30 Haziran 2013 Pazar
D&R Kitapta yaz indirimine girdik! :)
Oyuncak Araba - Ferhat Atik
http://www.dr.com.tr/kitap/oyuncak-araba/ferhat-atik/edebiyat/roman/turkiye-roman/urunno=0000000387476#.UdA-EtpKa6g.twitter …
Düne dönen gün
“Pervam yok verdiğin üzüntüden, her sıkıntı kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden” demiş, Cahit Sıtkı.
Yaşamı ve onun zamana bağlı bir süreç olduğunu bilerek, bu zamanı ve yaşamı çok severek.
*
Avcunun içine aldığın bir serçe gibidir ‘zaman’.
Tam kıvamında tutman gerekir. Çok sıkarsan ya da fazla bol bırakırsan, kaybedersin.
Tam dozunda, tam gerektiği gibi tutman gerekir avcunu.
Bunu yapmak içinse, serçeyi çok iyi hissedebilmelisin. Hissetmezsen, gerektiği kadar açık ya da gerektiği kadar kapalı tutamazsın avcunu.
Hissetmezsen kaybedersin.
Uçup gitti mi, geri gelmez!
Mesele hissetmekte, hissedebilmekte.
İşte zaman böyle bir şey.
*
Neyin hatasına düşüyoruz biliyor musunuz? Günün her getirdiği ile fazlaca meşgul olmanın. Elbette yaşamın getirilerini tamamen görmezden gelemeyiz. Ancak mesele, esiri olmamaktır gündeliğin. Yaşamın genel yolcuğunun güne yenilmesine izin verdikçe, o serçe bizden uçar. Ardına bile bakmadan.
Sonra her gördüğümüz serçede, avcumuzdan uçurduğumuz serçeye nafile bir üzüntü duyarız.
Üstelik günün birinde, bir avuçta kısılı kalan serçenin, kendimiz olabileceğini de hiç düşünmeden.
Tüm bunları yazmak, söylemek de değil mesele. Mesele yaşamaktır. İç dünyamızın kabulünü sağlayarak, hayatımızı bu esaslarla yönetmektir.
Mesele, zamanı kendi avuçlarımızın içinden kayıp gitmeden ve örselemeden tutabilmek, hatıra biriktirebilmektir.
Her düne dönen gün unutuldukça, sadece geçmiş olmakla kalmaz, kayıp da olur!
27 Haziran 2013 Perşembe
Zaman görecelidir
“Pervam yok verdiğin üzüntüden, her sıkıntı kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden” demiş, Cahit Sıtkı.
Yaşamı ve onun zamana bağlı bir süreç olduğunu bilerek, bu zamanı ve yaşamı çok severek.
*
Avcunun içine aldığın bir serçe gibidir ‘zaman’.
Tam kıvamında tutman gerekir. Çok sıkarsan ya da fazla bol bırakırsan, kaybedersin.
Tam dozunda, tam gerektiği gibi tutman gerekir avcunu.
Bunu yapmak içinse, serçeyi çok iyi hissedebilmelisin. Hissetmezsen, gerektiği kadar açık ya da gerektiği kadar kapalı tutamazsın avcunu.
Hissetmezsen kaybedersin.
Uçup gitti mi, geri gelmez!
Mesele hissetmekte, hissedebilmekte.
İşte zaman böyle bir şey.
*
Neyin hatasına düşüyoruz biliyor musunuz? Günün her getirdiği ile fazlaca meşgul olmanın. Elbette yaşamın getirilerini tamamen görmezden gelemeyiz. Ancak mesele, esiri olmamaktır gündeliğin. Yaşamın genel yolcuğunun güne yenilmesine izin verdikçe, o serçe bizden uçar. Ardına bile bakmadan.
Sonra her gördüğümüz serçede, avcumuzdan uçurduğumuz serçeye nafile bir üzüntü duyarız.
Üstelik günün birinde, bir avuçta kısılı kalan serçenin, kendimiz olabileceğini de hiç düşünmeden.
Tüm bunları yazmak, söylemek de değil mesele. Mesele yaşamaktır. İç dünyamızın kabulünü sağlayarak, hayatımızı bu esaslarla yönetmektir mesele.
Mesele zamanı kendi avuçlarımızın içinden kayıp gitmeden ve örselemeden tutabilmek, hatıra biriktirebilmektir bir bakıma.
Her düne dönen gün unutuldukça, sadece geçmiş olmakla kalmaz, kayıp da olur!
26 Haziran 2013 Çarşamba
Masal tozu
Şehrin ürkek yıldızları gibiysen eğer, her ışık seni bir görünür bir kaybolur yapıyorsa, bir sabah uyandığında, gün ışığı yerine bir çift gözün hayali giriyorsa gözlerine, yalnızlık uzun sürüyorsa bir an’da bile, üzerine masal tozu serpildi demektir.
*
Kimi zaman, serpilenin ne olduğunu anlamazsınız.
Sadece yaşar; nehrin huzurla ama coşkuyla akarak denize kavuşması mutluluğunu tadarsınız. Aşk size, kendi tarihini yazmaya davet eder.
Hangi mevsimde olduğunuz, ayın adı, haftanın hangi günlerini yaşadığınız önemsizleşir. Günün hangi saatinde ya da dakikasında olduğunuzun da anlamı kalmaz.
Aşk size kendi zamanının akrebini ve yelkovanını tanıştırır.
Ertelenmiş mevsimleri vardır belki kalbinizi. Siz ertelerken o biriktirir. Zamanın aşka dönüştüğü anda ise tüm birikimi ile size yol gösterir.
Hislerinizin en temelindeki heyecan, gözlerinize serpilen bir toz gibi, herşeyi tozpembe gösterir. Yaşanırken mutlak doğrudur bu duygular. Bunu hiç yaşamadan tüketilen bir hayatın anlamı da olmaz.
Üzerinize serpilen bir masal tozudur sanki, kimi zaman bir gözde, bir sözde, bir seste bulduğunuz.
Aşk size kendi şiirini yazdırır.
Her satırında yaşadığınız çağdan koparan ama her anını unutturmayacak kadar yaşatan aşk, bir masal kadar gerçektir.
Belki de üzerimize serpilen bu nedenle masal tozudur.
25 Haziran 2013 Salı
“Onlar güneşe gömüldüler”
“Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar.”
Afganistan’ın işgal yılları. Ruslar ve Amerikalılar, kendi emperyalist emelleri doğrultusunda ülkede işgal girişiminde bulunmaktadırlar. Sürekli kukla hükümetler gelir gider. Bombalar, ülkenin üzerine yağmur gibi yağarken, Afgan halkı yaşamak için didinip durur. Bu arada çekilen çilelerin yanında insanların dayanışmaları, buruk aşklar, idamlar, acılar bütün şiddetiyle devam etmektedir.
Meryem, kendisine "harami" diye seslenildiğinde henüz beş yaşındadır. O, bir zengin adamın hizmetçisinin gayri meşru çocuğu olarak dünyaya geldiği için babasının üç karısından olan dokuz üvey kardeşi tarafından bütün meşru şeylerden men edilmiştir. Bu yüzden ona harami gözüyle bakılır, doğduğundan beri.
Annesi Nana da kendisi gibi sürekli horlanır. Annesi öldüğünde Meryem on üç yaşındaydı. Bu "harami"den kurtulmak için babası Celil tarafından Kabil’de yaşayan karısı ölmüş Raşit’e zorla verilir. Zorla da olsa harami denmesinden kurtulacağını düşünür. Çünkü o diyarda harami “piç” demektir.
Meryem’in, kaderine razı olmaktan başka çaresi kalmamıştır. Çocukluk anılarını içine gömerek Raşit’le Kabil’de yaşamaya başlar. Bir daha da çocuğu olamayacağı için kocası tarafından dışlanır.
Bu arada Afganistan’ın çilesi bitmez. Sürekli değişen hükümetler. İnsanların üzerine atılan bombalar yağmaya devam eder. Taliban hükümeti iktidardadır. Şeriatın katı kuralları uygulanır.
Bu hikaye acıların unutulamadığı yarım kalan hayatların serüveni ile sona ilerleyen, Khaled Hosseini’nin “Bin muhteşem güneş” romanının konusu.
*
Sevgili dostlar, değerli okurlar; her ülke kendi acıları üzerinde yükselir. İnanın bana bu böyle. Afgan halkının yaşadığı zulüm ne adar zamandır İran’da da yaşanmaktadır. En büyük örneği ise kendi topraklarının aydınlık geleceği için çalışan bir sanatçının bir yönetmenin Jafar Panahi’nin filmleri yüzünden hapishanede oluşudur. Dostum Panahi, 6 yıl hapis cezasına ve 25 yıl senaryo yazmama ve film çekmeme cezasına çarptırılmış bir yönetmen.
Dünyanın bir yerinde bu yaşanırken, insan olanın üzülmemesi mümkün değil.
Öyle ki mektubunda, “senaryo yazmamı, film çekmemi engelleyebilirler ama ülkemin güzel geleceğini hayal etmeme engel koyamazlar” diyordu.
Kendisine bir mektup yazdım. Kabul edilmez cezayı kınayan. Her yolla göndermekteyim. Sizinle de paylaşmak istedim. FaceBook ve Blogspot adresimde bulunuyor ve link aşağıda. Okumak ve anlamak bile, Jafar Panahi’nin farına varmaktır.
Nasıl ki, Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş kalplerinde ülkelerinin aydınlık gelecekleri ile öldüler ve Nazım ustanın şiirindeki gibi “güneşe gömüldüler”se, Panahi’de halkının vicdanında güneş kadar aydınlık. http://ferhatatik.blogspot.com/2013/06/degerli-dost-jafar-panahi.html
24 Haziran 2013 Pazartesi
Sayalım bakalım
Bazen anlamak o kadar uzun sürüyor ki!
Bir yazarı, bir şairi, gerçek bir vatanseveri... Bazen anlamak o kadar zor ki... Anladıkça anlamayanları anlayamıyor insan. Anladıkça anlamayanlara üzülüyor hatta. Yine Nazım ustanın bir şiiri geldi aklıma. Sırf anlamadıklarım için. Hayatı anladıkça daha da anlamadıklarım için.
Gündelik hayatı estetiğe döktükçe, çirkinlikler daha da gözünüze vuruyor önceleri. Merak etmeyin sonra algı onları ayıklıyor aradan. Şeffaflaşıyorlar sizin için, aldırmıyorsunuz bile çirkinlere, çirkinliklere. Algınız estetik olanı, güzellikleri seçmeye başlıyor çünkü.
Hayat güzelleşiyor. Ama o ilk zamanlar yok mu? Tüm çirkinliklerle boğuşma zamanı, sigarayı bırakmanın ilk zamanları gibi. Çirkinliğini bildiklerinizle olmamak için harcadığınız mücadele. Bağımlısınız çünkü parçasısınız. Ama sonra derin ve tatlı bir soluk alır hale gelirsiniz. O zaman her şeye değer. Şimdi anlamak pahasına, şiirimizi okuyalım ve sayalım bakalım kaç tane var etrafımızda!!
Karar vermeden önce estetiğe sığınıp, çirkinliklerden kurtulmağa!
*
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
[...]
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!
Akrep ve yelkovana yenildi aşk!
Öyle olur daima.
Sende kalanların tarifidir aşk. Başlar yaşanır. Sonrasında hafızanın seçtikleri aşktır. Seçmedikleri kabul etmedikleri de vardır çünkü. Hafızan kalbin sesini dinlerse güzelleri iyileri seçer, yok eğer dinlemezse bunları sıkıntılı hatıralar örter.
Oysa dedim ya, bir şeyden sonra sende kalana denir aşk! Kaldıysa eğer. Kalbini dinleyip o en güzel hisleri yaşadığın zamanlar kayıt altında tutulduysa. Yoksa bir ayrılışın ardından ya da bir tükenişin, güzel hatıralara da geçmiş olursa hafızanda, yaşadığın da kar kalmaz yanına.
Öyle olur daima.
Birileri gider hayatından. Bir zamanı hiç bitmemesine yaşadığın birileri apansız akrep ve yelkovan yenilişi ile yok olur. Ya sonra?! Yine başa döndük. İşte aşk o gidişe el sallayan ve kalanın mutu geçmişinden seçtikleridir.
Bazen de gittiğini sanan, kalan olur fark etmeden.
Senden uzaklaşmadığını fark edince ayak seslerinin, bir bakarsın ki o sesler senin. Bir bakarsın ki giden de sen kalan da. Bu ayak seslerine zamanınkiler eklenincedir acısı. İyidir de aslında. Hiç acı duymazsan gidenden ya da gidişinden, boşuna yaşadın demektir!
Öyle olur daima.
Aşk bir boşluk gidermedir. O boşluksa yaradılışında vardır insanın. Hep vardır. Aşk onu giderir. Sonra zamanın acımasızlığında, sona eren bir aşk, geride ne bırakırsa bıraksın, onun ağırlığı boynunda o boşluğa düşersin. Hep düşersin!
Ben ne dedimse sen inanma. Herkesin kendi serüvenindedir aşkın tanımı.
Acısı, hatırası...
Sadece içine düştüğün boşluk ortaktır. Ne renk olursa olsun saçın, kaşın tenin, o boşluğa er ya da geç düşersin!
17 Haziran 2013 Pazartesi
Dear friend Jafar Panahi;
I call you a friend because every person anywhere in the world who strives for their country to achieve a freer, brighter and more prosperous future is a real friend. He is the friend of their own people, and the friend of the whole world.
Dear friend Jafar Panahi, we do not know each other but just like the indifference of all human colors or the brotherhood of the races, I share the pain of your conviction since every person can feel the same pain or same happiness, even if their languages, religions and colors are different. On one hand, I condemn the persecution of you and the obstacles brought to your freedom, or even your production for the sake of humanity, and on the other hand, I would like to cry out this shame once more with this letter.
The intellectuals of the countries are in the struggle for freedom many times at the cost of their freedom. This is sacred struggle.
*
Dear friend; you also would like that your own country, Iran will have a freer and brighter tomorrow. For that reason alone, you have dreams. However, those bad people are at work as much as the good people. As it has been throughout the history of humanity… One would wish that all the people living on the earth would live under the same conditions and with the same rights all the time, as they always shed the same color of tears. However, this would not be possible without a valuable struggle. You are also one of those who give such valuable struggle and dream for the future of his own country.
Whatever punishment imposed on you means a punishment imposed upon everyone who are in a struggle for freedom anywhere in the world because if there is a struggle somewhere and this struggle is intended for a right of free and bright life, then this will be for all the people around the world.
*
Dear Jafar Panahi, you may seem that you have paid the price of such struggle with you freedom. Or just because you will not maintain such struggle, you may be prevented from shooting a film, or even writing a scenario. What is real, however, is the conviction of those governors who cannot grasp that your struggle is also intended for their future in their minds. What is real is that the dreams of yours can be communicated into the movies, books and songs that can be produced by the artists who believe in the freedoms of all the people in the world. You are not alone.
*
The reality is a target entitled by those who have struggled to achieve that. You have struggled for the whole society to be entitled to the reality. Even if your freedoms are restricted, it is now our struggle’s turn for everyone all around the world and for you. We all should know that we are created equally regardless of where and how we come into the world, and are granted our fundamental rights such as maintaining our freedom to live and to be happy by Allah. None of those rights can be assigned or waived. It is the responsibility of those governing the country to enable the continuity of these rights and to protect the same. If the governments are not capable of providing these, or they fail to provide the same knowingly and willingly, or just for their own benefits, then it is just and only the people’s right to change or rule out such governments. The people should be enlightened to achieve such awareness and know the power to take those who badly govern themselves down from the government. And those who can raise such awareness are the artists and intellectuals.
Those intellectuals should not be accused of expressing their own ideas and opinions; instead they should be entitled to propagate their expressions freely. Moreover, it is not acceptable that the freedom of such intellectuals as you who have no other intention than to bring a bright and democratic future to his country is prevented and this is a repressive, reactionist and inexcusable persecution. The whole world reacts to such persecution.
This liberty is regulated under the Article 19 of “Universal Declaration of Human Rights” that turns the rights of all humanity into an equal and common form and protects those rights as below:
“Everyone has the right to freedom of opinion and expression; this right includes freedom to hold opinions without interference and to seek, receive and impart information and ideas through any media and regardless of frontiers.”
I hope that with your struggle, as well, Iran will eventually have a government which has the courage and a great heart to grant these rights to their own people. The history is full of such achievements.
*
Dear friend, dear Jafar Panahi, let’s remember the last words of the historical plead against the public enemy, bastard Batista during his trial in the same year after the legendary leader of Cuban Revolution, Fidel Castro was arrested in 1953: “IT DOES NOT MATTER. LA HISTORIA ME ABSOZVERA” (History will absolve me.)
However, you dear Jafar Panahi, you have never been convicted in our hearts. The real convicts are those who are afraid of granting their rights to their people!
Ferhat ATİK
Writer
Değerli dost Jafar Panahi;
Sana dost diye hitap ediyorum. Çünkü dünyanın bir yerinde ülkesinin daha özgür, daha aydınlık, daha refah bir geleceğe erişmesi için gayret eden her insan gerçek bir dosttur. Kendi halkının dostu, dünyanın dostudur.
Sevgili dost Jafar Panahi, hiç tanışmıyoruz ama tıpkı insan renklerinin farksızlığı gibi ya da ırkların kardeşliği gibi, her insanın dili, dini, rengi farklı olsa da, aynı acıları yaşayabileceği ya da mutlulukları tadabileceği gibi, mahkumiyetinin acısını paylaşıyorum. İnsanlık adına sana yapılan zulmü ve özgürlüğüne, hatta üretimine getirilen engelleri bir yandan kınıyor, bir yandansa bu ayıbı bir mektupla bir kez daha haykırmak istiyorum.
Ülkelerin aydınları birçok kez özgürlükleri pahasına özgürlük mücadelesi verirler. Bu kutsal bir mücadeledir.
*
Değerli dost; sen de kendi ülkenin, İran’ın daha özgür, daha aydınlık yarınları olmasını istiyorsun. Sırf bu nedenle hayallerin var. Oysa iyiler kadar, kötüler de iş başında. Tüm insanlık tarihi boyunca olduğu gibi. Gönül ister ki, dünyada yaşayan tüm insanlar hep aynı renk gözyaşı akıttıkları gibi, hep aynı şartlarda ve haklarda yaşasınlar. Ancak bu, değerli bir mücadele vermeden olmuyor. Sen de bu değerli mücadeleyi veren, kendi ülkesinin geleceğini hayal eden birisisin.
Sana ne ceza verilmişse, dünyanın bir yerinde özgürlük mücadelesinde olan herkese verilmiş demektir. Çünkü, bir yerde mücadele varsa, bu mücadele özgür ve aydınlık bir hayat hakkı içinse, dünyadaki tüm haklar içindir.
*
Sevgili Jafar Panahi, sen bu mücadelenin bedelini özgürlüğünle ödemiş görünebilirsin. Ya da sen bu mücadeleye devam etme diye, film çekmen hatta senaryo yazman da engellenmiş olabilir. Ama gerçek olan, senin mücadelenin kendilerinin de geleceği için olduğunu anlamayan idarecilerin akıllarındaki hapisliklerdir. Gerçek olan, sana ait olan hayallerinin, gerekirse bizlerin, dünyadaki tüm insanların özgürlüklerine inanan sanatçıların film çekebileceği ve romanlara, şarkılara aktarabileceğidir. Yalnız değilsin.
*
Hakikat, ona kavuşmak için mücadele edenin hak ettiği bir hedeftir. Sen tüm toplumunun hakikati hak etmesi için mücadele verdin. Özgürlüklerin kısıtlansa da şimdi sıra, dünyadaki herkes için ve senin için bizim mücadele etmemizdedir. Hep birlikte bilmeliyiz ki bizler, nerede ve ne şekilde dünyaya geldiğimize bakılmaksızın, eşit olarak yaratılan, yaşama özgürlüğünü ve mutlu olmayı sürdürme gibi temel haklarımızı Allah tarafından edindik. Bu hakların hiçbiri devredilemez, vazgeçilemez haklardır. Bu hakların sürdürülmesini sağlamak ve korumak ise ülkeyi yönetenlerin sorumluluğundadır. Eğer yönetimler bunu sağlamak yeterliliğinde değillerse ya da bilerek ve isteyerek, sırf kendi menfaatleri için bunu sağlamıyorlarsa, bu tür yönetimleri değiştirme ya da ortadan kaldırma hakkı, yalnız ve yalnız halkındır. Halkların bu bilince erişmesi için aydınlanarak, kendini kötü yöneteni yönetimden alma gücünün kendinde olduğunu bilmesi gerekir. Bu farkındalığı sağlayacak olanlar ise sanatçılar ve aydınlardır.
O aydınlar ki, fikirlerini, kanaatlerini ifade etmekte suçlanmamalı, aksine ifadelerini özgürce yayma hakkına sahip olmalıdır. Kaldı ki, ülkesine, aydınlık ve demokratik bir gelecek gelmesinden başka bir niyeti olmayan, senin gibi aydınların özgürlüğüne engel olunması kabul edilemez bir durum, baskıcı, gerici ve affedilemez bir zulümdür. Dünya da buna tepkilidir.
Tüm insanlığın haklarını, eşit ve ortak bir şekle çeviren ve koruyan “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nin 19’uncu maddesi bu hürriyeti şu şekilde düzenlemektedir:
“Her ferdin fikir ve ifade hürriyetine hakkı vardır. Bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzu bahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.”
Umudum o dur ki, senin de mücadelenle İran, er ya da geç bu hakları halkına tanıyacak cesarete ve yüreğe sahip bir yönetime kavuşacaktır. Tarih bu başarılarla doludur.
*
Değerli dost; sevgili Jafar Panahi, Küba Devrimi’nin efsane lideri Fidel Castro’nun 1953 yılındaki tutuklanması sonrası, aynı yıl yargılanma sürecinde, halk düşmanı aşağılık Batista rejimine karşı yaptığı tarihi savunmasının son sözlerini hatırlayalım: “ZARARI YOK, BENİ MAHKUM EDİNİZ, LA HISTORIA ME ABSOZVERA” (Tarih beni beraat edecektir.)
Oysa sen sevgili Jafar Panahi, gönlümüzde hiç mahkum olmadın. Esas mahkum olanlar, halkına hak vermekten korkan korkaklardır!
Ferhat Atik
Yazar
16 Haziran 2013 Pazar
Kaçacak yer bırakmıyorlar
Türkiye’de olup bitene elbette duyarsız kalamazdım. Ancak bunu dışında verdiğim söze az fire ile sadık kaldım. Yani apolitik olma ve iç politika konuşma yerine estetik ve sanat konuşma gayretim.
Kardeşim ne zormuş bu ülkede bunu yapmak!
Zorla konuşuyor ve dinletiyor insanlar kendisini size. Bu hafta daha radikal önlemler alacayım inşallah. Ancak geçtiğimi 10 günlük deneyimimde hakikaten zorlandım, yoruldum. Politika konuşmak için yaşayan insanlar tanıyormuşum meğer.
Ben duyarlılığımı rafa kaldırmaksızın iç politikadan uzak kalma kararlılığımı sürdürüyorum. Ara ara fire versem de!
Çünkü hayat geçiyor, her yer kirlenirken biz de ölüyoruz bir yandan. Yaşamak biten bir şey!
Kaçacak, sığınacak yer bırakmıyorlar, eski saflıklarda. Günü gün eden her şey dönüp o günü berbat ediyor. Yoruluyorum dedim ya, bunalıyorum da bir yandan. Gözlerimi kapatıyorum.
*
Gözlerimin önüne 7. doğum günüm geliyor.
O sabah uyandığımda başucumda annem ve babamın aldıkları hediye duruyordu. Küçük bir pikap (plak çalar). Heyecanımı anımsıyorum. Kutusundan onu hızla çıkarıp hızla salona babamın plâklarına koşuyorum. İlk bulduğum 45’lik plâğı alıp odama koşarak geri dönüyorum.
Cızırtılar içinde plâk dönmeye başlıyor. Harika sesi ile sonradan kim olduğunu öğreneceğim Tanju Okan söylüyor… “Öyle sarhoş olsam ki, bir daha ayılmasam, her şey bir rüya olsa, unutarak uyansam.”
*
35 yıl sonra...
Gözlerimi açtığımda, annemin 35 yıl önce sakladığı bir beyaz sayfa buluyorum kucağımda. Annem bırakmış. Otuz yıl önce, sol elimi sayfaya koyup sağ elimle parmaklarımın şeklini çizmişim. Elime bakıyorum. Küçücük. Şimdikinin üçte biri kadar. Ama daha çok ‘temiz şey’ tutabiliyordum o küçücük ellerimle, bugüne nazaran.
Ben razıydım küçücük kalmasına ellerimin.
13 Haziran 2013 Perşembe
Anti-Apartheid
Anti-Apartheid Hareketi, Güney Afrika'da doğan ırkçılığa karşı bir harekettir. Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1960-1994 yılları arasında ırk ayrımcılığına son vermek için verilmiş uluslararası mücadelenin örgütüdür.
21 Mart 1960'taki Sharpeville Katliamı'ndan sonra, 1912'de kurulan ve farklı ırklardan insanlara seslenen ve Afrika Ulusal Konseyi'nden ayrılanların "apartheid"e (ırk ayrımcılığına) karşı kurdukları bu hareket, Nisan 1994'te Afrika Ulusal Konseyi seçimi kazanıp, Nelson Mandela devlet başkanlığı koltuğuna oturduğunda sona erdi.
Elbette bu süreyi bir paragrafta yazmak çok kolay hatta okuması da çok kolay. Ama şu yukarıdaki birkaç cümlenin yaşanması çok zor.
Haksızlıklar, adaletsizlikler, katliamlar, çatışmalar, iç çalkantılar ve benzeri hep olumsuz olayların yıllarca sürdüğü, sömürülen Afrika topraklarında oysa aşk da vardı.
Mandela sadece mücadelesine değil aşka da değer veren ve aşkla beslenen bir liderdi.
Anti-Apartheid de aslında içine doğduğu ve yaşadığı topraklara duyduğu aşktı. Ülkesini ve insanını seven bir avuç insanın verdiği dünya çapındaki mücadeleden bahsediyorum.
Sevmeden olmaz. Mücadele sevgi ister. Üstelik karşılıksız bir sevgi.
Aşk mücadeleye estetik ve yaratıcı motivasyon katar.
Mandela’nın yaptığı gibi. Ezilen ülke insanının dünyalı olduğunu Kabul ettirme çabası için kullandığı Rugby takımını kuran düşünce gibi.
İzlemediyseniz hemen izlemenizi öneriri. Çünkü Invinctus (Yenilmez) filmi bunu anlatır. Nelson Mandela’nın (Morgan Freeman) ülkesinde birliği ve beraberliği sağlamak için Güney Afrika rugby takımı kaptanıyla yaptığı işbirliğinin anlatıldığı film, ülkeni sevince neler yapabileceğinin bir örneği. İlham verici!
Mandela, milletinin ırk ve ekonomik nedenlerden dolayı ayrımcılığa uğramasına karşılık olarak bi rmücadele başlatmak ister ve sporun uluslararası dil olduğunu düşünür. İnsanları birleştireceğine inanır. Bu, severek yapılan mücadelenin bile sevgi ile nereye varabileceğinin en güzel örneklerindendir.
12 Haziran 2013 Çarşamba
Çocukluğunuzun sokaklarını yalnız bırakmayın
Ne zaman biteceğini bilemediğim bir telaş kaplar içimi, her geçişimde çocukluğumun sokaklarından. Üzerinde eskinin yükü ve duygular taşır gibi gelir bana her ev, her köşe, her taş. Paylaşırım acılarını, azaltmak için...
Durup dinlesen kendi anlatır hatıralarını. Nice yaşanıp geçen, geçmişte kaldıkça ulaşılamayan öykülerle dolu sokaklar, gündelik telaşlarla gelip geçtiğimiz mekanlar oldu şimdilerde. Oysa bir duygu, bir öncelikli düşünceyle dolaşılsa ne yaşamlar anlatacaklar bizlere. Kimilerinin doğduğu sokaklardır onlar, kimilerinin evlendiği, bazılarımız köşe kapmacayı onun köşelerinde oynamışız ilk kez. Bir sokak tanık olmuş, sevda yüklü ilk buluşmamıza. İlk öpüşün utangaçlığı sinmiş kimine. Belki de şimdi unuttuğumuz, içinden duygusuzca geçtiğimiz bir sokak, gençliğimizdir, bir diğeri çocukluğumuz. Kalbimizle baksak izlerini göreceğiz, pedal çevirdiğimiz bir bisikletin. Bize geçmişi hatırlatmak istercesine, ayakta kalma mücadelesi vermekte her biri. Ve birçoğu sonuna gelmiş, mağlup olunan bir savaşın. Değerlerini insanlarıyla birlikte yitirir olmuşlar. Şehir dışına göçü bir onlar yapamamışlar.
Bir çoğunu hatırlasak da tanıyamaz olmuşuz. Zaman iyi gelmiyor sokaklara. Üzerinde “pirili” oynadığımız küçük iç bahçeler, köhne yalnızlıklara bırakırken yerini, “aşık attığımız” tozlu kapı önleri, asfalt altında kalmış...
Tanzimat, Abdi Çavuş, Müftü Recai Efendi ve daha niceleri, kendi var olma kaygılarını, yeni konuklarıyla ama hatıralarının yalnızlığında yaşıyorlar. Oysa biz yenilerini kuruyoruz şehir dışlarına. Bu yetmezmiş gibi bir de eskileri modernize ederek acılarına acılar katıyoruz. “Bavlidis’in Garajı”nda şimdi basketbol sahası var. “Londra Pastanesi” banka olmuş, “Taksim Sineması”nı ot bürümüş, “Plümer”in dükkanı artık başka bir şey. “Arasta” döşenen parkeleri kadar yalnızlık taşıyor yüreğinde. “Tatlıcı Rüstem” beton binalar arasına sıkışmış. Zaten kendisi de yok artık!
Geri dönülmez bir yarışın, ne zaman biteceğini bilmediğimiz sıkıntısında, paylaşılacak acıları olduğunu gördüm, gezdiğim her sokağın. Ve size de anlatacakları olduğunu söylediler bana. Çocukluğunuzun sokaklarını yalnız bırakmayın!
Aşkın arkeolojisi
Sen sana nasılsan ben de bana öyle! Çok düşünmeye gerek yok. Bir aşkın küllerine yaklaşırken yaşanandır bu. Herkes kendi gibi olsun ister karşısındakinin, nihayet birbirini tanıyamaz hale gelir, birbirine tahammül edemez olur aşıklar!
Ne garip şeydir aşkın zamana bulaşması ve ardından olup biten? Önce kördür gözü aşkın, sonra efil görür ve nihayet sonuna kadar açılır gözleri. O kendine nasılsa sen ona meyille her şeyini en güzel görürsün önce. Sonra küçük dokunuşlarla rötuşlar yapılır.
Bir aşkın arkeolojisi böyle başlar.
İlk rötuşlar giderek kontrast restorasyona varan etkilere dönüşür. Üstelik bir öz arayışı da değildir bu. Bildiğiniz kendinize benzetme sürecidir. Aşkınız şurada dursun, siz karşınızdakini kendinize benzetmeye başlarsınız. Bunu istedikçe istemek artar, arttıkça aşk azalır.
Tahterevallinin iki ucunda gibidir aşıklar. Biri diğerini kendine benzettikçe tahterevalli yükselir, alçalan tarafa bencilliğinin ağırlığı çökerken, havada, boşlukta kalan aşktır.
Öncelikle kendine benzetmek istersin bilinç altından karşısındakini. Öyle ki senin gibi olmasını, davranmasını, düşünmesini istersin. Hatta giyimi kuşamı da değişmelidir, senin istediğin şekille. Oysa ilk aşık olduğun ondan, onu uzaklaştırmaktasın.
Gün gelir ondan eser bırakmazsın.
Bir aşkın arkeolojisi böyle sürer.
Üstelik değiştirdiğin her şeyin altından özü çıkmaz, başka biri olur karşındaki. Giderek bunun izi derinleşir. Sonra aşık olduğun gitmiş yerine yenisi gelmiş gibi hissedersin.
Bir aşkın içinde, kendi yarattığın yalnızlığa yenilirsin.
Aşk biter.
10 Haziran 2013 Pazartesi
“Yaşamı yaşamayı hiçbir zaman öğrenemedim”
Bunca sıkıntılı bir coğrafyada bizi duygular kurtarır ancak, gündelik yorgunluklardan, yılgınlıklardan. Bu nedenle aslında günlerdir inadına apolitik bir yaşam sürüyorum. Benim adıma tuttu. Etrafımdaki siyaset konuşmalarını en aza indirdim. Israrcılara cevap vermiyorum. Hatta Facebook’ta dahi okumuyorum artık siyasi hiçbir şeyi. Estetik olmayan hiçbir şeyin enformasyonunu almama kararım sürüyor. Mutluyum, öneririm.
“Yaşamı yaşamayı hiçbir zaman öğrenemedim” der Fransız düşünür Derrida. “Ölmeyi de bir o kadar.”
Yaşam böyle bir şey olunca öğrendim diyene inanmayacaksın. Yaşadıkça öğrendiği bilinci ile insanın. Her gün yeni bir deneyim, her gün yen bir birikim. Tabi bunu alana, anlayana!
Kaçacaksın mesela ara sıra şehirden bir tepeye. Kendi kentine yüksekten bakacaksın. Bakacaksın ki senin ona hükmetmen gerektiğini, onun sana başat olmaması gerektiğini anlayasın. Ancak böyle insanlarla da olan ilişkine referans olursun.
Ancak böyle kendine dönersin, yaşamanın tadını alırsın. Günlerini hatırla! İnanıyorum ki şu anda hatırlamayan çoğunluktadır. Aynı kısır döngüler nedeniyle robot gibi olma! Her günü diğerinden farklı kılacak estetikler koy yaşamına. Siyaset yaparak sanma ki farklılaştın! Aksine aynılaşmaktasın! Bırak onu iş edinen yapsın. Sen duygularınla algıla, hayallerinle süslendir, gülümseyişinle yaşa...
Tam da bunu anlatıyor Can Yücel şiirinde. Hadi bu şiiri de huzur tadında yaşa!
*
Boş ver be yaşı başı
Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?
Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama
gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.
Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına.
[...]
Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni? Kim?
Kendi yüreğinden başka kim?
Aklını al da öyle git,
ister bir duvara, ister bir odaya,
ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle
bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
seveceksen ve öleceksen uğruna...
Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa...
Yaş 70’e gelse bile, hayat daha bitmemiş.
Sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemeyecek misin?
---
Dinelek/izlemek isteyenler için: http://www.youtube.com/watch?v=BvPL0cVvlDM
9 Haziran 2013 Pazar
Kelebeksiz aşklar!
[Modası geçmez bir dönemin aşıklarına ithaf ediyorum.]
Yaşadığımız zamanda aşk nasıl yaşanıyor?
Mesela hala avuç içleri soğuk soğuk terliyor mu, bir an O’nu görebilme ihtimali doğduğunda? Hala yatak odası tavanları tanıklık ediyorlar mı, dik dik kendisine bakılan, uykusuz gözlerdeki hasrete?
O’na duyguları açmadan önce, günlerce gecelerce düşünülürken, hala karın boşluğunda aynı kelebekler ısrarla uçuşuyorlar mı?
Mesela hala, ilk sözlerden önce ilk satırları içeren mektuplar var mı? Öyle ki, bembeyaz bir sayfaya ilk cümleyi yazarken defalarca düşünülen, silinip silinip yeniden yazılan, defalarca beğenilmeyip yırtılan türden mektuplar var mı hala? Hani her cümlesi dünyanın en gerçek duyguları ile donatılan.
Sahi, yaşadığımız zamanlarda aşk nasıl yaşanıyor?
*
Ben, kendi zamanımdan getirdiğimi biliyorum, daha çok. Her satırı defalarca düşünülerek sayfalarca yazılan mektuplar, yazılmakla kalmayan, bir de vermeden önce günlerce yaşanan heyecanları biliyorum. Ya da, mektubu verdikten sonra beklemenin ne kadar uzun geldiğini. Zamanın göreceli olduğuna en büyük kanıt olan o günleri, saatleri dakikaları, hatta saniyeleri biliyorum.
Cevabın geleceği gün ise yine zamanın jeolojik devinim hızına indiğini, hatta durduğunu biliyorum mesela.
Öte yandan; baktığınız her yerin hep O olduğu, ‘konuşan herkes sussa keşke sadece ve her an O konuşsa’ diye neredeyse dua edildiğini, hem kimseler duymasın sadece sizde yaşansın heyecanını ama aynı anda dünya alem bilsin karmaşasını, daha kazanmadan bile kaybetme korkusunun verdiği hassasiyet, ilgiyi ve değer vermeyi biliyorum. Daha tek kelime konuşmadan üstelik!
Ya görüşme?!
Bin yıllık bir geleneğe hazırlanırcasına yaşanan sürecin ardından, sadece ve sadece konuşulması gerektiği kadar konuşulan ve birbirinin gözlerine kaçamak da olsa hapsolan anlar. O anlar ki; bu kez tüm evrenin evrimi bir an’a sıkışmışçasına ihanette olan zamanın acısı ile vedalaşmaya giden ilk görüşme.
*
Siz bu günlerden ne bilirsiniz bilmiyorum. Ama inancım o ki; bu seremoniler artık yok. Kelebek sancıları duyulmadan yaşandığındandır, aşkın ömrünün kelebek ömrü kadar kadar olması.
8 Haziran 2013 Cumartesi
Kendimden kaçan kelimelerim
Gözlerimle aldım kokunu. Daha ilk gördüğümde duyumsadığım portakal çiçeği kokusu buydu çünkü. Bir bilinmezlik denklemi gibi belki hayat, sevmek, yaşamak. Ama kokusu vardır bir aşkın. Alabilene!
Bazen bir insanın kalbini kırabilecek kadar çok zamanınız olur. Oysa Tahir’le Zühre’deki gibi sevmeyi denemek “karşılıksızlık imparatorluğunun” uçsuz bucaksız topraklarına hakimiyet kurmak gibidir. Böylece zaman, sizin bir başkasını ne kadar tanırsanız tanıyın, onu kıracağınız kadar çok olmaz, ama onu özleyeceğiniz kadar az olur o zaman.
*
Gözlerimle aldım kokunu. Daha ilk gördüğümde duyumsadığım portakal çiçeği kokusu buydu çünkü. Aşkın bile kavgası olduğunu anlıyorum aslında. Karmaşıklığın derinliklerine yolculuk gibi aşk. Sıradan bir güncenin ortasından aklın apansız bir çift göze park etmesi gibi.
Zaman durur kalpler ilerler.
İnsan bir aşkın yörüngesinde dönerken anlar en çok, an denen şeyin değişkenliğini. Onunlayken azgın bir nehir gibi akıp giden, yokluğunda ölü bir deniz gibi. Bu başı, belki esnası. Peki ya sonrası?
Zamanı bile içine alan bir boşluk, hep yaşanmakta olan ama hiç yaşanmamış gibi köhne bir sahile terkedilen.
*
Gözlerimle aldım kokunu. Daha ilk gördüğümde duyumsadığım portakal çiçeği kokusu buydu çünkü.
Belki de en çok portakal çiçeğini sevdiğimden. Sana bir isim takamadan yaşama bağlılık gibi alıştığımdan belki de. Hatta önce açılan çiçeğin haberi ile dönüştüğü bir meyve gibi verimli yarınların olduğundan.
Ey zaman! Sana aşkım payidar ama sen benden geçeceksin, biliyorum!
4 Haziran 2013 Salı
Herkese açık mektup
Sevgili okuyucu.
Şu günlerde gündem bu kadar karmakarışıkken, ‘bazı satırlarda romantizmi, hümanizmi, aşkı şiiri, Nazım’ı, duyguyu okumak istiyorum’ diyenlerle devam edeceğiz önümüzdeki iki ayda. Seçime gidiyoruz ve belki de 200 köşe yazarı ağabey, bu konularda ya da güncel eleştirilerde bulunacaklar her gün. Elbette bunları bayıla bayıla okuyanlar da olacak ama usanıp alternatif arayanlar da. Ben ikinci gruba hitap edeceğim yazılarımla.
Bugünkü yazımı da bunun anonsuna ve bir konuya daha ayırdım.
Dolayısı ile sevgili okuyucu; zaten siyaset içermeyen yazılarım, seçime kadar eleştiri yazısı da içermeyecek. Biz sizinle farklı güzellikleri paylaşacağız. Üstelik bir büyük inançla. O inanç da şu: Sanmıyorum ki ben yazmıyorum eleştirmiyorum diye kurtulmasın bu memleket. Dönecek çark, yine dönecek, su akacak yatağını bulacak, diğer bir deyişle.
*
Sevgili beni tanıyanlar, öte yandan gelin ikinci konuya geçelim.
Seçim sürecinde bir deneme yapmak istiyorum. Nasılsa içime su serpecek, ruhumda meltem rüzgarları estirecek bir siyasal yapı yok, ülkemizde, bölgemizde. Bu nedenle benim; sokakta, evde, ofiste, arabada ve benzeri herhangi bir yerde, memleket kurtaran sohbetler yapmam da faydalı değil. Dolayısıyla bu sohbetleri yapmamam da zararlı değil. Buna göre sevgili beni tanıyan, günü ve gündemi, siyaseti ve olup biteni, benimle paylaşma, benimle konuşma.
Diyorum ki, beni tanıyorsan ve görüşüyorsak, yazışıyorsak, en azından sadece benimle de olsa, geçireceğin zamanı memleketi kurtarma eleştirileri ile dolu sohbetlere harcama. Bunu herkesle yap biz ise gel yine Nazım’dan sevdadan, güzelliklerden sanattan, estetikten konuşalım. Ofisime de bir not asacağım bugünden tezi yok. Üzerinde “benimle siyaset konuşma” yazan.
Sevgili beni tanıyan bana alınma. Siyasetin konuşulunca bizi hep üzecek şekle dönüştüğü bu noktaya gelinmesine alın. Gel, ölümün olduğu dünyada, uzak kalalım az da olsa güzelleştiremediğimiz her şeyden. Güzelliklere sığınalım.
Benim için bu dönem başlamıştır. Darısı başınıza.
3 Haziran 2013 Pazartesi
Estetik her yerde!
555K, 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara, Kızılay’da Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eyleminin toplama kod adıdır. Adını 5. ayın 5. günü saat 5’te Kızılay'da gerçekleşmesinden alan eylem Türkiye’nin Cumhuriyet’i tarihindeki ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır. 28 ve 30 Nisan 1960 tarihlerinde polisle öğrenciler arasında çıkan çatışmalarda öğrencilerin hayatını kaybetmesi hazırda bekleyen bir kutuplaşma ortamının hızlanmasına neden oldu.
Adnan Menderes’in sonunun getiren ve bir ulusun kendi başbakanının asmış olması figürünü tarihe siyah sayfalarla yazdıran süreç 27 Mayıs ihtilali ile görece noktalandı!
Şimdi ise bir yanı “sivil itaatsizlik” gibi duran eylemler sürüyor. Kavramın detayından önce en iddialı cümlemi kurmalıyım: “Sivil İtaatsizlik” estetik bir eylemdir.
*
Sivil itaatsizlik nasıl olmalı? Bir eylemi sivil itaatsizlik olarak nitelememize yol açan unsurlar şöyle sıralanabilir:
1. Şiddetten Arınmışlık: Şiddet, sivil itaatsizlikle kesinlikle bağdaşmaz. Kişilere (veya geniş anlamda canlılara) ya da eşyaya bilinçli olarak zarar vermeyi hedefleyen, dolayısıyla şiddet içeren bir eylem, sivil itaatsizlik kavramı dışında kalmaktadır. Bu anlamda, sivil itaatsizlikte eyleme katılanlar, şiddet uygulamaktansa, şiddete maruz kalmayı tercih eden bir bilinç düzeyindedir.
2. Evrensel Kabul Gören Hukuksal Değerler ve Toplumsal Etik Yoluyla Motivasyon: Sivil itaatsizlik, üzerinde uzlaşılmış, birçoğu uluslararası metinlerde kabul görmüş evrensel hukuki değerlerin (temel hak ve özgürlükler, çevre, hayvan hakları gibi) ve/veya toplumsal etiğin ilkelerinin ihlal edildiği kaygısıyla harekete geçmeyi gerektirir. Buna bağlı olarak, kişisel menfaat hedefli eylemler, kavramın dışında kalır.
3. Yaptırıma Katlanma: Sivil itaatsizlik olarak nitelenebilecek bir eyleme katılanlar, bu protesto eylemiyle ihlal ettikleri yasanın yaptırımlarına katlanmakta; bunu göze almakta. Yaptırımlara katlanma, "hukuksal düzene" duyulan bağlılık ve güvenin bir göstergesidir. Zira hedef, hukuksal düzeni dışlayan bir toplumsal yapı (bir tür anarşizm) değil, içeriği evrensel ve etik değerlere göre belirlenmiş bir hukuksal düzendir. Bu nedenle, sivil itaatsizlik oluşturan eylemlerde yaygın bir biçimde görülen tutuklanma, eylemi destekleyen bir öğe olarak algılanmakta.
4. Yasaya Aykırılık: Sivil itaatsizlik eylemiyle, yukarıda sözü edilen evrensel ve üstün değerlere dikkat çekme kaygısıyla yasa, bilinçli olarak çiğnenmekte.
5. Aleniyet (Kamuya Açıklık): Sivil itaatsizliğin bir protesto eylemi olması, onun kamuya açık olmasını zorunlu kılar. Kamuya açıklık, eylemin amacıyla bağdaştığı ölçüde, önceden haber vermeyi, katılıma açık olmayı ve eylemcilerin kendilerini ve kimliklerini saklama kaygısı taşımamalarını içerir.
*
Baştaki örnekte olduğu gibi; 27 Mayıs sürecine gelinirken atılan adımlara (ve diğerlerine) bakıldığında, bir coğrafyada içsel öğelerle gerçekleştirilen sivil itaatsizliğin, hangi unsurların sonuçlarına dayalı olduğuna da bakmak gerekir. Bu kavramı kullanırken kavramın ne olduğunu ve ne olmadığını bilmek gerekir. Endişem odur ki, bilmeden çıkılan yolda, varılacak hedef, hatalı veya sonrasını düşünmeksizin varılan bir hedef olacaktır ki ‘b’ planın yoksa, bu durum ‘a’ ne kadar olumsuz olursa olsun, daha kötü bir durumdur.
Konuyu dünyadan, Danimarka’dan bir örnekle sonuçlandırmak istiyorum.
“II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerce işgal edilen Danimarka’da, Naziler, Yahudileri kolaylıkla ayırt edebilmek için arkasında altı uçlu sarı yıldız bulunan giysiler giymeye mecbur etti. Danimarka halkı, Yahudilere karşı çıkarılan bu yasayı kabullenmedi. Aralarında kralın da bulunduğu hemen herkes, sırtı sarı yıldızlı giysilerle çıktı sokağa. Danimarka halkının bu tavrı, Yahudilerin tanınmasını da imkânsızlaştırdı. Naziler, hareketin lideri olarak gördükleri Danimarka kralını gözetimleri altında tutabilmek için onun çok hasta olduğunu açıklayıp, saraya hapsettiler. Ancak Danimarka halkı, ülkenin hemen her yerindeki çiçekçilere gidip, krala gönderilmek üzere buketler hazırlattılar.”
2 Haziran 2013 Pazar
Ustaya saygı
“Şiir yazmak benim için her geçen gün zorlaşıyor” diyordu Nâzım Hikmet 1956 yılı başlarken. “Moskovalı Dostlara” başlıklı bir makalesinde böyle yazmıştı ve aşağıdaki gibi devam ediyordu:
“İlham mı gelmiyor yoksa yaşlılık belirtisi mi? Kim bilir belki de söyleyecek şeyim kalmadı. Halkımla bağımı yitirmiş olmamdan kaynaklanabilir mi? Bence neden bu değil. Peki öyleyse?”
Bu tedirginliğini yine kendi kelimeleri ile “ifade arayışı” şeklinde tanımlamıştı aynı makalede.
Oysa beklenen ilham çok yakında gelecek ve yine o bildiğimiz üretkenliği ile yazmaya başlayacaktı. O halde niye yazamıyordu 1956 başında?..
Cevabı kendisi de biliyordu aslında: Aşık değildi.
*
Hemen herkesin bidiği gibi, Nâzım Hikmet 55 yaşındayken, 23 yaşında bir kıza aşık olmuştu. Kendisine bakan doktorların “Buna kalbin dayanmaz. 3 yılda ölürsün” dediğini bilen Şair dostu Voznesenski’ye, beklenen farklılıkla şu soruyu yöneltmişti:
“Aşksız 10 yıl mı yaşayayım, aşkla 3 yıl mı?”
Cevabı kendisi vermişti bile. Aşkla 3 yıl yaşayacaktı.
Her anında yaşadı aşkı. Aşkla üretti, aşkla yaşadı. Dostluklarına, şiirlerine hatta reddedişlerine aldı aşkı.
İşte bu nedenle yazmak aşık olmaktır. Aşık olmak yazmaktır. Bu ilhamla kaleme aldıklarından bir şiir örneğinin sanırım tam zamanı.
İşte Nazım Hikmet’i 1956 yılı başındaki “yazamama sendromundan” çıkaran ve sizlerin belki bir şarkı olarak da iyi bildiği, yeni aşkına ilk ithaf ettiği şiir. Büyük ustaya 3 Haziran’da saygıyla...
*
“[...] Seviyorum seni,
ekmeği tuza banıp yer gibi
geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi...”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)