31 Ağustos 2012 Cuma

Beşinci mevsim “barış”

Not: Özellikle yarın ki Hitler gününe barış günü denmesini kınayarak ve barış günü yazımı bugünden yazıyorum... Yarın bunu eleştirsinin yazısını okuyacaksınız.
* Alışıla gelmiştir hep, öğretildiği gibi kabullenmek kavramları. Beyaz, beyazdır örneğin ve iyinin sembolüdür. Bir gün 24 saattir, haftada 7 gün vardır. Yılda ise 4 mevsim. Kimse çıkamaz bunun dışına. Bu budur, böyledir. Çocukken anlam veremediğim kimi ‘saplantılar’ arasında bunlar da vardı. Neden böyleydi? Kim böyle olmasını sağlamıştı? Kim, mutluluğa mutluluk demiş ve kim bunu hüzüne zıt yapmıştı? Savaşın karşıtı nasıl oluyor da bir şarkıcı oluyordu? Benim en çok çocukluğum geçti, hiç bir şey anlamadan ‘barış’ adına. Hep ‘barış arayışı’ cümlesiyle verildiğini gördüm, ben bir sanırken, iki olan Kıbrıs’ı konu alan haberlerin. Barış’ı ailemin çok sevdiği bir şarkıcı olarak tanıdım yıllarca. Ne, ne olduğunu anladım, ne de nasıl olacağını? Aklım karıştı çok zaman, ülkeme gelen Barış’tan sonraki ‘barış arayışları’na, hiç anlam veremedim. Kendimi bildim bileli, ‘barış’ın görüşmeleri oldu… Sonra kesildi, sonra yine oldu. “Bu kez olacak” cümlesinin, ‘umut’un tanımı ve “yine olmadı” cümlesinin ‘hüsran’ın tanımı olduğunu öğretmemişlerdi oysa okulda… Sonra yıllar ayaklarımın altından kaydı. 40 yaşımı aştım. 40 yılın nasıl geçtiğini her düşündüğümde, şaştım. Yıllar ömrümün tamamlanması hevesinde. Hak baki. Dert etmem. Rahmetli dedemin yaşam kışını gördüm. Allah ömür verisn, babamınsa neredeyse sonbaharını. Kırkıncı yaşımı bitirirken, anladım ki, her ikisiyle de, bu yaşa ait ilk ortak yanım, onların da bu yaşta iken, önceleri bir sonra ise iki olan Kıbrıs’la ilgili haberlerde aynı manşetin kullanıldığına şahit olmalarıydı. Giderek, gidenler daha bir yakınlarım oluyor. Taşıma sırası, taşınma sırasına dönüyor da hızla, dedemin babama, benim çocuğuma anlattığım barış masalları, Akdeniz’in bu hırçın adasından gelip geçen ama hiç konaklamayan yaz bulutları gibi duruyor. Şimdilerde, bir ‘barış umudu’nu daha bağrıma gömüp, tekrarını bir daha izleyemeyeceğim, ama tam ortasında, “hiç bitmesin” dediğim bir filmi yaşıyorum, bir eylül renginde. Hatta, bir ilk öpüş edasında. Ancak bir idam mahkumunun son gecesinde gibi. Bir son geceye neler sığdırmak istersin de, aklına hep, bu sığdırmaya çalıştıkların geldikçe, bunca zamandır neden yapmadığın takılır. Bu, canının yandığı son akşamdır ama beklediğin sabah da, son sabahın... * Eylül, bana sarıyı çağrıştırır. Bu Ada’nın sıcağından yana ekini, Akdenizin içten ve samimi yüzünün serinlediği zamanları çağrıştırır. Bir yaz bitişidir. Bir bitiş mevsimine, sonbahara başlangıcı çağrıştırır Eylül. Kim demiş mevsimler 4 tanedir diye? Olsaydı; beşinci mevsim olurdu ‘barış’. Bu nedenle ‘barış’ tadında yaşamadığım her 4 yılıma karşılık, 1 yıl daha yaşamak ve barışı göremeden göçüp gidenlere de bu hakkı tanımak isterim… ‘Barış’ın; savaş sonrası özlemleri nedeniyle değil, yaşanıyor olmasından dolayı, isim olarak konulmasını isterim, mutlu bir gülüşle dünyaya gelecek tüm bebeklere... Lefkoşa’nın, ‘bölünmüş başkent’ olmayla ilgili sahte unvanının elinden alınması pahasına…

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Sap ve saman

Girdap. Bu kelimeyi öğrendiğimde henüz 13-14 yaşındaydım. O günlerde bu ismi taşıyan yabancı bir film dönemin tek kanalı TRT’de yayınlanmıştı. Bu vesile ile sormuş ve öğrenmiştim. Nereden bilebilirdim ki yıllar sonra bu duygular saracağını içimi, Kıbrıs’ı düşündüğümde. Memleketin güzelliklerini yazmaya, yazılmamışları aramaya koyulur kalem ve mürekkep çoğu zaman. Fakat kendini alamaz varolandan, yaşanandan. Bu da öyle bir yazı. Bir yanda kulakları ağzından uzakta, ağzının dediğini işitemeyenler, buna rağmen konuşanlar, öte yanda, ağzından çıkana kendi kulakları hayret edecek kadar inanılmaz laflar edenler. Bir tarafımız partiler, balolar, kokteyller, öte yanımız, molotof kokteyller. Bir yüzümüz gazetelerde, boy boy resimlerde, eğlenen gülen yüzler. Diğer yüzümüz “yüzde yüzler”. Alım gücü denen zorlunluluğun, kalmamışlığı. Bu girdapta dönüp duruşlarımızın borç bakiyelerini, gelecek nesillere de ödeteceğiz gibi geliyor bana... * Barış. Bu kelimeyi ise hiç bir filmden değil özlendiği yıllardan öğrendiğimi söylüyor babam. Ben yetmiş birde doğdum. Yaşamadım sayılır barışa duyulan yüz yüze özlemi. Ama “anlamak için idamı, asılmak gerekmez”. Doğarken öğrendim ‘Barış’ı. Özleyenlerin gözünde gördüm. Acılarla dolu kalplerde hissettim. Dünya’nın ihtiyacını bende kendi ülkemde yaşadım. Tıpkı şimdi iç barışımızı özlediğim gibi. Tıpkı şimdi birlik ve beraberliğimizin engeli küskünlüğümüzü tanımlayanmadığım gibi. Tıpkı yıllarca özlenen barışı, yaşadıkça karanlık düşüncelere tutsak kalanlara üzüldüğüm gibi. Ve tıpkı Dünya Barışına birkaç cümle lafı olan onlarca sivil toplum örgütünün, ülkenin iç barışı hakkında tek kelime etmedikleri gibi. Tıpkı dün gibi özledim bugün de ‘barış’ı * Girdap yazım ‘SAP’sa, Barış yazım da ‘SAMAN’dır. İşte bunları karıştırmamak lazım. Bugün ve yarın barış kavramını içeriyor yazılarım. 1 Eylül’ün inadına...

Akıntıya bir kürek

Hangi kürek akıntıya çekildikçe gördü bu yolcuğun sonunu? Hangimiz, inadına yaşamanın mutlulukla sonuçlandığına şahit olduk? Hangi sandal, yokuş üstü bir nehri ters düz etti de başardı? Bakışların anlamını yitirmesinin zamanıdır büyümek. Ne kadar tecrübeli olursak o kadar yakın oluyoruz aslında kendi kişisel tarihimizin son durağına. Bir ömür, ilerlediğimizi sandıkça, geriye sayan bir zamanın oyununa geliyoruz. En tecrübeli insan ölüme en yakın olandır. Mutluluğumuzu heba ettiğimiz yıllar, yaşlandıkça fark ettiğimiz eksik yaşanmışlıklardır. Nereye elimizi atsak, gün gelir “keşke”lerle dolar. Nereye dokunsak, içimize hep daha öncelerinin yok sayılmışlıkları çarpar. Ve yaşam tüm bu yaşanmamışlıkların pençesinde devam eder. Etmelide zaten. Belki de zaman zaman içine düştüğümüz döngülerin devamlılığının da, aşılmasının da nedeni bu -meli, -malı cümlelerin varlığındandır. Geçen geçiyor, kalan yaşamlar, görmediğimiz kendi alternatiflerini yenerek çıkıyorlar karşımıza. Ve etrafımızdakileri, tüm insanları sevdiğimiz kadar iyi olduğumuz, nefret ettiklerimiz kadar kötü olduğumuz yüzleşmesi yıllar geçerken bize seyirci, biz yılları geçerken bir gerçek oluyor. Sizce de geçen geçmişte kaldığına göre, tüm neşeler kadar mutluluklar, tüm acılar kadar kırgınlıklar da geride kaldıkça anlamlarını yitirmiyorlar mı? Akıntıya çekilen kürekler ne kadar başardı yolculuğu tamamlamayı??? “Hani nerede şimdi, çocuk adımlarla dolaştığımız sokaklar? Tanıdık yüzlerde duraksadığımız selamlar, sohbetler. Sanki tüm zamanlarına yenildik kalp atışlarımızın. Yüzümüzü sürdüğümüz rüzgar, içimizi aydınlatan güneş, biz çocukken yaşlı olanlar, hani şimdi nerdeler? Bu satırlarla başlar özlemek. Bu satırlar sarar bugünü. Ve bu satırlarda öğrenmeli, anlamalı, algılamalı insan küskünlüğün ve kırgınlığın, yaşamdan daha geçici olması gerekliliğini. Ya üzerine basmadan geçmişte yürüdüğümüz anılar? Hepsi şimdi neredeler? Bir sokak arasında, yan yana dizdiğimiz pirililer ve yütülmenin hüznü, omuz omuza gezilen, evden küçük çaplı uzaklıklarda gezmeler... Bebeklerle oynamanın verdiği büyüklük duygusu... Hepsi şimdi nerdeler? En çok zaman kazanmış kendi yarışını. Öyle bir yarış ki, her yaş için erken ve biz doğduğumuz yüz yıla adam akıllı veda etmişken...

28 Ağustos 2012 Salı

Devletin makamları toplumun emanetidir

Farkındasınız. Bir çok yazıda gündemden ve tüm olup bitenden uzaktayım. Bunun temel nedeni, değer bulmuyorum olanları yazmağa. Kaldı ki her gün, bir birinden sıradan içeriklerle yazan çok, günceli. Ama bazen, üzücü de olsa satırlarımdan akan duygularım, günün getirdiklerini paylaşmadan geçemiyor insan. Aydın acısı bu olsa gerek. Kaldı ki “bu kadarı da pes“ derken, hiç yazmamak da aydın ihaneti olur. Tam da böyle bir zamanda genel bir bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyuyorum. Birden bir umut beşiğinde görülen pembe bir rüyanın tam ortasında, bir tokatla uyandırılmış hissine kapılıyorum çünkü. Elbette saptamalar tedaviye ulaşmamızı sağlayan giriş kapılarıdır. Çünkü, tek başına eleştiri yetersiz kalır. Şimdilerde olanlar gibi. Yapısı, değer hükümleri sarsılmış, bir sisteme sahip olmamış, mevki ve makamların hak etmeyenlerce adeta talan edildiği ülkelerde herkes birbirinden şikayetçidir ve herkes birbirinin ya da soyut olan sistemin hakkında dedikodu yapar. Bu tür toplumların birarada oluşları ile ilgili kopmalar artık başlamış ve neredeyse bitiyor demektir. Bu bir son olarak, felaketin kendisidir. Devletin iş yerleri o devletin halkına aittir ve toplumun emanetleridir. Bu emanetler, güven veren emin ellere verilmezse toplumun develte olan güveni sarsılır, topluma hizmet etmesi gereken yerler yitirilir. Toplum kaynayan bir kazan haline gelir. Emanet layık ve ehil olana verilmezse, daha kötüsü layık ve ehil olanlar safdışı bırakılır, mücadele etmeleri dahi engellenirse, o ülkede herşey tersine dönüyor demektir. Bu tersine dönüş sondan başa bir sıralama değil bir alabora olma durumudur. Kıyamet kopmuş demektir. Oturup kıyameti beklemek onun sebebi olmak kadar sorumluluk taşımaktır. Birey olarak kendimizi; ayrıca ulusça kendi ülkemizi bu sıkıntılı duruma ne kadar yakın hissedersek o kadar acı, ne kadar uzak hissederek ise o kadar mutluluk duyacağımız bir genelleme yazdıklarım. Bu değerlendirmelerimi yakında detaylara girmek üzere sizin değerlendirmelerinize bırakıyorum. Ne dersiniz haksız mıyım?

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Dost kalalım

Bir yaşamı anlatan hikayelerde, kaç sevgiden döndük kimbilir bir dost kazanmak uğruna. Bir aşka ramak kala, kaç göz, severek baktığı gözlere değmeden kaçırdı bakışlarını? Ve kaçı sevgiyi dostluğa çevirdi? Bu sorular, kolaya kaçmadan anlatmaktır başımıza gelenleri. Bir e-mail aldım. “Aşk mı? Dostluk mu?” diye soran. Yazanın yaşının henüz 16-18 kuşağı olduğunu anladığım. Evet, 16-18 yaş aralığı. Yani, dünyanın en güzel ve en anlayamadan tükettiği ve şu satırları yazarken dahi birilerinin pervasızca ve anlamını, kıymetini bilmeden tükettiği en güzel yaş aralığı. E-mailde “Ben de seni seviyorum ama dost olarak. Dost kalalım” teması işlenmiş kabaca. Hani o reddedmenin ya da reddedilmenin, o dönemlerde en kibar söylem şekli e-mailin içeriğini oluşturuyordu. E-mailini yayınlamamı değil yorumlamamı isteyen bu genç kardeşime ve bu vesile ile benzer yaş aralığına, bu tür bir karmaşaya sahip yüreklere bir kaç satır yazmayı tercih ettim ben de yorum yerine... Aklıma yıllar öncesi geldi. “Dokuz yaşımdayken gözümde dünyanın en güzel kızı olarak görünen ve yıllar sonra 14 yaşımdayken tekrar karşılaşmamızın ardından, ‘dost kalalım’ inceliğini gösteren bir tatlı hatıra”. O günlerde, yıllar sonra buna ‘tatlı’ diyebileceğimi hiç sanmadığım, aksine, asla unutamayacağımı sandığım kocaman dalgalara yenik düşen bir sal modundaki kalbimin çırpınışlarının verdiği acı... Yani o yaşlarda yaşanması gerekenler. “Dost kalalım” muhabbeti... O yaşların tadını yeniden yaşamak isterdim. Hem de tüm o acıları tekrar tekrar yaşamak pahasına. Kaçınızla hem fikiriz kim bilir? Satırlarda bu yaş aralığından kaçınız bugünün kıymetini anlayacak? Hadi gelin bu yazıyı, “takvime bakmaksızın, yaşadığı anın tadını almasını bilen herkese” ithaf edelim, üzüldüğünüz aşk acılarının bile değerli olduğu günler yaşadığınızı bilmeniz dileğimle...

25 Ağustos 2012 Cumartesi

İki yaşam tanımı

Beklemek Ben bir hayatın tüm acılarından geldim. Kırk mevsim bekledim bir tek baharı. Ne sevinçler tükettim mutluluk arayışında. Nice çağlarını bıraktım geride, çıktığım bitimsiz yolculukların... Ayrılıklarla doldurdum yüreğimi gün günden öte... Yolun, hayat bitmeden bitmediğini anladım... Gün oldu, bir gökkuşağının altından geçtim, gün oldu, bir yıldızın karanlığa isyanına şahit oldum. Gün oldu, yemyeşil çayırlarda, çocuk oldum. Gün oldu, yılları kendi yıllarına ekleyen bir dağın en zirvesinde buldum, güneşe uzanma felsefesiyle güzelleşen bir kardeleni... Ben hayatın dört mevsiminden geldim. Bir acıyı bir sevgiyi biriktirip sonra azadeden bir çağdan geldim. Seveceksen acıya da katlanacak kadar yüreğin olmalı. Sevdinmi, aşkın tüm zamanlarında gezeceksin. Çocuk bahçeleri kurulmalı yüreğine. Mutlu çocuk yüzlerinde görmelisin salıncakları... Ayrıldınmı, çıkarıp kor ateşe atılmışçasına canı yanmalı kalbinin. Acılara yenilmeden yüreğin, ne ayak izin kalmalı bir gökkuşağında, ne de ardında özlemi olma yıldızların... Bir tek, bir tek kardelene dokunasın gelmeli birkaç yaşamda. Dokunmak ama koparmadan... Ya bunu bulmalısın ya da beklemelisin bir hayatı. * Ayrılık Birlikte geçtiğin yolların şimdi büyük geldiğini anlarsın. Nafile, çalan tüm kapılar o değildir artık. Bir bahar başı olsun gidişi ya da kış, hiç farketmez... Şimdi bir mevsim değil koca bir hayat vardır ara giren. Ayrılıktan ağlarsın. Aşkın tüm çağlarına kapanır ağlarsın. Bir sokakatan bir tabelaya, bir duygudan bir kelimeye herşey o’dur, ama o yoktur. Nice beklentilerin gölgesine sığınıp, yazılmamış bir notada veya bestelenen her şarkıda o’nu ararsın... Konuşamadıklarının tenhalığında, yaşadıkların değil yaşayamadıkların acıtır yüreğini. Bir beraberliğin takvim tutmazlığından şikayet ederken, bir ayrılıktan geriye hiç bir şey kalmadığını anlarsın. Hangi mevsimde ayrılırsan ayrıl, ardından Kış gelir... Kimsesizliğinin, yalnızlığının, zamana bir yaşamı daha bırakmanı öneren seslerin, içindeki boşluğun sessizliğinin Kış’ı... Kaleme sarılırsın, kalemin kağıda yazası gelmez, bir şarkı mırıldanırsın sonu hep ayrılıkla biten, her hikayede kendini bulduğun ve buldukça kaybolduğun acılar yaşarsın... Ayrılıktır bu, bunu ancak ayrılınca anlarsın. Ne dostlara sarılmak, ne kitaplara, ne arkadaş aramak, ne de zaman dindiriri içindeki fırtınayı. Herşeye, tutup sıfırdan da başlayamazsın. Gün gelir bir gün, başka bir mevsim, başka bir takvimde, o eski ağrı dindi sanırsın. Oysa gözyaşlarının bittiği, unuttuğunu sandığın bir yerde, içindeki boşluk dolmaz, aslında sen azalırsın...

24 Ağustos 2012 Cuma

Koklamak ve dokunmak

Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır? Gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından. Bunlar doğru. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar, bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misiniz? Mutluluk kokar. İnsanlar pek farketmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler. Hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar bilirsiniz. İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar gibi geliyordur size. Şimdi siz bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsunuz? İnsanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat edin, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musunuz, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle! İnsanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması, .bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı oldu sözcükler. Oysa beden yalan söylemez, dokunuş yalan söylemez. Doğru bakarsan doğru görürsün, görmeyi de kaybedene kadar!

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kazlar kadar olamadık!

Dünyadaki tüm hayvanlar, tarihin her diliminde, doğru bakanlar için önemli ipuçları veren bir varlık bütünüdür. Biz kocaman insanlar çoğu zaman kendimizi onlardan üstün görerek yanılgılara düşmekteyiz. Bir çok hayvan gerek adı, gerekse görünümü veye kısıtlı sandığımız yeteneklerinden dolayı küçümseyip, felsefelerini anlamadan boş boş yaşıyoruz. İsmini bazen diyaloglarımızda da kullandığımız ve çoğumuzun küçümseme ifadesi olarak değerlendirdiği “kazlar”, hayvanların insanlara bazı felsefeler verebileceğinin en güzel örneklerinden biri. Göç eden yaban kazlarının havada süzülürken "V" şeklinde bir formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür. Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını uzun süren araştırmışlar sonucunda ortaya çıkarmışlar. Romantik bir akşamda gözümüze hoş görünen kazların “V” şeklinde uçuşu, ya da bir çok kez hiç önemsemediğimiz bu konu bakın neden oluyormuş. 1- "V" şeklinde uçulduğunda ve uçan her kuş kanat çırptığında, arkasındaki kuş için onu kaldıran bir hava akımı yaratıyor. Böylece "V" şeklinde bir formasyonda uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlar sonucu ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş menzillerini % 70 oranında uzatıyorlar. Yani tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlar. Kıssadan Hisse: Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk erişirler. 2- Bir kaz, "V" grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü diğer kuşların yarattığı hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda, genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna grupla devam ediyor. Kıssadan Hisse: Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa, bizimle aynı yöne gidenlerle yollarımızı ayıracağımıza, bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılar ve artırırız. 3- "V" grubunun başında giden kaz, hiç bir hava akımından yararlanamıyor. Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor. Bu durumda en arkaya geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor. Bu değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer almış oluyor. Kıssadan Hisse: Yaptığınız her işi, yeri ve zamanı geldiğinde başkasına bırakmak gerekiyor. 4- Uçus hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere öndekileri bağırarak uyarıyorlar. Kıssadan Hisse: İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının uyarılarına gereksinim duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılamalıyız. 5- Gruptaki bir kuş hastalanırsa ya da bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa yardım etmek üzere gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta/yaralı kazın yanına gidiyor. Tekrar uçabilene (ya da eğer ölürse, ölümüne kadar) onunla beraber yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu buluyorlar. Hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor. Kıssadan Hisse: Adam olmak sadece insanlara özgü değil.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Aslan Kükreyerek ağlar

Bu doğanın kanunudur. Kimi gülüşlerin içinde gözyaşı, kimi gözyaşlarının ardında mutluluk barınır. Bu doğanın olmazsa olmazıdır. Kaç sihir yaşatır size hayat? Ne kadarını hüzün, ne kadarını mutluluk kuşatır? Ne zaman sona erer bu kuşatma. Bir aslan nasıl da tüm acıları yüreğine gömüp, kükrer yine de en çok ağlayacağı yerde. Zordur yaşamak. Bir erdeme yenisini eklemek kadar, onu taşımak da zorluk getirir. Sadece yaşama vakıf olmak değil, onca acı duyana el uzatmak değil, kendi sancınızı tüm bunlar esnasında, hem sıcak tutmak hem de bir gülüşle perdeleme sanatıdır yaşamak. Kolay değil… Hep en son yaşanan, en büyük acıymış gibi gelir. Tükenmeden, tüketemezsin. Çoğu zaman bir acıyı en iyi, yeni bir acıya gömersin. Bu yüzden doğanın en üstün ve en güçlüsüne verilmiştir bu. Aslan’a. O sınır tanımaz, tarihin en ünlü ormanlar kralına. Ölümün pençesinde, gözyaşlarından tüm acılarına kadar son anına değin kükreyerek yaşayan ve bir yaşamı bu kükreyişle tüketen krala. O bir kraldır. Yaşamımızın bu yönündeki anlamıdır o. Oysa yolun sonunda, kükremekte bir, ağlamak da. Ama o liderliğin sembolüdür. Böyle yapılmalıdır. Kükreyerek ağlamaklı, bir ağaç gibi ayakta ölmelidir gerekirse. Doğanın bizim için yarattığı bir örnektir Aslan. Peki ya fare bir örnek değil midir? Her gemide bulunan ve ilk terkeden o’dur gemiyi. Oysa gemiden atlasa da, batmayı beklese de “son” kaçınılmaz ve tektir. Ama o da bir semboldür insanlığa. Tabi anlayana. Bakarsanız, ikisi de binlercesi gibi sadece hayvan. Ama bir yandan koca bir yaşamın içinden alınmış koskoca felsefe herbiri. Biri; yaşamı gölgede bırakacak bir onurla pençesine takan, en büyük riskleri; acıları pervasızca arayışı uğruna harcayan ve yaşama sevincini tüm acıların üzerine giderek hayatla paylaşan… Diğeri; acıyla yüzleşmeyen, gelecekle gözgöze gelmektense, gözlerini yarından kaçıran, kendini tüm olumsuzluklarda bile bugüne hapseden... Hayvanlar aleminde bize ışık tutan sadece 2 örnek bunlar. Ve, sayın bakalım etrafınızda özdeşleştirebileceğiniz kaç Aslan ve Fare’ye var?

21 Ağustos 2012 Salı

Gerçek bir öykü

“1951 yılının temmuz ayında 17 arkadaşımla birlikte ITÜ Makine Fakültesi’nden basşarılı bir öğrenci olarak mezun oldum. O gün hayatımın en mutlu günlerinden biriydi. Sınavlara hazırlanmaktan para getirebilecek işleri altı aydır ihmal etmiştim. Parasızdım. Ancak Yüksek Mühendis diplomasını kazanmış olmaktan dolayı mutluydum. O sabah motor dersi hocalarımız ikisi de asistan olarak çalışan Prof. Necmettin Erbakan ve Prof. Hakkı Öz’ün karşısında başarılı bir motor sınavı ile mezuniyete hak kazanmıştım. Bu olayı kutlamak için bir arkadaşımla Moda’da, yazın ilk deniz banyosunu yapmayı ve kendimize bir ziyafet çekmeyi kararlaştırdık. Mayolarımızı yanımıza almıştık. Arkadaşım Moda’ya gitmeden önce yeni inşa edilen Levent Mahallesi’nde otobüsle bir tur atıp Türkiye’de o gün için yepyeni bir olay olan bir uydu villa kenti gezip görmeyi teklif etti. Merakla kabul ettim. Levent, alt yapısı tamamlanmış villaları toparlar görünümdeydi. Yolları o zamanlar pek ender rastlanan bir şekilde tamamen asfalttı. Otobüsten inip merakla yürürken bir villanın kapısının önünde villa sahibi ile bir amelenin yüksek sesle tartışmalarına tanık olduk. Merakla yaklaştık. Bizi gören villa sahibi sanki içini dökmek ister gibi bize dönerek: “Burada temizlenecek bir su deposu var. Tam yevmiye veriyorum yapmıyor. Ne ister bilmem ki” diyordu. Amele ise; “Bu iş geceye kadar sürer, kurtarmaz! Kahveye gidip yarına kadar uygun iş ayarlarım” diyordu. Arkadaşımla aynı şeyi düşünmüş gibi bakıştık. İkimiz de parasızdık. Amele yevmiyesi ise 6 liraydı. Bizim o günkü ihtiyacımızın hemen hemen iki misli. Villa sahibine bu işi yapmaya hazır olduğumuzu söyleyince, amele homurdanarak; “Canınız çıksın da anlayın halimizi” diyerek uzaklaştı. Mayolarımızı giydik. Deponun pırıl pırıl temizlenmesi bir saat sürmemişti. O sıcak yaz gününde bahçede hortumla duşlandık. Havlu fabrikasi sahibi olduğunu sonradan öğrendiğimiz ev sahibi, kim olduğumuzu anladıktan sonra altışar lira ile birer havlu hediye ederek ve birer de gazoz ikram edip bizi öyle uğurladı. Bu işte kanımca tek kaybeden “Kurtarmaz!” diyen amele olsa gerek. İşi mi çoktu? İnsanlar mı tembeldi? Neyi “kurtarmaz”dı? Bu güne kadar da anlamış değilim. (Uzeyir GARİH’in kendi kaleminden…)

20 Ağustos 2012 Pazartesi

İyi ve kötü

Leonardo da Vinci sanat literatürüne, ‘son yemek’ veya ‘İsa’nın son yemeği’ adı ile giren, orjinal adı “The Last Supper” olan önemli bir eser bırakmıştır. Sanırım herkes resmi hayal edebilir şu an. Resmin birde öyküsü var elbette. İçerisinden yaşama dair önemli ipuçlarının yakalanabileceği bir öykü. Da Vinci, ‘son yemek’ isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaşır. ‘İyi’yi, İsa’nın bedeninde, ‘kötü’yü de, İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundadır. Resmin bu duyguları ifade edebilmesi için, çok hassaslaşır. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başlar. Uzun arayışlardan sonar bir gün, bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark eder. Onu, poz vermesi için atölyesine davet edip, sayısız eskiz çizer. Adamın yüzündeki inancı, sevgiyi, şefkati dilediği gibi resme yerleştirmiş ve İsa için düşündüğü ‘iyi’ kavramına ulaşmanın gönül rahatlığı içerisindedir. Çünkü ‘iyi’yi çizeceği en iyi modeli bulmuştur. Fakat Yahuda’ya yerleştireceği kötü kavramı için model arayışı umutsuzlukla tıkanmış, çünkü bulunamamıştır. Aradan 3 yıl geçer. ‘Son Yemek’ neredeyse tamamlanmış ancak, Leonardo da Vinci henüz, Yahuda için kullanacağı ve ‘kötü’yü tasvir edecek bir model bulunamamıştır. Çalıştığı kilisenin kardinali, resmin bir an önce bitirilmesi için ressamı sıkıştırmaya başlar. Tüm bu arayışlardan sonra, vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam bulur. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda, kaldırım kenarına yığılmış bir berduştur. Fakat ressam için kötüyü ifade edecek en iyi modeldir. Yardımcıları, adamı güçlüklede olsa kiliseye taşırlar. Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştır. Kiliseye varınca, adamın toparlanıp model olması sağlanır. Adam, alkolden dolayı ne yaptığının bile farkında değildir. Da Vinci, adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği, kötülüğü resme geçirir. Bundan da çok mutludur. Çünkü önceden bulduğu ‘iyi’ kadar ‘kötü’ de kavram olarak resme tam yerleşmiştir. İşini bitirdiğinde, geçen sürede sarhoşluğun etkisinden kurtulan adam, gözlerini açar ve bu harika duvar resmini görür. Dakikalarca resme bakarak, şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle: “Ben bu resmi daha önce gördüm” der. Da Vinci, resmin kimseye henüz gösterilmediğini söyleyip, adamı sarhoşlukla suçlar. Adam ısrar eder. Da Vinci de, ne zaman ve nerde gördüğünü sorar. Adam, “3 yıl önce” der ve ekler. “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce, o sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni, İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti”. ‘The Last Supper’ bu anektodla sonlanır. * “İyi ve Kötü” yaşamın arayışı, kaçışı, sığınması. Oysa, iyi ve kötünün yüzü aslında hep aynı. Sadece her şey, insanın yoluna ne zaman çıktığına bağlı!

19 Ağustos 2012 Pazar

Bu bayram da eksiğim!

Son bayramı ne kadar eksik geçirdiğimi hatırladım. Geçtiğimiz bayramdan kısa süre önce Muallim’i Doğan Harman’ı kaybetmiştim. Bu beni eksiltmişti. Şimdi düşünyorum da hala tamamlanmadım. Tamamlanacağımı da sanmam. Gönül dostluğu kalplerin birbirine dokunmasıdır bir bakıma. Biri çekilince diğeri eksik kalır. Allah dostları için de bu geçerli elbette. Dışarıya pek sızdırmasak da, o benim uzun yıllardır çok yakın bir dostumdu. * Bunları düşünüp aslında Muallim’i özlediğimi aklımdan geçirirken, ölü insanların sosyal medyası nasıl diye düşündüm ve FaceBook’ta Doğan Harman’ın sayfasına girdim. Onun üzerinden kendisini anmak üzere... İlk arkadaş olduğu kişi kardeşim Rasıh. Çok sayıda değil arkadaşı. Kaldı ki “dostu çok daha az biri de sen“ demişli eşi Lena ölümünden sonra, segili dostum Vatan’la kendisini ziyaret ettiğimiz sırada. Sayfaya bakarsanız aslında benim işgalim altında. Yazılarımı okumak istemesine rağmen, arayıp bulmaya usandığı için bu yolu belirlemiştik çünkü. Her gün yazılarımı onun sayfasında da paylaşıyordum. O yazıların üzerinde gün olur saatlerce konuşurduk. Sonra ilerledikçe doğum günü kutlamaları, keyifli diyaloglar çıktı karşıma. Bir yerinde arkadaşına şunu yazmış: “Bu Türkmen bey acayip adam ağnadın mı. Yarın bir Kıbrıslı alırsan devamını okursun. İş büyük adam milleti haraca kesmiş ağnadın mı. Mahmut biz Kıbrıslıyız diyor. ahat am olması için başka türlü söylemeli diye düşünürüm. Dedem Kel hasan GIBRIZLIYIZ derdi ağnadın mı. Geçen gün Şeyh Nazım’a gittim o da GIBRIZLI der. Bu gidişinan biz gazetenin adını değiştirip GIBRIZLI koyacağız.“ Kısa ama içten çeşitli diyaloglar daha çıkıyor ilerledikçe karşıma. Sayfasında yayınladığım son yazı çıkıyor. Sanki de manidar. Bana ait okuduğu ve gece boyunca üzerinde konuştuğumuz yazımın başlığı “Yarın yok ki!“ Bu yazının esin kaynağı da daha önceki günlerde yaptığımız başka bir sohbet nedeniyle yine kendisi üstelik. Sonra, sabahında mesajlaştığım önceki akşamında telefonda bir saate yakın konuştuğum Muallim’e benim bıraktığım bir not çarpıyor gözüme. “N'aptın be muallim? :'(“ Tarih ve saati ise 27 Ekim 2011, 13:47 Cenazeden döndüğüm zaman. Sonrasında ise kendi sayfasında paylaştığım son yazım, yine birlikte çalıştığımız yüzlerce günden, yüzlerce konudan biri... Sahi ne oluyor ölü insanların sosyal medyadaki sayfaları? Hayat boyu kalıp bize bu güzel insanları mı hatırlatıyor? Sanal bile olsa her şey geride bırakılıyor! * Sevgili Muallim’i ve herkesin, bu bayrama birlikte giremediği yakınalarını rahmetle anarım. Mekanları cennet olsun. Ramazan Bayramı’nız hayırlı olsun.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir yüze gülümseme çizdiniz mi hiç?

Mutlulukla gülümseyen bir yüz yaratmak dünyaya. Uzun bir hayatın sırrı belkide bu. Apansız gecelerin yalınızlıklarında, bir çocuk korkusunu hissedebilmek yüreğimizde. Zamanın geçişine aldırmadan, sevindirmek bir öksüzü. Zorluklarla doğar doğmaz yüz yüze kalan, kimsesizliğiyle yaşayan bir çocuk gülüşü kazanmak. Esiri olmadan yalan dünyanın. Zor olur bu hayatı yaşamak, bir kimsesizliği mutluluğa çeviremediyseniz. Soyutlarız kendimizi çoğu zaman, dünyanın bizim dışımızda yaşanan acılarına. En doğrusu sanırız sadece kendi acılarımızla boğuşmayı. “Nasılsa biz yaşıyoruz, bizim de acılarımız var” yanılgısıyla harcıyoruz koca bir ömrü. İstesek nice yüzler gülümseyerek, nice yetimin yüzüne bir gülümseyiş çizeceğiz. * Sevgiyle geldiğimiz hayatta, sevgiyle yaşadığımızı biliyoruz da, bilmiyoruz bu sevgiyi paylaştırmayı dünyaya. Elimizden geldiğince, kimsesiz çocuklara bir gülümseyiş olmanız içindir bu çağrı umut olmak için, hayata eksik başlayan çocuklara. İnsan olduğumuzu anlamak için kimsesiz çocukların acılarına ortak olmaya bir çağrı bu. Yozlaşmadan kendi benliğimizle, bitirmeden bir yaşamı, bir mutlu gülüş yaratmalı, çocuk yüzlerinde. Oluruna geldiği gibi süren bir çok yaşama, güven ve mutluluk katacaktır “almadan vermek”. Razı olmayanlardansanız, siz gülerken, hayata eksik başlayan bir çocuğun ağlayışına, yaşama yeniden başlar gibi sarılmalısınız ona. Umarsız yaşadığımız onca zamana rağmen, onca katılacak anlam var ki kendi hayatlarımıza, bunu keşfe çıkmalı insan kendi içinde bir yolculukla. Bu günle bu duyguların daha da tırmandığı günler olduğundan, kendinize bir iyilik yapın ve mutluluğu yaşatmakla yaşayın. Kendinizi daha değerli hissedeceksiniz. Bir çocuğun yüzüne gülümseme çizin desteğinizle. Göreceksiniz ki gülümseyince güzelleşmeyen çocuk yüzü yok.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Kalmanın yok oluşu

Gitmek! Her yerde bir şey bırakmaktır aslında. O bıraktıklarımız kimi zaman aile, arkadaş, iş, mekandır ama en çok hepsinin toplandığı hatıralardır. Her gidiş bir eksilme ile başlar ilk önce. Bıraktıklarımız kadar eksiliriz. İçimizde bırakılan her şeyin izi boşluklarla kalır. Zamanla bunların örtüldüğünü hissetsek de, giden azalarak gider. Bıraktıklarının yeri dolmaz. Giden, öznesidir cümlenin. Fiilin peşi sıra sürüklenen bir özne. Giden, bıraktıkları ile eksilmelerinin ‘araf’ında kalır. Gitmek! Ayrılmaktır bir yerden, bir şeyden, birisinden. Hatta tüm bunların çoğullarıdır, tekil gibi görünsek de biz tek başımıza giderken. Gitmek! İçinde ne çok şey barındırır. Bir yöneliştir aslında. Gitmekle başlar bir yeni yönelme, bir yeni adrese doğru. Bu yönelişin bilinmezleri kalp sancısı, kalp sancısının nedeni kaçınılmazlıktır çok zaman. Yönelirken insan, giderken götüremediklerinin yerine, yüksüz kalmaz. Çünkü bunun acısını alır sırtına. Gitmek! Diğer yandan, hareketlilik halidir. İnsanı durağan olmaktan çıkaran bir kader gibi hareket katar yaşama. İlk heyecanı budur gitmenin. Korkusu da ondandır. Varıncaya kadar geçilen yolun kendisidir gitmek. Size soru sormaz soruları olmaz ama kendiliğinden oluşan sorular bütünüdür. O soruların hepsini kendiniz sorar kendiniz yanıt arasınız. Hiç bir zaman bulamazsınız. Zaman alışmağa döndükçe, bu sorulara yanıt bulduğunuzu sanırsınız, aldanırsınız. Gitmek! Bir amaçtır bazen. Hedefi olur. Ancak bazen hedefsizdir, bir kayboluştur. Gitmenin acısı neyi bıraktığınıza ve bıraktığınızla kalan köklerinizin sancısına göre artar. Çünkü o köklerden koparak başlarsınız gitmeğe. Geride kalan bekler ama siz giderken bu bekleyişin sadece acısını hissedersiniz. Gitmek, zamanla alışmağa sonra hasrete dönüşür. En acısı ise kanıksanmasıdır. Kanıksanınca bir gitmek, anlamak istemesek de yeni bir isim verili ona. Kanıksanınca gitmek, ‘kalmanın yok oluşu’ olur.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Gerçek hayaller

Akın akın insanlar gidiyor ülkemden. Bugün gördüğümü yarın sorduğumda, o yurdışına “kaçtı” diyorlar. Üzülüyorum. Akın akın insanlar gidiyor yurdumdan, her bir gidenle canım yanıyor. Acı çekiyorum. Duygularımla baktım hep Kıbrıs’a. Herkes gibi benim de senaryolarım oldu çoğu zaman Kıbrıs’la ilgili. Ama hiç biri dilediğim gibi sonlanmadı. Ne hayallerim gerçekleşti, ne umutlarım ülkemle ilgili. Ama pençemi geçirdim yurduma. Kaldım sabırla güzel günler bekledim. Yurdum, bana verdiği sözleri tuttu. O hala her bahar yeşeren ve mesaryasıyla, çam kokulu Alevkaya’sıyla, sımsıcak denizi tertemiz havasıyla sözlerini tuttu. Ya biz? * Göç yolları kalabalık, göç yolları yalnızlık, göç yolları paramparça yurt evlatlarıyla yüklü, göç yolları, geride kalanı acımaz bir güzergahta. Göç yolları canımı yakıyor. Göçe duranlar sadece kendi gitmiyor. Bizden bir parça alıp götürüyor. Yeri dolmasın diye mücadele bile veremiyoruz. Hemen doluyor. Kalbimizdeki değil ama sayısal yeri hemen doluyor fazlasıyla. Hayallerine ulaşmak kadar büyük bir hak yok insan için. Doğup büyüyen, gelişen ve ölen bir organizma olarak, duygularıyla oluşturduğu hayallerine ulaşamayan, insanlar ve bu insanlardan oluşan kocaman bir toplum neden gider? Ya da neden gitmez? Bu kadar kendinden emin kalışa rağmen bazen, her bahara, her yaza, her mevsime tutsağım gibi hissediyorum. İnsan için konuşulageldiğinden farklı olarak sadece toprak değildir bir yurt. O nedenle belikde olumsuzlukları, edepsizlikleri, tüm olup bitenleri bi ryanımızla isyanda bir yanımızla sineye çeker yaşarız. Her ikisi de vazgeçemeyiştendir. Ama artık umudun kaf dağı ile ilişkilendirilmesinden yoruldum. Yeni ve gerçek hayaller kurmalıyım. Kurmalıyız.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Toplumsak eğer...

İdam cezasına karşı olmak için asılmış olmak gerekmez! Empati devreye girer ve duygusal zeka ile hak bir arada vicdanı oluşturur. Savunma ve düşünce burada başlar. “Yardım elini uzatma” da böyle bir süreçtir. Eğer hakikaten toplumsak ya da öyle olmak istersek, bunun değerini kavrayacak durumdaysak, sahip çıkmamız gereken kültür ve aidiyetimiz yanında başka önemlerimiz de var. Bunların başında elbette çocuklar gelmekte. Hemen her ülkede bakıma muhtaç çocuklar için oluşumlar bulunmakta ve çoğunlukla bu alanların bütçeleri toplum tarafından verilen destekle oluşturulmaktadır. Tam da bu önem dikkat e alındığında ülkemizde SOS Çocukköyü, bu tür ihtiyacı duyan ve önemli merkezlerden birisidir. SOS Çocukköyü bakıma muhtaç çocuklara sahip çıkarak sadece onların fiziki ihtiyaçlarını gidermekle kalmayıp, temelde ihtiyaçları olan aile sıcaklığını, anne sevgisini yaşayarak mutlu ve huzurlu bir yuvada yetişmelerini sağlayan bir organizasyondur. Onlara daha mutlu ve güvenli bir gelecek sağlamaktadır. Ülkemizde yaşayan yardıma muhtaç çocukların sayısı ne yazık ki her geçen gün artan bir ivme göstermekte. SOS Çocukköyü’nde şu an itibarı ile 236 çocuk bakım ve destek altında. * Bazen bizler için çok da büyük olmayan ve uzanan ellerimizde taşıdıklarımız, başkaları için sadece maddi değil, toplumsal güven hissi nedeniyle manevi duygular da içerir. Çocuklar ve destek kavramları bir araya geldiğinde de anlaşılması gereken budur. Çocuklarımızın yarınlarına umut olmak için yapacağınız yadımlar konusunda şimdi her zamankinden başka bir fırsat daha var. Bu da bayram fitreleridir. Bağışlar dört farklı şekilde yapılabiliyor. Banka Yatırımı, SMS yolu ile 4120’ye boş mesaj göndererek, dernek ofislerine giderek ve www.soscocukkoyu.org adresine girerek. Oturduğumuz yerde iyilik yapma, bir arada olma ve güven verme huzurunu yaşamamız mümkün. Zaten her ne yaparsak yapalım, bu çocuklarımız için eksik tamamlanmayacak. Ancak en iyisi ile yetişip gelişmelerine katkıda bulunmak elimizde.

12 Ağustos 2012 Pazar

Hoşgörünü yitirme!

Ne olabilir bir çocuğun öksüz, yetim kalmasından daha acı hayatta? Bir küçük kalbin taşıdığı çocuk bakışlı hayat, ancak ailesiyle yeterince gülümseyebilirdi ama öyle olmuyor zaman zaman. Yaşamaya eksik başlamak nedir? Kim bilebilir bunu yaşayan kadar? Yalnız bir yola tek başına çıkmanın acısı omuzlarında nice duygularla koyulur yola. Ne büyüktür o yol eğer yalnızsa insan, hele çocuksa? Nasıl da bitmez olur daha başlamadan yaşamak? Biz hayatı tam yaşayanlar! Bu acıları anlayabildiğimiz kadar insanız. Değil mi ki, dünyanın tüm inançlarının önünde gelir, bir yetimi sevindirmek. Değil mi ki, yaşamak içimizdeki sevgileri paylaşmakla ilintilidir ve mutluluğu yaşatmak kadar büyük bir inanç yoktur. Peki en son ne zaman bir kimsesiz çocuk sevindirdik? Ne zaman öpüp okşadık ve bir nebze gidermeye çalıştık yalnızlığını, bir kimsesiz çocuğun içtenlikle? * Tayfun, üç tekerlekli bisikletini kırıp parçalamış, annesi olan bir çocuğun sevincini görünce. Kırdığı bisikletinin parçalarından halter yapmış bir süre sonra. Ne kırılan bisikleti getirmiş ona annesini ne de yaptığı halter. Bisikletin arka tekerlekleriyle oynamış günlerce. Neden kırdığını bile unutacak kadar keyifle. Tayfun, Nesin Vakfı’nın 1988 yılındaki yirmi beş çocuğundan biri sadece. Önce anaokuluna gitmiş Nesin Vakfı aracılığıyla. Sonra 6 ilkokula. Üniversite mezunu da olmuş. Yokluğunu, acısını ve özlemlerini, büyük usta Aziz Nesin hafifletmiş yıllarca. Bir annesi olmadığına ağlamış Aziz Nesin’in ardından ağladığı kadar. Karanlıktan aydınlığa nasıl çıkıldığını ve yalnızlıkların dost kalabalıklarla nasıl değiştiğini bilen bir yürek. Tayfun çocuk bakışların, ağlamaklı yalnızlıkların sadece bir örneği. Tüm bunları yaşamak, anlamak ne kadar kolay aslında. * Hiç kimsenin insana karşı hoşgörüsünü yitirmemesi, insanı kaybetmeye değil kazanmaya doğru adım atması gerektiğini vurgulamak için yazdım Tayfun’u. Hoşgörüyü yitiren her düşüncenin, yanlışa varmaya mahkum olduğu bilinciyle.

Elle tutulur olmaktan çıktı hayat

Artık her şey sanal... Bize hiç bir şey kalmamış. Eski tatları özler olmuşuz. Yeni nesil mümkün olsa kendi de sanal olacak. Sevgilerimiz, dostluklarımız, alışkanlıklarımız, zamanımız her şey sanal. Ödev mi yapacaksınız, sanal. Şiir, dergi gazetemi okuyacaksınız, sanal. Yazı mı yazacaksınız, sanal. Elle tutulur olmaktan çıktı hayat. Ne kadardır, bir kağıda bir kalem edasıyla yazmayı özlediğimi hatırladım. Elimizin altında bilgisayar, ayağımızın altında arabalar gibi. Yaşamın ayrıntılarını hızla geçtiğimiz yollarda unutarak yaşamaktayız yeni yüzyıldaki hayatımızı. En son size birisinin elleriyle yazmış olduğu mektubu ne zaman almıştınız, peki bir emaili en son ne zaman aldınız? Kime yazdınız el yazınızla bir mektubu, peki ne zaman gönderdiniz son emaili? Ya da şöyle diyelim, ne zamandır kendinize özel zaman ayırarak geçmişle bugünün muhasebesini çıkardınız. Nedir bu telaş? Nereye yetişmeye çalışıyoruz? Zaman bizle, biz zamanla yarışırken, avuçlarımızdan kayan ömür, her şey gibi elle tutulur olmaktan çıktı... * Yelkovan ve akrebin dönüşü tüm zamanlardaki gibi aslında. Ne bir eksik ne bir fazla! Ama ısı gibi. Derece başka gösterir insan başka hisseder hani. Zaman da öyle. Olur ya bir an, ömre bedel, ne akar ne geçer takılır kalır. Ya da bir zaman, hatıra bile bırakmaksızın akar, yetişilmez. Oysa ölçü hep aynı. Tüm etken düşünce, duygu... Aslında belki de, en çok ihtiyacımız olan, hızla akan ve giderek hızlanan hayatın içinde durmak. Soluk almak ve zamanı hissede hissede yaşamak. Sanki her anın kokusunu algılamaya, dokunuşunu hissetmeye çalışır gibi. Yoksa sonraları, bunu yapmaya geciktiğimizi anladığımızda, anladığımız yanımıza zarar kalır, kalacaktır! Elle tutulur olmalı işte bu yüzden hayat. Dokunulmalı. Önce kendi hayatımıza sonra sevdiklerimizin hayatlarına dokunmalıyız, sanallaşırken hızla dünya. İnadına!

9 Ağustos 2012 Perşembe

Hissedebiliyor musunuz?

Hissedebiliyor musunuz? Yaz akşamlarında toplanan komşu ablaların, teyzelerin Yaseminleri incecik iplere dizerek yaptığı sohbetler kulaklarımda. Yaseminlerin kokusu burnumda, yaz akşamlarının esintisi tenimde hala ve iç çekerek yazılan satırlarımdayken bunlar, tümü çoktan anılarımda... Kıbrıs’ın iç bahçeli evlerinden bir Yasemin dizilişinden payıma düşerek boynuma asılan bir demet kadar çocuktum. Evim asfalta bakardı. Kapımızın önünden geçerdi şehrin işlek bir yolu. Kim bilir kaç defa göz göze geldik sizinle, kaç defa geçtik bir birimizin anılarıyla dolu yollardan, kim bilir? Peki ya sizin, ne kadardı çocukluğunuz? Gök kubbede bizi bekleyen nice sohbetleri tadıyla bölen, küçük çatallı minik tabaklarda ikram edilmiş bir turunç macunu kadar mı? Yoksa annenizin eve girerken, kuruttuğu molehiyalara basmamanızı içeren uyarısı kadar mı? Ne kadardı çocukluğunuz? Nerede bıraktınız onu? * Her birimizin küçücük ellerinde şekillenen, kocaman oyunlarının geçtiği, ülkemin dar sokaklarının, geniş hayallerini kaçımız içini burkmadan hatırlar? Kendime hiç yorumlamadan geçtim yıllar sonra o aynı sokaklardan. Ne aradığımı bilmeden bakındığım sokaklarda, ne aradığımı bulamadım. Üzüldüm. Zaman mıydı geçen, yoksa ben mi? Mekanlar mıydı değişen, yoksa insanlar mı? Bana tüm düşündürdüklerini acısıyla tatlısıyla hissetmek de güzeldi; her burukluğuma ve dönülemez olduğunu bildiğim tatlı geçmişe dönememenin acılarıyla. Hatırlamak isteği sardı sonra içimi. Geçtiğim sokakları gözledim ve günübirlik telaşlarla geçerken göremediklerimi görmenin mutluluğunu yaşadım. Ne kadar biyonik olmuşuz! Bakıyor ama beynimizin gitmek istediği yere odaklı bir tek yeri görüyoruz. Teknoloji yalnızlığı, yalnızlık duygusuzluğu getirmiş zamanla. Yaşadığımız düne, büyüdüğümüz şehre, haksızlık ediyoruz, bugüne taşımamız gereken hatıralarımızın geçtiği mekanları unutmuşuz. Haksızlık ediyoruz aynı güzellikleri yaşatmadığımız çocuklarımıza. Oysa ne doğduğumuz şehir ne de çocukluğumuzun geçtiği sokaklar bizi hiç unutmadı. Unutmayacaklar. Ben her geçişimde bu sokakların kalbime buruk bakışlarla baktığını hissedebiliyorum! Ya siz?

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Oyun

Bazen her şeyin bir oyun olduğuna olan idrakim artıyor! Bazen umut denen aşılamanın tutsa bile acı verdiğine inancım artıyor. Bazen umudun kendisine sırf varlığı nedeniyle olmasa da, onu bize altın tepside sunulan bir yem olarak kullandıkları için kırgınlığım artıyor. Bazen idrakimin arttığı oyunun içine doğmuş olmamdan dolayı hayallerim kırılıyor. * Haberiniz var mı bilmem! Ya da kaçınızın haberi var. Türkiye’nin en prestijli fuarlarından biri hatta en öndeki, dünyanın istatistik verilere göre en üst sırlarındaki fuarlardan biri, Avrupa ve Asya’nın en büyük kabul edilen fuarlarından biri, CeBIT Bilişim Eurasia Uluslararası Bilgi ve İletişim Teknolojileri, Telekomünikasyon, Yazılım, Uydu İletişimi, Yayıncılık, Kablo,TV ve Haberleşme Sektörü Fuarı’dır. Adından da anlaşılacağı gibi CeBIT Bilişim Eurasia fuarı, kendini kanıtlamış, kapsamı oldukça geniş, etkisi ve prestiji yüksek bir fuardır. Rakamlarla da bakacak olursak, her yıl olduğu gibi 2011’d de 4 gün süren bu fuarı 121.349 ziyaretçi ve 1000 kişilik VIP heyeti ziyaret etmiş. 17 ülkeden 1078 Fuar Katılımcısı ve Zirve Sponsoru Firma fuardaki yerini almış. 95 adet forum, panel ve konferans düzenlenmiş ve fuar 15.242 metre kare alanda gerçekleşmiş. 2012 yılında ise 29 Kasım’da yeniden düzenlenecek. Çok az olduğunu düşünsem de KKTC’den de katılım var artık. Zaten olmalı! Şimdi gelelim esas habere. Bu yıl bu fuarın uluslararası partneri KKTC. Biliyor muydunuz bilmiyorum. * Bu kadar prestijli bir fuara Türkiye çok şeyi göze alarak bu partnerliği KKTC’ye vermiş. Bunu hakkedecek ne yaptık ya da herhangi bir şey yaptık mı bilmiyorum. Ancak bahsettiğim oyun beni üzüyor. Elleri arkasında bağlı fuar koridorlarında dolaşacak bir çok atanmış, seçilmiş, bürokrat, teknokrat göreceğiz ülkemizden fuarda. Öyle ki geçilen reyonların bir çoğunun anlamını da bilmeyecekler. Ama bir yerlerde bu bizim başarımız diye övünecekler. Oyun devam edecek ve bizler içinden çıkamadığımız kuralları olan/olmayan oyunun –bir yerde kendi oyunumuzun- seyircileri olmayı sürdüreceğiz... Hayat, hayal kırıklıkları olmasaydı belki de o zaman güzel günler anlamını yitirirdi! Ya da ben iyimserim.

7 Ağustos 2012 Salı

Hars çözülürse toplum da yok olur!

Böyle bir süreç yaşıyoruz dersem, bunun mübalağa olduğunu düşünmeyin. Toplum Türk Dil Kurumu sözlüğünde iki ana tanımla karşılaşırız. İlki; “aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü” şeklindeyken, ikincisi; “bilinçli bireylerden ve özellikle aralarında örgütleşme bağları ve karşılıklı görevler bulunan kişilerden kurulu topluluk” olarak tanımlanmıştır. Bundan alınacak bir ders var. İnsanların sadece aynı topraklar üzerinde bir arada yaşıyor olmaları toplum olmaları anlamı taşımaz. Birlikte kuracakları ortak yaşam, işbirliği, ortak değerler ve bunlara ilave olarak en önemli figür olan ortak hars yani ortak kültür olması kaçınılmazdır. Gerisi, zorunluluklar bütünüdür. Kültür toplumun ana ilkelerini ortaya koyan temeldir. Bunun yapısal içeriği, toplumu oluşturan değerler bütünüdür aslında. Adetler, ilişkiler, toplumsal akıl, toplumsal duygu ve düşünce gibi. Kaldı ki buna üretim de eklenir. Yine Türk Dil Kurumu hars, yani kültür kelimesini; “tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” olarak tanımlanır. Kültür ve toplum, bir biri içinde ve birbirini beslerken büyür yarınlara dünün temeli ile değer bırakır. Sadece ortak mutlulukların değil, ortak hüzünlerin de evi, toplumdur, onu besleyen ve güncelleyen kültürdür. Bunlar yoksa, bu ortaklıklar, bu birlikte düşünme, birlikte sevinme ve üzülme, birlikte hedef kurma ona ilerleme yoksa, toplumdan söz etmek sığ kalır, kısa ömürlü ve sadece tanımsal ifade olmaktan öteye gidemez! Bunu yaratan bilinç devlet gibi bir mekanizma ve onun adil ve güven veren yol haritası ise, bun yaşatacak olan da, ötekileştirmelerden arınmış, ortaklığa varım diyen yurttaştır. Gelin tüm bu sistemi, ülkemizde yaşayan bir bireyin penceresinden değerlendirelim!

5 Ağustos 2012 Pazar

STÖ’ler ezber bozmalı

Ülkemizde alışılagelmiş önemli hatalardan biri de sivil toplum örgütlerinin, yani birliklerin, odaların, derneklerin, meslek gruplarının organizasyonal davranış biçimleridir. Bunun tüm STÖ’ler için algılanmaması gerektiğinin altını çizerek eleştir ve elbette öneri getreceğim. STÖ’ler çok önemlidir. Ancak her birinin kuruluşu, sadece siyaset yapmak, devlete sırtını dayamak üzera kapı kapı gezmek ya da üyelerinin haklarını savunmak olmamalıdır. Genel olarak alışılan, bir şekilde bir araya gelip, resmi bir STÖ sıfatı kazanarak, devlete sesini duyurup hak aramak adı altında ‘istemek’tir. Yıl dönümlerinde ya da o STÖ’nün ilgi alanı olan yılın özel gününde de devlet yetkilileri gezilip sıkıntılar anlatıldı mı, ara sıra başkanı (ki genelde başkanı dışındaki kişiler bilinmez) çıkıp medyada bir konuşma ile aynı dertleri söyledi mi işlem tamamdır. Ne düzgün toplantı yapmak, ne yasal defterleri tutanakları tutmak ne de gelişime katkı koymak çoğunun umurunda değil. Bırakın STÖ’nün ara elemanı dernek ve birlikleri, kimi sendikalar dahi böyle. Hatta bir çoğu sadece siyaset yapacak kadar dejenere olmuş. Diğer bir alışılmış yapı ise birilerinin bu STÖ’lerde boy gösterip seçimde bir siyasi partiden aday olması kazanamazsa da iktidardan bir görev almasıdır. Bunların artık dönüşmesi, bu ezberlerin bozulması lazım. Öyle ki, sivil toplum sadece temsil ettiği grubun haklarını korumak gibi bir konuyu bile yaparsa eksiktir. Çünkü alanının gelişimi ve o alanla halkın iletişimin sağlayarak halk için o alanine daha faydalı ve geleceğe dönük olmasını sağlamayı hedeflemek gerekir. Örneğim aradığım şey, (bu sadece bir örnek) halka daha hijyen ve daha kaliteli ekmek sunmak için kendi içindeki fırınları arındırmak üzere eylem yapan bir fırıncılar birliğinden bahsediyorum. Olması gerekenden. (Böyle bi rbirlik var mı bilmiyorum bu arada). Ya da bir öğretmen sendikasının tebeşir tozunun zararları üzerine maddi manevi alt yapısını hazırlayarak halkın da deteği ile kara tahtadan kurtulmamızı sağlamasından bahsediyorum örneğin. Tüm STÖ’lerin akıl yoluyla, ezberlenmiş ve ezberletilmiş konuların ezberlerini bozmaları iyi olmaz mı? Eminm bu detayları tüm STÖ’ler sağlarsa siyaset yapmalarına da gerek kalmaz. Eğer yapmamaya niyetleri varsa!

3 Ağustos 2012 Cuma

Şu anket meselesi

Zaman zaman anketler karşımıza çıkar medya araştırmaları hakkında. En önemli içerikleri elbette izler/dinler kitlenin beklenti ve alışkanlıklarıdır. Çünkü Medya Servis Sağlayıcılar (MSS) içeriklerini bu bilgi ile yönetirler. Etkin içerik, ekonomik performans bu tür bir senkronizasyonun sonucudur. Ancak bizde işler böyle yürümez. Bir kısım istisnai durumu dışarda bırakarak belirtmeliyim ki bizde çoğunlukla, sadece rakamların şanı şöhreti önemlidir. Anketin içeriğinden gelen bilgi MSS tarafından önemsenmez. Reklam veren içeriğe bakmaz. MSS hangi programın hangi kitleye hitap ettiğini bilimsel verilerle bilmez. Deneyimi ile bulur (tahmin yürütür). Bu durum şimdilik böyledir. Bu süreç geçicidir. (Gerçi bizde 15 senedir Geçiş Medyası diye tabir edebileceğim yapı söz konusudur ve geçiş uzamıştır ama geçecektir. Bunları hemen her ülke yaşamıştır. Çünkü medya tecrübesi ithal edilebilir bir tecrübe değildir. Medya, kendi toplumu ile birlikte gelişen interaktif bir deneyimdir. Bizler de anket, izlenme oranı, reklam alma ve verme becerisi, tüketim ve reklamdan etkilenme eğilimi gibi konularda kendi deneyimini kendisi geliştirecektir. Yapılan son anket de böyle bir ankettir. Güvenilirliği konusunu, kendi deneyimimle gözlemlediğimde herhangi bir sorun olmadığı kanaatine vardığım bu ankette, elbette bazı kanallar önceki bildiğim rakamlara göre yükselmiş bazıları ise gerilemiştir. Bu, her iki eğilimdeki yayınlar için de önemlidir. İçeriklerine anketin geri kalan sorularına göre düzenleme getirmeleri, halkın beklentilerine karşılık verecek ve bu beklentileri yükseltecek nitelikte yayınlar yapmaları gerektiğine vurgudur. Ayrıca ankette önemli bazı vurguların farkına varmak gerekir. Örneğin; %70 haber izleyen ve %17 tercihsiz olan bir kitle karşısında sadece %4 siyasi program izleyen varken, yayın içeriklerinin genelinde %40’lara varan siyasi içerikli program olduğunun farkına varılmalıdır. Öte yandan Karasal yayıncılığın sadece %10’la artık bitmekte olduğu ve %9 ile artık internetten de yayınların izlendiği de önemli bir çıkarımdır. Gece yayınlarını izleyenlerin sadece %10 olduğu, gazetelerin okunmak yerine %73’lük bir oranla TV’lerden izlenip dinlendiği de dişer tehlikeli ve çarpıcı bir sonuçtur. (Bu noktada belirtmeliyim ki, gazetelerin TV’lerden okunması, rekabet unsurlarını bozan bir durumdur. Öyle ki, 200 satan gazete ile 5000 satan gazete bir TV ekranında aynı kitleye iletiliyorsa burada rekabeti bozan bir TV yayıncılığı söz konusudur, telif hakkından bahsetmiyorum bile!) Spor haberi izlemeyeler %60’ı bulurken, köy, gezi gibi sosyal programların beğenilmesi de yerellik unsurunun kullanılması konusunda pozitif bir mesajdır. Genel olarak bu ankette önde çıkan kanalların yükselişi rastlantı değildir. İçeriklerine bakıldığında bu fark edilebilir. Kaldı ki, özellikle Türkiye kanallarının bombardımanı altında kalan tüm MSS, ayakta durabildikleri için tebrik edilmelidir. Önemli olan MSS rekabetinde, ana arterin içerik olmasıdır. Medyanın ve dolayısı ile toplumun gelişimine ancak bu başlık altındaki bir rekabet faydalı olacaktır.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Bilim yazıları: Modernizm

Tüm ağırlığı ile Sosyal bilimlerde modern denilen olguyu tasvir edebilmek için üç farklı kavram kullanılır: Modernite, modernizasyon, modernizm. Bunlar arasındaki farklar su sekilde belirtilebilir: Modernite, çağa iliskin bir anlam ihtiva eder. Rönesansla birlikte ortaya çıkmıs, antikiteye ve eski dönemlere göre kendini tanımlamıs ya da kullanılmıstır. Ancak daha sonra farklılasarak 19'uncu yüzyılın sonu, 20'nci yüzyılın basındaki Alman sosyolojisinin perspektifinden; “geleneksel” olandan ayrılan anlamında yerleşmiştir. Bir baska deyişle modern olanın karakteri, yenilik, değişme, yenilenme, çağa ayak uydurma gibi anlamlara sahiptir. Modernizasyon, çağdas sosyolojide yaygın bir şekilde geleneksel yapılar ve kültürler üzerindeki ekonomik gelişmenin etkilerinin sonuçları, kanıtları olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla modernizasyon, sanayileşme üzerinde yükselen sosyal gelişmelerin belirtileri olarak da kullanılmaktadır. Ayrıca bilimsel ve teknolojik gelişme, modern milli devletler, dünya ölçeğinde kapitalist pazar yapısı, şehirleşme ve diğer organizasyon sistemlerinin unsurları olmaktadır. Yine sekülarizasyon üzerinde değişen kültürel yapıların insanlığın kendi kendini geliştirme ruhunun bir süreci olarak ele alınmaktadır. Modernizasyon aynı zamanda bir toplum projesi olarak da anlaşılabilir. Modernizm ise Cooper ve Burrell'e göre insanoğlunun kendisini Tanrının ya da doğanın bir yansıması olarak görmekten vazgeçmesine vurgu yapar. Benzer bir şekilde Kant da modernizmi: insanın kendisinin dışında bir otoriteden bağımlılığını yok etmesi sonucunda aklını keşfettiğini, bunun da modernizmi oluşturduğunu söyler. * Modernizm esasen sübjektif olanın düşüncede her şeyin merkezine yerleştirilmesidir. Sujenin kendisini, dünyayı ve çevreyi yine kendi iç prensiplerinden itibaren yeniden kurması işlemidir. Tecrübenin öne çıkarılması, arkasından da eskiden ontolojik birer mihenk taşı kabul edilen Tanrı ölümsüzlük, insanüstü varlıklar, hatta aklın bilimsel merceklerinden geçmeyen her şeyin tali konuma, pasif mevkiye düşmesi yani kısaca seküiarizasyondur, ınodernite-modernizm. Dolayısıyla modernizmde (modernitede) Aquinolu Thomas'ın yerini Descartes ya da Hegel, Dante'nin yerini Balzac almıştır. Jacques Derrida’nın, Hegel’in “ortadan kaldırma” kavramını soruşturmasındaki gibi bir bakıma. Hatta Ragıp EGE’nin Kaygı’da vurguladığı gibi: “Hegel’in gözünde Aufhebung kavramı, felsefî kavramların içinde en kurgul (spekulativ) nitelikli kavramdır. Georges Bataille da, Alexandre Kojève’in etkisinde sürdürdüğü Hegel’in felsefesini soruşturma uğraşısı boyunca bu kavramın üzerinde özellikle durur. Bataille’ın Hegel’i okuma ve anlama tarzını konu edinen Derrida’nın “Sınırlı Ekonomiden Genel Ekonomiye. Sakınımsız Bir Hegelcilik (De l’économie restreinte à l’économie générale. Un hégélinisme sans réserve)” adlı metni, bu yüzden, Aufhebung kavramı üzerinde yoğunlaşan bir eleştiriyle sona erer. İncelememizde Derrida’nın “déconstruction” (sökme) yönteminden esinlenerek Hegel’in bu temel kavramını çözümlemeye çalışıyoruz.” Not: Bir zamanlar sıklıkla onun da bana makalelerinin dip notu aracılığı ile yaptığı gibi bu makale merhum Dr. Doğan Harman’a, gönül dostuna armağanımdır.