22 Ekim 2013 Salı

Logos


Heraklitos'un günümüze eserlerinden fragmanlar kalabilmiştir. Diogenes Laertius'un "Lives and Opinions of Eminent Philosophers" adlı eserinde bildirdiğine göre Heraklitos bir kitap yazmış ve bunu döneminin en büyük tapınaklarından biri olan Artemis Tapınağına adamıştı. Heraklitos doğadaki her şeyin sürekli değişim içinde olduğunu öne sürmüştür. Doğanın bilgisi için bu değişimi gözlemlemek gerekmekteydi. Felsefe tarihinde Heraklitos'un genellikle değişmez bir ilkeden söz etmediği, ünlü “bir nehirde iki kere yıkanılmaz” deyişi gibi fragmanlarından bazı parçalar kullanılarak iddia edilmiş olmasına karşın Heraklitos'un her şeyde bulunan düzenleyici bir ilkeden söz etmektedir. Bu ilke Logos'tur. Heraklitos, Delf mabedindeki rahibinin kehanetlerinin bir şeyi ne gizlediği ne de ifşa ettiğini sadece işaretler kullandığını söylemekte kendisi de fragmanlarında sözel yapbozlar kullanmakta, kelime oyunları yapmakta, retorik ve edebiyatın türlü oyunlarından yararlanmaktadır. Onun fragmanlardan alınma şu sözü de döneminin kahinlerinin sözünden hiç de aşağı kalmayan bir gizemi bugüne taşımaktadır: "Her şeyden ortak olan şeyin bizi yönetmesine izin vermeliyiz. Logos her şeyde ortak olmasına rağmen çoğu insan sanki kendilerine özgü bir akılları varmış gibi yaşamaktadırlar." (Fragmanlar II.)
Bilgi bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç değer vermeyen Herakleitos, gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek, rasyonalizmin savunuculuğunu yapmıştır. Çok şey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye karşı çıkan, çok şey bilmenin akıllı olmayı öğretmediğini söylemiştir. Siyasi alanda, demokrasi karşıtı eğilimlerini, çoğunlukla geniş halk yığınlarına karşı duyduğu nefretle birleştiren ve "bir kişinin, yetkin biriyse eğer, kendisi için, on bin kişiden daha değerli olduğunu" söyleyen Herakleitos'un metafiziğinin en önemli tezi, hiç kuşku yok ki, çatışma ve savaşın her şeyin babası olduğu düşüncesidir.
*
Bir kültür felsefesini anlamak sadece okumak değil elbette. Bunu kanıksamak için yaşamak da gerekir.

18 Ekim 2013 Cuma

Uzun ömür


Uzun yaşamanın, sağlık olmadıktan sonra pek de anlamı kalmıyor.
Uzun bir hayat aslında yaşlılığın uzadığı bir hayattır. Öyle ki Şeyh Nazım Kıbrısi Hz. bu konuda bize ışık tutacak hoş bir sohbet vermiş. Günümüzü qydınlatmak için. Geçerliliğini her an sürdüren bilgilerle donatılmış sizlerle paylaşmak istediğim bir sohbet:
*
“Dünya ehlinin ümidi dünyada çok kalmaktır. Dünyada çok kalabilirsin ancak seneler arttıkça kamburun çıkmaya başlar. Senelerin yükü omuzlarından bastırır. Dünyada uzun yaşamak insana bir rahatlık vermez. Buna bir misal verecek olursak yeni arabayla eski araba bir değildir. Yeni arabaya binip gaza bastığında neredeyse uçar, eski arabanın hareketi ağırdır. Eski arabanın motoru zamanla zayıflar, içindeki alet edevat aşınır ve zor hareket etmeye başlar.
İnsan da yaşlandıkça gerilemeye başlar çünkü insan bu hayatta ebedi kalmak için yaratılmamıştır. Bu dünyadan gitmek için yaratılmıştır. Bu dünyadaki insan günden güne bir zaman için yükselir bir noktaya vurduktan sonra düşüşe geçer. Düşüşe geçtiğinde bütün azaları gerilemeye başlar. Dünyada uzun ömür eğer ibadet için değilse insana hiç yaramaz. İbadet için olursa Cenab-ı Allah ruhani kuvvet verir. O ruhani kuvvetle insan uhdeliğini kaybetmez, azaları gerilemez. Genç ve dinç olur. İbadet kuvveti olduğundan ruhaniyeti onu taşır. İbadet ve taatı olmayan insanı gençlik çağında fiziki bünyesi taşır. Fiziki bünye bataryayla çalışan bir alete benzer. Eğer bataryadan asli merkeze kendini bağlayabilirse, bataryası bittiğinde, öteki güç devam eder. İbadet sahiplerine ve zikir ehline mesele yoktur.”

15 Ekim 2013 Salı

Yaşamak dağlara dolanan yollar gibidir


Çocukluğumun nadir hatıralarındandır Cem Karaca.
Özellikle “bu son olsun” şarkısını buğulu gözlerle bana bakarak dinlediğini gün gibi hatırlıyorum babamın. O gün neden gözlerinin dolu dolu bana baktığını ya da bu şarkının sözlerinin ne ifade ettiğini anlamayacak kadar çocuktum.
Babamı bana öyle bakarken görmemain üzerinden yıllar geçtikten sonra, 1995 yılı yazında Cem Karaca, sunduğum bir radyo programına 4 saat konuk olmuştu. Programı “bu son olsun” şarkısı ile kapatırken, Cem Karaca’ya uzun süre göremediği oğlu Emrah’ı sordum. Gözleri babamın yıllar önce bana bakışı gibi dolu dolu oldu. Boğazı düğümlendi. Mikrofon başında devleşen sesi yerine, titreyen bir sesle tek bir kelime çıktı ağzından: “zor” dedi.
Şarkıyı biraz daha anladım o zaman.
Sonra bir gün, 2004 şubatında, babasının ardından aynı gözlerle bakan Emrah’ı cenazede gördüm. O gözler yine aynı buğuyla dolu dolu bakıyordu.
O şarkıyı biraz daha anladım.
Üzerinden neredeyse bir on yol daha geçerken geçtiğimiz günlerde, bu şarkının peşisıra oğlundan bahseden bir dostumun gözlerinde de aynı buğuyu gördüm.
Ama biliyor musunuz ben o şarkıyı en çok; oğlumu kucağıma alınca anlamadım.
*
Yaşamak; dağlara dolanan yollar gibidir. Düze varayım derken manzara geçip gider. Hep birşeyi ertelerken, acıyı atlatmayı, mutluluğu pekiştirmeyi ya da ne bileyim mesela bir umudu beklerken bitiyor yaşam. Önünden akıp gidiyoruz hayatın.
Üstelik bunca kısa bir serüvene; anlamsız, türlü acılar da sığdırarak.
Oysa yaşamak, beklemeye gelmez.
*
Ben babamın buğulu gözlerine bakmaya gideceğim bugün, yeniden.
Sizlere de; sevdiklerinize buğulu gözlerle bakacak kadar yaşadığınızı hissedeceğiniz bir bayram; bu bayram aramızda olmayan tüm yakınlarınıza da rahmet diliyorum.



9 Ekim 2013 Çarşamba

An’sız gidişler


Dünün bitişi ve yarının bilinmeyişi bizi, an’ın kendisine an’ın insafına terkediyor. Herşeyin ‘bugün’de hatta sadece bugün içindeki an’larda yaşanmasına neden oluyor. O kadar ki an, aslında zamana hakim olan kavram. Süreçler bir devinim içerseler de, o devinimi de parçalayıp anlarına ayırabiliriz.
Yaşamlarımız ve ölümlerimiz gibi.
Bir kaybın ardından tutulan yas, keder gibi gelse de aslında yas tek başına ve bağımsız bir kavram. Kederse ona eşlik eden duygudur.
Bir kaybın ardından, o kaybın fizikselliği ortadan kalksa da, aklımızdaki imajı uzun süre etkin, sonrasında ise iz bırakır şekilde kalır. Aslında yas denen sürecin de bu olduğunu söylemek mümkün. Gerçeklikle aklımızdaki imajın uyum sağlama süreci veya bu uyumu sağlayamama süreci.
An da işte böyle bir yas aslında. Üstelik tutamayacağımız kadar hareketli. Biz onu geride bıraktığımızı zannederiz, oysa an, önümüzden geçer kendi yolculuğunda.
Doğmak, büyümek ve en çok da ölüm bir an’dır. Süreçmiş gibi gelse de, hepsini zamansal parçalara ayırıp an’lardan oluştuklarını görebiliriz.
*
An getirici ve götürücüdür.
Olur ya; önce an’sız ve zamansızca hayatımıza giren olgular, insanlar, olaylar olur. Sonra size sormaksızın, hiçbir şey olmamış gibi, içinizde yarattıkları hacme aldırış etmeksizin giderler.
An’sız gelmeleri kadar üzücü olan gitmeleri değildir. Geliş an’larında yaratılan duygunun, gidişleri ile bize bıraktığı boşluktur üzücü olan.
Belki de bu nedenle insan, en çok kendine omuz vermeli. Dayandığı omuzlar bir an olur çöker, göçer, gider endişesini duymamak için.
Çünkü heyşey aslında bir tek an ve o an’a kadar yaşadıklarımızdır asıl olan!

8 Ekim 2013 Salı

Her eylül bir eksiliştir


Bir yıldıza isim verdim dün gece!
‘Şimdiki zamanda’ olmadığını bile bile… Galiba, eylül de biraz böyle.
Hayatınıza girdiğinde, içinizde hala yaz tortusuyla yaşadığınızı sanırsınız. Oysa bir sonbahar size, göçebe ruhuyla, kül rengi yüküyle gelir. İçinizde bahar coşkusunu sindiren yaz, yerini apansız, terkedercesine eylüle bırakır.
Her eylül bir eksiliştir.
Coşkuların sessizleştiği, siyah beyaz bir filmin finali gibi, yazılardan hemen önceki anlarıdır mevsimlerin.
Az sonra zemheriye düşecek kalbimizin hazırlanması gibi, bir dengenin unsurudur bir bakıma. Eylül eksiliştir.
Kül rengidir, kurşun rengidir, kurşunidir…
Baharı yaşayan doğanın, içini ısıtan yaz hakkını geri ödemeye başlamasının ilk ayıdır aslında.
O da bir başlamanın habercisidir. Fakat; biten şeyleri anlatmaya başlamanın habercisidir eylül. Gözlerimizden akan bir yas yaşı gibidir.
Gerekli, değerli ama üzücü…
Hiç bitmeyecek zamanların, insan ruhuna bir afyon gibi süzüldüğü taze günlerin ardından varılamayacak bir gelecek gibi hissedilen uzun yaz yaşamları ve insan aldanışları…
Hayat gibi. Doğumla ölüm arasında kısıtlanmış zamanlar gibi…
Eylül bitti. Ekim’e vardık şimdi…

7 Ekim 2013 Pazartesi

Sanata dokunun


Bir tanımlamaya ihtiyaç duyarsak, “Sanat” sözcüğünü yaratıcılığın ve hayalgücünün ifade edilmesi olarak anlatmamız mümkün Elette daha çok derinlikli anlatımlarla sanatı anlatmak hatta nasıl anlatırsak anlatalım hep anlatamamak da olbilmektedir. Tarih boyunca neyin sanat olarak ifadelendirileceğine yönelik fikirler sürekli değişmiş, bu geniş anlama zaman içinde değişik kısıtlamalar getirilip yeni tanımlar yaratılmış.
Bugün bu sözcük birçok kişi tarafından çok basit ve net gözüken bir kavram gibi kullanılabildiği gibi akademik çevrelerde sanatın ne şekilde tanımlanabileceği, hatta tanımlanabilir olup olmadığı tartışma konusudur. A
En net olan konu ise sanatın insanlığın evrensel değeri olduğu, özgürlüğü ne boyutta olursa olsun her kültürde yeraldığıdır.
İnsan olan herkesin ortak tek alanının sanat olması mümkündür.
Sanat evrensel bir dil olarak aydınlığa ve gelişime de lokomotiftir aslında.
*
İşte tam da bu nedenle; sadece gelecek nesilleri değil kendinizi de kapsayacak bir disiplinle sanata dokunun. Göreceksiniz ki herşey daha güzel olacak. İçimizdeki ilkel içgüdülerin estetikle nasıl işbirliği yapacağına, bu işbirliği sonucunda düşüncelerin ve sonucu olan davranışların nası estetik içermeğe bağlayacağına mutlu yanıklık edeceksiniz.
Üstelik genç nesillerin, çocukların sanatla temasından da gelecek aydınlanacaktır. Herkesin sanata dokunması lazım.
Sanatın hakimiyeti altındaki ruhlarda ilkellik başarılı olamaz. Sanat başattır.
Dünya tarihine baktığımızda da bunu görürüz. Çünkü dünya bunu yaptığı dönemlerde yazmıştır en değerli tarihini. Tarihin gerisi ilkellik, kan ve göz yaşı!

4 Ekim 2013 Cuma

Bir yanım yaprak döker


“Güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe”

Bu satırlar Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “öyle bir yerdeyim ki” şiirinden. Paylaştığım sadece birkaç dize değil aslında. Büyük bir çelişki.
*
Hüseyin ağabeyim (Hüseyin Kamalı) Lefkoşa’nın tanınmış simalarından ve çocukluğumun da tanıklarındandır. Baba dostudur. Hayatı boyunca görüntü ve ses üzerine çalışmaları olmuştur.
Dün FaceBook’ta bir görüntü paylaştı. Bu görüntü yeni bir serüvene sürükleri beni. Kendi iç dünyamda bir serüven.
Çocukluğumun da öncesine yıllarca önceye gittim. Görüntüler 1965 senesinde ülkemin çeşitli yerlerinde İngilizler tarafından çekilmiş. Sözte bir belgesel gibi de anlatımlar içeriyor. Anlatılanların süslü püslü ifadelerine bakıp yanılmamak gerekir.
Bu görüntülerle bir kez daha sömürünün ne derece kötü birşey olduğunu hissettim. Öyle ki, görüntülerdeki bir çok tarihi mekanın içindeki eserler arık yerinde değil. British Museum’da görebilirsiniz ancak. Çünkü köle gibi çalıştırdıkları Kıbrıslılar’ın emekleri sonucu ortaya çıkan değerli madenler gibi tarihi eserleri de ana yurtlarından, Kıbrıs Adası’ndan çalıp götümüşler.
İnsanlık tarihinin utanç dolu hırsızlıklarının başında, tarihin objelerini anayurtlarından alıp başka topraklarda sergilemektir.
Bu izlenimlerim bende kızgınlık yarattı aslında. Ancak bir yanım farklı duygularla doldu. Çünkü dağda ovada çalışan, sokakta dolaşan ya d ane bileyim mesela zeytin toplayan Kıbrıslıların ne kimler olduğunu anlayabildim ne de Rum veya Türk olduklarını.
Hiçbirinin birbirinden farkı yok.
Bu duygu da bir hoşnutluk yarattı içimde.
İşte şimdi söylüyorum: Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe. Bu ne çıldırtan denge.

3 Ekim 2013 Perşembe

Sevgi bile ağır gelir bazen


Bazen bir sevda için ne yaparsanız yapın, olmaz.
Kendinizi fasit bir hikayenin edilgen kahramanı olarka hissedersiniz.
Bu bir aşkın tarafı olarak sizing duyugularınızdır sadece.
Oysa O, sizden 'hep daha fazlasını' bekleyebilir.
Aşkın hangi yanında olursanız olun aldığınızın fazlasını verirseniz, sevdiğinizi dönüşü olmaz bir yola sürüklersiniz. Çünkü O, hep alacağını sanmaya başlar. Çünkü O, sizing kalbinizdeki cevher nedeniyle O’na kattılarınızı sizden zannetmemeye, zaten hep kedisinde olduğunu zannetmeye başlar.
*
Birisini çok severseniz, hem de çok; sevginizi O’na yaşatmayı dengede tutmanız gerekir.
Öyle ki, bir yolculuktur diye düşünürsek aşkı, ya yol ya yoldaş ya da varılacak adres olursunuz. Oysa siz hepsi birden olmaya kalkarsanız, sevdiğinize de, sevginize de zarar verirsiniz.
Özün sözü, kimseye, sevgide bile değerinden fazlasını vermemek gerekir. Yoksa o 'fazla kısım' hep ‘sizden eksilir’. Sizden eksilenin onda artması ise sizin artık kendinize, O’nun da artık kendisine benzememesine neden olur.
İşte o zaman, işte o yolculuk, ne bildiğiniz yoldaşla sürer, ne de adrese varır!
Gelin siz, alınan değerin değil, verilen değerin daha değerli olduğunun ayırdına vararak yaşayın bir sevdayı. Bir de böyle deneyin ki, hiç kimsenin kaldırabileceğinden fazlasını yüklemeyesiniz.
Hiç kimseyi, kaldıramayacağı kadar sevmemek gerekir.
Sevgi bile ağır gelir bazen...

1 Ekim 2013 Salı

‘Yazı’nın utanışı!


Yazının bir ifade biçiminden çok, yaşamamızla ilgili bir biçem (üslup) olduğu edinimi, bir yanıyla, yazınsal olgularla tarihsel olgular arasında kurulan koşutluk gibi geliyor zaman zaman bana. Yazı, sadece yazanın değil, okuyanın da tarihe bıraktığı izdir aslında.
Yazının kendi tarihi, insanlık tarihi kadar önemli. Birbirlerini beslediler, besliyorlar çünkü.
Örneğin yazının tarihinden bir kesit açacak olursam, Burjuvazi (yani klasik ve romantik) çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre, biçim de parçalanamazdı. Ya da bir yazı çıkmazı vardı. Bu toplumun kendi çıkmazıydı.
Yazılanları tarihe özdeş düşündüğümüzde, her çağın ve çağ detaylarının, aydınlattığı yazılar kadar, gölgelendirdiği yazılar da yazılmıştır.
Belki de bu yazının utancıdır, Utandırılışıdır.
Bir başka deyişle, düşünsel iktidardan, siyasal iktidara geçildiğinden, burjuva çağından bugüne de aynı yazım pratiğinin, rasyonel olarak geliştiğinden 1789 devriminin yazının ilkelerini değiştiremese de çoğalmasına ve yeni katılan yazıların ve yazarların siyasi iktidarla yaşamaya başlamasına neden olduğunu söylemek mümkün.
1850 dolaylarına gelindiğinde ise, üç tarihsel olay (Avrupa nüfusunun alt üst olması, dokuma endüstrisinin yerini demir-çelik endüstrisinin alması sonucu çağdaş kapitalizmin doğması, Fransız toplumunun üç düşman sınıfa bölünmesi) kapitalizmin iktidarları tarafından yazım dünyası bugünkü anlamına kadar kontrol altına alınmıştır.
Ayrılıkçı fikirler ve siyasal iktidarlardan nemalanamayanlar diye ikiye ayrılabilecek doğrudan muhalifler ise, düşünsel iktidar yapılarını, iktisadi kaygıları ile değiştirerek, siyasal iktidarın gölgesine sığınma eğilimine geçmişlerdir.
Yazının siyasallaştığı bu süreçten günümüze iz düşen, iktidar yandaşlığı, süreğen bir “kendini meşru kılma” öztutkunluğuna (narsistlik) ulaşmış bulunuyor.
Sözcüklerin dekoru üzerine, düşüncenin mutlulukla havalandığı bir hiçlikten yola çıktıktan sonra yazı, gittikçe katılaşmanın bütün durumlarından geçerek, önce bir bakışın, ardından bir edinimin ve en sonunda bir öldürmenin konusu olduktan sonra, bugün son durumuna, yokluğa ulaşmıştır.
İktidarın siyasallığına yaklaşmanın yokluğudur bu.
Dilin, bir çağın bütün yazarları için ortak bir buyurumlar ve alışkanlıklar bütünü olduğu bilinir.
Yazının dili tümüyle, yazarın sözünün içinden geçen bir doğadır.
Bu, doğallığı da içerdiğinden düşüngü (ideoloji) ya da ülküsellik (idealite), yazının yazarı tarafından, içsel dürtülerle üretilmediğinde, kendi kalemi, kendi düşüncesi olamaz.
Bu özgürlük artacağına, artan yazının siyasallaşması olur. Yazı siyasallaşır, yazının yazdığı tarihi siyasallaşır, tarih de iktidar ekseninde siyasallaşır.
İktidarı elinde bulunduran bireyler, kendi öznelerinin, özne konumlarına yenilmeleri neticesinde, yazarın da, siyasi özne konumuna itaat etmesi ile sonuçlanan, kelimelerin intiharı anlamı taşır bu.
Yazı artık, bir özgürlük olarak parçalanma ve bu parçalanmayı aşmak isteyen entelektüellerin ütopyası haline dönüşür.
Bugünün yazısı yazılırken, aynı satırlar bugünün tarihini de yazmaktadır.
Bu nedenle, yazar değerlidir. Ancak, yazılanın daha değerli olması gerekirken, yazdıranın değerli görünmesi, yazının bugünkü utanması, utandırılmasıdır.