ya da olmasın, iyilik yapmakla ilgili önemli bir ana fikri içermektedir. Hazır hep birlikte bu ana fikri anlamışken kendimizi de sorguya çekmekte fayda var. Acaba yaşamımızın ne kadarında hakikaten kalbimizden geçerek ve reklamını yapmaksızın iyilik yapmaktayız? Yardım yapmaktayız? Ne kadar bilinç içinde, yardımlaşmanın önemini anlamakta ve yaşamlarımıza katmaktayız? Kurtuluş neyin üzerine inşa edilebilir? Daha fazla kazanmanın, hırsın, zenginliğin mi? Yoksa yardımlaşmanın, paylaşmanın, iyiliğin mi?

14 Ocak 2013 Pazartesi

Paradikmalarımızın gücü

Diyelim ki başka bir şehrin merkezinde belirli bir yere gitmek istiyorsunuz. Kentin yol haritası, istediğiniz yere ulaşmanıza yardımcı olacaktır. Ama diyelim ki size yanlış harita verildi. Bir baskı hatası yüzünden üzerinde gideceğiniz yerin adı yazılı olmasına rağmen harita başka bir şehre ait. Boş yere nasıl didineceğinizi, gideceğiniz yere varabilmek için göstereceğiniz çabanın nasıl boşa çıkacağını düşünebiliyor musunuz? Gayretinizi artırır, çalışmanızı yoğunlaştırır, son derece konsantre olarak çaba gösterebilirsiniz. Ancak tüm bu çabalarınızın tek bir sonucu olur. O da yanlış yere daha hızlı gitmenizdir. Haritayı okuma ya da olumlu düşünme konusunda tutumunuzu yüksek seviyeye ulaştırabilirsiniz. Ama yine de istediğiniz yere ulaşamazsınız. Bunu umursamayabilirsiniz. Tutumunuz öylesine olumludur ki, nereye giderseniz gidin mutlu olursunuz. Ne var ki, yine de yolunuzu kaybetmiş olursunuz. Temel sorunun davranış yada tutumunuzla bir ilgisi yoktur. Bu, tamamen elinizde yanlış harita bulunmasıyla ilgilidir. Elinizde doğru haritası varsa, o zaman çaba önem kazanır. Yolda sizi hüsrana uğratan engellerle karşılaşırsanız, o zaman tutum büyük bir fark yaratabilir. Ancak ilk ve en önemli koşul haritanın doğru olmasıdır. Hepimizin kafasının içinde bir çok harita vardır. Bunlar iki ana gruba ayrılabilir: Şeyleri oldukları gibi gösteren haritalar, yani gerçeklikler; ve şeylerin nasıl olmaları gerektiğini gösteren haritalar, yani değerler. Yaşadığımız her şeyi bu zihinsel haritalara göre yorumlarız. Ender olarak doğru olup olmadıklarını kendi kendimize sorarız; genellikle bunlara sahip olduğumuzun farkına bile varmayız. Yalnızca gördüğümüz şeylerin gerçekten öyle olduklarını ya da öyle olmaları gerektiğini varsayarız. Tutumlarımız ve davranışlarımız da bu varsayımlardan doğar. Onlar, görüş biçimimiz, düşünce ve davranış tarzımızın kaynağıdır. Bu nedenledir ki yol haritamız çok önemlidir. Bir tutum değerlidir. Ancak yolu önceden doğru belirlemezsek yukarıdaki örnek gibi, tutum ve davranışın anlamı sonuç vermeyecektir. Bu hayatı anlamanın felsefe yolu ile edinilmesine önemli bir örnekken, öğreti davranış ve tutuma, hakiki yol haritası çıkaran tecrübe ve birikime sahip bir olgudur. Bunun değerini kaybolmadan öğrenmek gerekir.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Agnostisizm

Agnostisizm, bilinmezcilik ya da bilinemezcilik; Tanrı'nın, evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır. Bu akımın takipçilerine agnostik veya bilinemezci denir. Agnostisizm’in iki türü vardır. Zayıf agnostisizme göre hiç kimsenin tanrı hakkında bir bilgisi yoktur; ancak bu belki bilinebilir; güçlü agnostisizme göre ise tanrı hiçbir şekilde bilinemez. Agnostisizm genel olarak olaylara kuşkucu yaklaşır, kuşkucu sorular sorar ve yanıtları kuşku ile bulmaya çalışır. Agnostik sözcüğünü ilk olarak İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley 1869 yılında kullanmıştır. Buna rağmen daha erken düşünür ve yazarların da bu düşünceye sahip olduğu bilinir. Örneğin Eski Yunan düşünür Protagoras da agnostik olarak anılır. Agnostisizm, ateizm ile aynı şey değildir. Ateizm, tanrının var olmadığını veya var olamayacağını savunur. Buna rağmen, agnostisizm tanrının var olup olmadığının bilinmediğini veya asla bilinemeyeceğini savunur. Demografik araştırmalar için ise ateizm ve agnostisizm diğer tüm dinsiz felsefeler ile aynı kategoridedir. Bazı kaynaklar ise agnostisizmi "tarafsızlık" olarak yorumlar. T. H. Huxley ise agnostisizm hakkında şunu demiş: “Agnostisizm bir inanç değildir; ancak özü tek bir dinç uygulamaya yatan bir metottur. Bu ilke kesinlikle akıl olarak gösterilebilir; ancak sonuçlar kanıtlanmış veya kanıtlanabilir denebilecek kadar kesin gösterilmemelidir.” “Agnostik” sözcüğü Eski Yunanca olumsuz öneki olan “an+” ve yine aynı dilden “bilen, bilgisi olan” anlamına gelen “gnostikos” sözcüklerinin birleşiminden oluşmuştur. Kabaca anlamı “bilgisi olmayan” demektir. Tüm bu kavrama baktığımızda, insan soyu; ilk zamanından bugüne bilmekle ilerlerken bilememekten ya da bilemediğinden korkmuştur. Felsefe, bilinemeyene yaklaşım geliştirirken, yaşamı anlamak, kolaylaştırmak için öğreti doğurdu. Zaman zaman olumsuz niyete bağlı kitlelerce dogmalara dönüştürülüp suistimal edilse de, anlamı oturup olgunlaşan felsefik yaklaşımlar her zaman aydınlatıcı olmuştur. Felsefe en çok bu nedenle her şeye karşı bir problem çözümüdür.

11 Ocak 2013 Cuma

Bir köpekbalığı

Japonlar’ın balığı çok sevdiklerini bilmeyeniniz yoktur. Fakat buna rağmen, Japonya sahillerindeki balık miktarı bırakın bol olmayı Japon nüfusuna asla yetmeyecek kadar azdır. Balıkçılar, balık talebini karşılayabilmek için büyük tekneler yaptırıp uzaklara açılarak balık avlamaya başlamışlar. Balık için uzaklara gidildikçe bu kez geri dönmesi vakit almış ve dönüşte tutulan balıkların tazeliği kaybolduğundan Japonlar balığın lezzetini sevmemişler. Balıkçılar bu problemi çözmek için teknelerine soğuk hava depoları kurmuşlar. Böylece istedikleri kadar uzağa gidip, tuttuklarını soğuk hava deposunda dondurulmuş olarak saklayabilmeyi başarmışlar. Ancak Japon halkı taze ile donmuş balık lezzet farkını hissedebildiğinden donmuş olanlara fazla para ödemek istememişler. Balıkçılar bu defa da teknelerine balık akvaryumları yaptırmışlar. Balıklar akvaryumda fazla sıkışsalar da en azından canlı kalabilmişler. Bu sıkışıklık balıkların lezzetine yine de yansımış. Balığa düşkün Japon halkı bunu da sevmemişler. Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce yol gelen balığın, canlı, diri hareketli taze balığa göre lezzeti yine de kayboluyormuş. Balıkçılar nasıl olacakta Japonya’ya taze lezzetli balığı getirebileceklerini düşünmüşler. Siz olsaydınız ne yapardınız ? Konuyu sadece taze balık sağlama olarak düşünürsek çözüm sınırlı. Ancak soruna felsefe ile yaklaşırsak konunun çözümü basittir. “Hayatı anlamak için felsefe” önemlidir. Balıkçılar da bu konuda felsefeye başvurmuşlar. İnsanın aklını ve emeğini bir problemi çözmekte yeterince kullanmasının en büyük motivasyonu düzeyli ve dozunda hissedilen hırstır. Hırs vazgeçmeme ve artı çözüm üretmektir. Problemlerden, uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak ve onları yenmek gerekir. Problemlerimiz çok ve çeşitli olabilir. Kararlı olmak ve çözmek için vazgeçmeyecek ölçüde hırsa sahip olmak gerekir. Şimdi gelelim Japon balıkçıların vazgeçmeyerek probleme çözüm hırsı katarak vardıkları müthiş sonuca: Japon balıkçılar balıkları yine teknelerindeki akvaryumlarda tutmuşlar. Ancak akvaryumun içine küçük bir köpekbalığı atmışlar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuş ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze kalabilmişler. İşte bu küçük köpekbalığı, vazgeçmememizin ve felsefik olarak bir çözümün sembolü.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Üstinsan

Kötülükten veya kötü eylemden arınamayışın isyanı, felsefenin ve filozofların da problemi olmuştur. Üstinsan sözcüğünü ilk olarak teolog ve yazar Heinrich Miller, on yedinci yüzyılda yazdığı Geistlichen Erquickstunden adlı eserinde kullanmıştı. Nietzsche, üstinsanın tüm evrenin amacı ve sebebi olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre Üstinsan insanlığın da amacıdır. Nietzsche, üstinsan kavramıyla, soylu bir insan eylemliliği kavramını yeniden kurmaya çalışır. Son İnsan, yalnızca maddi teselli peşindeyken, üstinsan yaşamını büyük eylemler uğruna harcamaya hazırdır. Üstün olmak, isteyerek iyinin ve kötünün ötesinde durmaktır. Nietzsche kendisini, üstinsanın habercisi olarak tanıtır. Bu konuda eserinde şöyle yazmıştı: “İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış. İddia ederim ki benim üstinsan dediğime, siz şeytan diyeceksiniz. Haydi haydi, ey üstinsanlar! Ancak şimdi insan, geleceğin doğum sancısındadır. Tanrı öldü, şimdi dileriz ki üstinsan yaşasın.” * “Tanrı öldü”, Nietzsche’nin en popüler sözüdür. Bu düşünceyi Nietzsche, ilk kez Şen Bilim adlı eserinde dile getirmiştir. O dönemin koşullarına göre yorumlanması gereken “Tanrı’nın Ölümü” düşüncesini, kendi tabiriyle bir kaçığın ağzından duyurur. Gündüz vakti elinde fenerle dolaşıp “Tanrı öldü! Tanrı öldü!” diye bağıran bir delinin ağzından, Tanrı’nın ölümünü ilan eder. Nietzsche “Hiçbir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir Tanrı’ya nasıl mal edilebilir?” sorusundan yola çıkarak, Tanrı’nın ölümünün insanın anlaşılmaz olan doğasını yenmesi için ve üstinsana ulaşılabilmesi için bir mecburiyet olduğunu savunmuştur hep. Nietzsche’ye göre geliştirmiş olduğumuz tüm değerler, dünyanın gerçek doğasını görmemizi engellemek amacıyla geliştirilmiş araçlardan başka hiçbir şey değildirler. Nietzsche hayatı katlanılabilir kılan araçlara karşı çıkar. Öte yandan, bunlar var olmadan yaşamanın ne kadar zor olduğunu ve ne kadar yüksek düzeyde hayat ve birey bilinci gerektirdiğini söyler. İşte onun istediği de budur. Bilime hizmet edenler bu noktada birbirinden farklı değillerdir. İkisi de bu araçların ve vaatlerin tekrar tekrar insan hayatına girmesine ve insanların bunlara körü körüne bağlanmasına neden olurlar. İnsanlar bu araçlardan kurtulup zorla bir gereklilik kazandırılmış dünyadan sıyrılmalıdırlar. Tanrı ölmüştür; çünkü insan kendi hareketlerini yönlendirebilecek düzeydedir. Fakat tahmin edildiği gibi Nietzsche bu durumdan tam bir çıkış önermez. Bu çıkışı insanların başarabileceğini söyler.

Sol cebimde umut

Olması beklenilen veya olacağı düşünülen şeydir umut. Ama bu kadar sözlüğe bağlı bir basitlikte değil değeri. Oysa tam tersi, umutsuz olma durumu ise bambaşka bir anlamı taşır. Birisi hayatı besleyen, yarınları çağıran, diğeri ise insanı bugüne kilitleyen olduğu yerde durduran kavramlar. Umut ve umutsuzluk kardeşler sanki! Bazen o kadar birbirlerine benzediklerini düşünüyorum ki. Kaybettiğini umutların birikimi umutsuzluklar olursa, biri diğerinden türüyor sanki. Kol kola girmiş uçurumlar gibi. Aralarında mesafeler, asırlar gibi ama derinlerde, hep aynı yerdeler gibi... * Kırk yaşını devirince anladım ki dünyayı değiştirme enerjim artık 20 yaşında olduğu kadar değil. Ancak, dünyada nelerin değişmesi gerektiğini de 20 yaşımdakinden çok daha iyi biliyorum. Ülkemde de öyle! Kendi hayatlarımızın, hatta geleceğimizden tüketilen her türlü haklarımızın; “bir film şeridi gibi” gözümüzün önünden geçişine sadece seyirci kaldığımız günler yaşanırken, nelerin artık hiç olmaması gerektiğini ya da nelerin artık olması gerektiğini biliyorum! Kimi zaman hayallerim kimi zaman ise kalbim kırılarak edindim bu tecrübeyi, kendi ülkemde. Ancak, bu ülkede olup biten tüm olumsuz şeylere KARŞI, en çok yazarken kendimi aciz hissetmiyorum. En çok yazdıklarımı hayal ederken özgürüm, yazdığımdan bile öte. En önemlisi, yazarak; bu özgürlük satırlarını bu kurtuluş satırlarını okuyanlarla çoğalttığıma inanıyorum, bu satırlara eşlik edenlerle. Daha mutlu bir gelecek için. Umutlu bir gelecek için. Nazım Hikmet'in satırlarındaki gibi: "Bizim kalbimiz hep kırıktır çocuk. Ama yine de eksik etmeyiz sol cebimizden umudu."

7 Ocak 2013 Pazartesi

Hayatta kalmak

Genel olarak okur kitlemi mail yolu ile tanımakta olduğumdan, bu satırları okuyan kişilerin de Kafka’dan haberleri vardır diye düşünüyorum. Okumuşlardır en az bir eserini ve hikayesini. Bu nedenle internet gibi bir bilgi enflasyonisti varken durup sizlere Kafka’yı anlatmayı düşünmem. Kafka’yı biraz daha yakından bilenler de "Dönüşüm" adlı eserini bilirler mutlaka. Okumayan varsa da okumasını öneririm. Edebiyat tarihi sadece Kafka ile değil, o'nun eserlerini değerlendiren ikinci el yazarları da biriktirmiş durumda. “Değişim” de incelenen en popülerlerden biri. Bu önemli eserini inceleyen binlerce makale yazıldı. Her okuyanı sarsan bir hikaye. Edebiyatçılar Kafka’yı varoluşçu bir filozof olarak da görürler. Kafka, sadece sade bir dille, bunalımlı kısa romanlar yazmış. Fakat, Sartre onu, zaman, mekan ve kendi tabiatı açısından değerlendirerek, varoluşçu olarak görüyor. Albert Camus ise onu bir “akıl dışı” yazar olarak kabul etmiş. Her iki felsefe arasında pek fazla bir fark yoksa da, Kafka’nın, bu iki dev düşünür tarafından benimsenmesi önemlidir. Dönüşüm adlı eserinde insanın akıl dışı yazgısına çaresizce boyun eğdiğini gösterir bize. Sadece kendi değil aile üzerinden toplumu da yansıtır. Kafka üzerinden varoluşçuluğa erişmek güç değildir. Varoluşçuluk, insan varoluşunun değer ve amaçtan yoksun, bunalımlarını gözler önüne serse de, bu felsefe, dünyaya yapayalnız ve tamamen korumasızca gelişigüzel atılıvermiş olan insanın önüne sonsuz seçme özgürlüğü koyar. Canlılar içinde sadece insan önce var olur, sonra bilinci ve seçme özgürlüğü ile özünü kendi oluşturur. “İnsan sınırsız özgürlüğe sahiptir” fakat yine insan özgürlüklerinin ötesinde sorumluluk sahibidir. Sadece kendi eylemlerinden değil, her şeyden sorumludur. Varoluşçuluk, Hristiyan Varoluşçuluğu ve ateist varoluşçuluk gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır. Fransa’da Jean Paul Sartre’ın ortaya attığı ateist varoluşçuluk, yirminci y.y. batı felsefesinde derin yankı yapmıştır. İnsan kendisini özgür iradesiyle ne yaptıysa o’dur. Bu düşünceden yola çıkarak, Sartre, “Varoluşçuluk bir hümanizmadır” savına varmıştır. İşte Sartre’ci bir felsefeden Kafka’nın yaşamını görmek bu nedenlerle mümkündür. Kafka’dan alıntılar: Kitap ruhumuzun buz kesmiş sularını kıracak bir balta olmalıdır. İnanç, giyotine benzer; onun kadar ağırdır, onun kadar hafif. Yaşarken yaşamıyla uzlaşamayan birinin, bir eliyle, yazgısının tepesine çöken umutsuzluğu biraz uzaklaştırması gerekir… Ama bir eliyle de, yıkıntılar arasında gördüklerini not alabilir. Tartışmada benzetmeler aşk şarkılarına benzer; çok şey anlatırlar, ama hiçbir şey kanıtlamazlar. Her devrim buharlaşır ve ardında yalnızca yeni bürokrasinin yapışkan isini bırakır. Odandan çıkmana gerek yok. Masanın başında otur ve dinle. Hatta dinleme bile, öylece otur, hiç ses etme, bir başına otur orada. Dünya maskesini çıkarıp özgürce sunacaktır kendini sana, eli mahkum, kendinden geçercesine ayaklarına kapanacaktır. Anlamaya başlamanın ilk işaretlerinden biri, ölme isteğidir.

Bugünün felsefesi orda doğru

Bir dönem yaratan ve üzerine bugünü kurgulayan en değerli bina Frankfurt okuludur. Öyle ki o okulun çatısı altında öğretilenler ve öğretenler dünyaya yön verenlerdi. Düşüncemizin temellerini hatta biçimini oluşturan okuldur. Frankfurt okulu, Almanya’da 1923 yılında kurulan ve sosyoloji, siyaset bilim, psikanaliz, tarih, estetik, felsefe, müzikoloji gibi farklı disiplinlerden insanları bir araya getiren Toplumsal Araştırma Enstitüsü`nün bir düşünce akımı olarak ifade edilmesidir. Okulun genel yaklaşım biçimi eleştirel teori olarak adlandırılmaktadır. Marksizmin eleştirel bir edinimine yönelmiş ve bu doğrultuda yeni bir eleştirel toplum teorisi kurmaya çalışmışlardır. Rus Devrimi'nin Stalinizm'e dönüşerek yozlaşması, Avrupa'da sol kanat hareketlerin yenilgisi ya da düşüşü, giderek yükselen Nazizm ve faşizm olguları, kapitalist sistemde baş gösteren yeni iktisadi ve siyasal ivmeler, Okul'un ortaya çıkış koşullarını gösterir. Hem kapitalizmin hem de Sovyet sosyalizminin eleştirisi, Frankfurt Okulu'nun ana düsturu olarak belirtilebilir. Marksist eleştirel toplum teorisinin tıkanmış olduğu ve sergilenen pratiği ile çözümsüz bir noktaya ulaştığı düşünülmektedir. Bu tarihsel koşullarda Frankfurt Okulu, tıkanmış olan teorik alanı aşarak yeni bir eleştirel toplum teorisi ortaya koymaya yönelmiştir. Her ne kadar eleştirel kuram başlığı altında toplanarak bir bütün oluşturduğu söylenebilse de, tek tek yazarların özgünlüklerinin dışında daha genel farklı birkaç yönelim tespit edilebilir. Bir yandan, 1923’te kurulup Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun 1933’te sürgün edilmesiyle sonuçlanan ve ardından ABD'deki 1950’lere kadar sürgünlüğün ardından Frankfurt’ta yeniden kurulan Enstitü'nün çalışmalarına işaret edilebilir. Friedrick Pollock, Herbet Marcuse, Walter Benjamin, Leo Lowenthal bunlar arasında sayılabilir. Bir yandan da Jürgen Habermas’ın yoğunluklu felsefi ve sosyolojik çalışmalarıyla okulun eleştirel kuramını yeniden temellendirmeye yönelik çabaları söz konusudur. Bu noktada Albrecht Wellmer, Claus Offe, Erich Fromm Kimdir, Wilhelm Reich Kimdir, Mills Kimdir ve Klaus Eder'den söz edilebilir. Şimdi bu derece temel oluşturma yok. Şimdi felsefenin temelleri de aslında yok. Herşey günlük tüketimde çünkü.

Işığı beklemek

Batıda zaman zaman yaşanan skandallarla insanlar sorgulamaya başlıyor. İrdeliyor. Yeni şekillenmelere meydan tanıyor. Belkide temel farkımız da bu. Biz skandalların “dedikodusunu” yapıyor ve unutuyoruz. Skandallar unutuldukça da yenilerini yaşamaya fırsat tanıyoruz. Toplumun suskun oluşu düşünüldüğünde bunu, -ihtiyaç olduğunda da “toplumsal” bir figüre dönüşemeyeceğimiz gibi-, çok ciddi bir tehlikeye sürüklendiğimizi görmemek imkansız. Oysa batılı halklar böyle değil! ... Ve en önemlisi bu süreçte, medyanın nasıl -halkın haklarının- yanında olduğunu fark edin!!! * Birkaç yıl önce Amerikan televizyon kanalı CBS ve yıldız sunucusu 72 yaşındaki Dan Rather, Vietnam savaşı sırasında askerlik yapan Başkan Bush’un bu dönemini eleştiren bir haberden dolayı yıllar önce özür dilemek zorunda kalmıştı. Özrün nedeni ise, haberin dayandığı belgelerin sahte olabileceğinin ortaya çıkmasıydı. Amerikan önde gelen haber kanallarından CBS’in yaptığı bu hata aslında o günlerde yaşanan bir ilk değildir. Aynı yıl içinde yaşanan ve aralarında uydurma montajlar, sahte alıntılar, yanlış tarihler ve siyasi eğilimler içeren medya skandallarının sayısı yüksekti. Yaşanan bu olaylar nedeniyle Amerikalıların, medyanın bir standardı olup olmadığını sorgulamasına yol açtı. Oysa Amerikan okullarında etik özellikle öğretiliyor. * Bu Amerika örneği idi. Elini vicdanından çekmiş ve aynı eliyle kalem tutmuş olanların sadece Amerika’da ya da ülkemizde değil, tüm dünyada benzer sıkıntılar yaşattıkları bu yüzyılın, adına kim ne derse desin -manipülasyon yüzyılının- ortak insan sıkıntısı. Etik kavramının, sadece geçer not alınca geride kalan bir ders olmaktan çıkması, bireyin gündelik hayatının parçası yapılması gerekiyor aslında. Özellikle de her gün, her medya aygıtı bizleri yönlendirmeye, fikrimizi şekillendirmeye çalışırken. Önce fark etmek, sonra ışığı yakmak gerekiyor, tünelin ucunda ışık beklemek yerine. Hazır bir ışık aramak değil, ışığın ta kendisi olmak gerekiyor.

Üstüne alınmalı insan olan

Hiç gönlümden düşürmedim ki, sadece bir yazıya başlamış olayım. Yazıya Nazım’la başlamak; sadece Nazım’ı anmak, hatırlamak, ona adanan onlarca yazıdan birini daha yaşama sunmak değil... Bir eleştiri, bir protesto, bir hatırlatma, bir uyanış... Duygu, düşünce, hayal, umut gibi... Zaman zaman aşk, yaşam hatta yurtseverlik gibi Sadece bir şiirini okumak değil... * Toplumcu gerçekçilik yazın akımını formülleştiren Maksim Gorki, 1934 yılında Birinci Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’nde yaptığı konuşmada, toplumcu gerçekçi yazarlara folklordan yararlanmalarını önermişti. Yazarlar, böylece eserleri için gerekli olan malzemeyi folklorda rahatça bulabilecek ve eserlerini olumlu kahraman tipleriyle besleyebilecekti. Bu kongreden sonra Sovyet Komünist Partisi’nin sanat anlayışı olarak belirlenen toplumcu gerçekçilik, Sovyetlerde olduğu gibi dünyada da resim, edebiyat ve sinema gibi birçok sanat dalında eser veren sanatçı bu önemli formülü halka ve zamana sundu. İşte Nazım Hikmet, bu formülle satırlarında dünyayı dize getirdi... Yazıya Nazım’la başlamak, bu nedenle çok şeydir... Onu “okumak ve anlamak” gibi... * Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin. Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat. Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. [...] Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılı verirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin, — demeğe de dilim varmıyor ama — kabahatin çoğu senin, canım kardeşim! * [...] Telif hakkı nedeniyle yazılmamıştır. Yazarın orijinal kitabından okumanızı öneririm.

2 Ocak 2013 Çarşamba

Sanatçı

İnsanlar, kar taneleri gibi farklıdırlar. Sadece parmak izleri ile değil, en önemlisi habitusları ile farklı duruma gelirler. Habitus esas alındığında her birey tamamen diğerinden farklıdır. Her insan hayata farklı gözlerle bakar. Olayları, olguları, nesneleri kısacası her şeyi farklı şekilde algılar ve yorumlar. İnsan, ürettiği şeyleri de farklı nedenler, farklı biçimler, farklı duygularla üretir. İnsan üretimi olmayan, yaratılmış diğer nesneler de insanlar tarafından farklı biçimlerde algılanır. Tüm bunlar, sanat felsefesi veya diğer anlatımı ile estetik kavramının yani sanatın, sanat üretiminin ve sanat beğenilerinin temelini, tanımını ve anlamını oluşturur. Sanat felsefesi, eserlerin veya beğenilerin temel anlamını konu alırken bunlar hakkında bazı sorular sorar ve kendince cevaplar arar. Bu sorulardan en önemlileri “Güzel nedir?”, “İyi nedir?”, “Hoş nedir?”, “Herkesin zihninde, ortak bir estetik yargı mevcut mudur?” gibi sorulardır. Sanat Felsefesi gibi temel felsefe de, kendi özünün gereği olarak sorduğu bu sorulara, yine kendi özünün gereği olarak cevaplar verir ve her cevap, kendi içinde bir başka soruyu daha barındırır. Güzel olan şu ise, kime göre öyledir ve neden güzeldir? İyi, neye göre iyidir? Hoş olan, kim için hoştur? Ortak estetik yargılar bizleri en güzelin, en iyinin ve en hoşun ne olduğu konusunda kesin bir tanım yapmaya yönlendirebilir mi? Bu soruları yanıtlamak için ruhunda barındıran insanlar ise sanatçılardır. Tüm bu felsefe adımlardan sonra net bir şekilde anlaşılır ki, hayatı yaşarken çeşitleyen, ona sorular yükleyip cevaplar aradıkça bireyin ve toplumun önünü açan kavram estetik ise bunun lokomotifi de sanatçıdır. Anlaşılması gereken de budur.

1 Ocak 2013 Salı

Nazım’la bir yeni yıl

Hakkında çok yazıldı çok söylendi. Hayatı filmlere belgesellere konu oldu. Şiirleri aşıklara ilham, düşünceleri insana hayat sundu. İdeolojisine taban tabana zıt görüşlerin bile edebi sempatisini sağladı. Yayımlanmış tüm eserlerini, defalarca okudum. Sadece kendine ait olanları değil kendi ile ilgili olanları da okudum. Yıllardır yazılarımda da türlü şiirlerine, hayatına, mektuplarına, aşklarına hatta hakkında yazılan ikinci el yazılara ve tezlere kadar bir çok temada Nazım Hikmet’e yer verdim. Üstelik her yazdığımda ne denli okunduğunu da anladım zamanla ve yazdıkça. Bir kurşun kalemin yazabileceği en iyi sözcüklerin babası Nazım Hikmet, bugün, önce harika bir şiiriyle ve ardından birkaç arkadaşıma sorduğum ‘Nazım hakkında akıllarına ilk gelen şeylerin ne olduğu’ sorusunun yanıtlarıyla, yine konuk olacak satırlarıma. * Sen sabahlar ve şafaklar kadar güzelsin sen ülkemin yaz geceleri gibisin saadetten haber getiren atlı kapını çaldığında beni unutma ah! saklı gülüm sen hem zor hem güzelsin şiirlerimin ılıklığında açılmalısın sana burada veriyorum hayata ayrılan buseyi sen memleketim kadar güzelsin ve güzel kal. * Nazım Hikmet’i ben çok yazdım, zevkle. 2013’te de inşallah daha çok yazacağım.