31 Ağustos 2012 Cuma

Beşinci mevsim “barış”

Not: Özellikle yarın ki Hitler gününe barış günü denmesini kınayarak ve barış günü yazımı bugünden yazıyorum... Yarın bunu eleştirsinin yazısını okuyacaksınız.
* Alışıla gelmiştir hep, öğretildiği gibi kabullenmek kavramları. Beyaz, beyazdır örneğin ve iyinin sembolüdür. Bir gün 24 saattir, haftada 7 gün vardır. Yılda ise 4 mevsim. Kimse çıkamaz bunun dışına. Bu budur, böyledir. Çocukken anlam veremediğim kimi ‘saplantılar’ arasında bunlar da vardı. Neden böyleydi? Kim böyle olmasını sağlamıştı? Kim, mutluluğa mutluluk demiş ve kim bunu hüzüne zıt yapmıştı? Savaşın karşıtı nasıl oluyor da bir şarkıcı oluyordu? Benim en çok çocukluğum geçti, hiç bir şey anlamadan ‘barış’ adına. Hep ‘barış arayışı’ cümlesiyle verildiğini gördüm, ben bir sanırken, iki olan Kıbrıs’ı konu alan haberlerin. Barış’ı ailemin çok sevdiği bir şarkıcı olarak tanıdım yıllarca. Ne, ne olduğunu anladım, ne de nasıl olacağını? Aklım karıştı çok zaman, ülkeme gelen Barış’tan sonraki ‘barış arayışları’na, hiç anlam veremedim. Kendimi bildim bileli, ‘barış’ın görüşmeleri oldu… Sonra kesildi, sonra yine oldu. “Bu kez olacak” cümlesinin, ‘umut’un tanımı ve “yine olmadı” cümlesinin ‘hüsran’ın tanımı olduğunu öğretmemişlerdi oysa okulda… Sonra yıllar ayaklarımın altından kaydı. 40 yaşımı aştım. 40 yılın nasıl geçtiğini her düşündüğümde, şaştım. Yıllar ömrümün tamamlanması hevesinde. Hak baki. Dert etmem. Rahmetli dedemin yaşam kışını gördüm. Allah ömür verisn, babamınsa neredeyse sonbaharını. Kırkıncı yaşımı bitirirken, anladım ki, her ikisiyle de, bu yaşa ait ilk ortak yanım, onların da bu yaşta iken, önceleri bir sonra ise iki olan Kıbrıs’la ilgili haberlerde aynı manşetin kullanıldığına şahit olmalarıydı. Giderek, gidenler daha bir yakınlarım oluyor. Taşıma sırası, taşınma sırasına dönüyor da hızla, dedemin babama, benim çocuğuma anlattığım barış masalları, Akdeniz’in bu hırçın adasından gelip geçen ama hiç konaklamayan yaz bulutları gibi duruyor. Şimdilerde, bir ‘barış umudu’nu daha bağrıma gömüp, tekrarını bir daha izleyemeyeceğim, ama tam ortasında, “hiç bitmesin” dediğim bir filmi yaşıyorum, bir eylül renginde. Hatta, bir ilk öpüş edasında. Ancak bir idam mahkumunun son gecesinde gibi. Bir son geceye neler sığdırmak istersin de, aklına hep, bu sığdırmaya çalıştıkların geldikçe, bunca zamandır neden yapmadığın takılır. Bu, canının yandığı son akşamdır ama beklediğin sabah da, son sabahın... * Eylül, bana sarıyı çağrıştırır. Bu Ada’nın sıcağından yana ekini, Akdenizin içten ve samimi yüzünün serinlediği zamanları çağrıştırır. Bir yaz bitişidir. Bir bitiş mevsimine, sonbahara başlangıcı çağrıştırır Eylül. Kim demiş mevsimler 4 tanedir diye? Olsaydı; beşinci mevsim olurdu ‘barış’. Bu nedenle ‘barış’ tadında yaşamadığım her 4 yılıma karşılık, 1 yıl daha yaşamak ve barışı göremeden göçüp gidenlere de bu hakkı tanımak isterim… ‘Barış’ın; savaş sonrası özlemleri nedeniyle değil, yaşanıyor olmasından dolayı, isim olarak konulmasını isterim, mutlu bir gülüşle dünyaya gelecek tüm bebeklere... Lefkoşa’nın, ‘bölünmüş başkent’ olmayla ilgili sahte unvanının elinden alınması pahasına…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder