29 Eylül 2012 Cumartesi

Kırmızı karanfiller


Sahnede basit bir dekor. Duvarlarla bölünmüş görünümlü iki kısım. Biri bir binanın içini diğeri bahçesini sergilemeyi amaçlıyor. Bahçe kısmında bir de salıncak var. Bu sahnede bir tiyatro eseri sergileniyor. İzleyen kitlenin üçte biri sivil. Genç, amatör tiyatrocular, salıncakta salladıkları oyuncu arkadaşlarını “mizah abartısı” yaratarak, bulutların üzerinde uçan bir modele sokmuşlar. Durmadan sallıyorlar. Kalabalığın diğer üçte biri üniversite öğrencisi, geriye kalan ise yerel halk. Öğrenciler ve yerel halk, siyasi ezikliklerini tatmin eder bir gülümseme ile tiyatroyu izlerken diğerleri, görevlerinin ciddiyeti içinde. Salıncaktaki oyuncu, gözlerinin kocaman görünmesini sağlayan “şişe dibi” gözlüklerini atıp, narin, gösterişli, modern bir görüntü sağlayacak yeni gözlükler takmakla uğraşıyor. Daha doğrusu, gözlükle ilgili olarak etrafındakiler uğraşıyor.
*
Batılı ülkeler, gerek Türkiye’den gerekse ülkemizden onlarca yıl önce “imaj yaratıcıları” ile tanıştılar. Görevleri, siyasileri, nasıl görünmeleri gerektiğine hazır hale getirmekti. Saç modelinden, giyecekleri takım elbisenin rengine kadar, siyasileri hazırlayan bu ekipler, halka sunulacak siyasetçiyi görsel olarak donatıyorlardı. İlk zamanlar anlamadık. Siyasiler halka hazırlanıyorlar diye düşündük. Oysa medyaya hazırlanıyorlardı. Medya araçları kapımızı çalmadan girdiği hayatımızda, zaten halkı potansiyel hedef yapmıştı.
İşte o günlerde, televizyon ekranlarından “Cross” marka kalemini sallayarak konuşan merhum Turgut Özal, imaj geliştirme yöntemleri ile medyayı kullanmayı batıdan ithal eden adamdı. O kadar ki, sayın Mesut Yılmaz’ı siyasete hazırlarken, girişte okuduğunuz protest tiyatro eserine yansıyan, şişe dibi gözlükleri atıp yerine sıfır numara camlarla poster çektirilmesini sağlamıştı. İmaj yaratıcılarının siyasetçiyi halka değil medyaya hazırlaması pencere camından gözlük yapmak kadar gerçektir. Devamı medyanın işidir. Medya zaten gerekeni yapar ve halka arzı sağlar. Peki bu kötü mü? Hayır değil. Değişen ve gelişen onca şeyin yanında elbette siyaseti sunma modelleri de gelişir.
Mesele bunu halkın yararına, toplumun refahına adamaktır.
*
Şu girişteki hikayeyi de tamamlayayım. Yer Bolu. Sene 1990. Tiyatroya girerken yakamıza küçük hamurdan yapılmış kırmızı şirin karanfiller takılmıştı. Hala saklıyorum. Tiyatronun sonunu aktaramayacağım. Çünkü ciddi görünümlü “görevli” ağabeyler, müdahale etmişti.
O tiyatronun sonu hala oynanmadı.



27 Eylül 2012 Perşembe

İsabetli kurşunlar


Bir nesil ölüm tehlikesi ile burun buruna yaşadı. Bir nesil zaman zaman öldü.
Ancak hiç kimse savaşan kadar çok istemez süreğen bir barışı.
Bazen bir fotoğrafta anılara yapılan yolculuk, aslında neslime ilmek ilmek dokunan acıların, umutsuzlukların, karanlık yarınların neticesidir.
Yaşarken anlamadıklarımı, bazen yazarken anlıyorum.
*
Dün FaceBook hesabımdaki profil resmimi değiştirdim. (Bu da artık bir faaliyet.) Seçtiğim fotoğraf beni yıllar öncesine götürdü.
Eskiden Arabahmet Mahallesi'nden hisar üstüne yani Ledra Palace Hotel'e bakmak için sarı taştan yapılmış duvarların ortasında yer alan mazgal deliklerini kullanırdık. Şehrin bir yarısında bu deliklerin ötesine geçmek imkansızdı. Bahsettiğim dönemlerde hisar üstünde ise içi kum dolu variller yan yana sıralı dururlardı.
Küçükken nedenini pek anlamazdım. Ama şimdilerde çok özlediğim o sokaklarda oynama keyfinden mahrum kalmamak için, bu duvarların arkasına geçme merakımı yenmeğe ve yasaklara uymağa hep gayret ederdim.
İtiraf etmeliyim ki ara sıra bu yasakları delip, merakımı giderdiğim de olmuştur. Özellikle Çetinkaya Türk Spor Kulübü civarı çocukluğumun yasakları delme, sınırlarımı aşma mekanıydı. Oysa evimdem topu topu 50 metre uzaktaydı.
Bu mazgal deliklerinin ve varillerin öncesi de var elbette. Örülen duvarlar ve sıralanan kum dolu variller, çatışma döneminde silah mermilerinden isabet almamak içindi ve mazgallar ise silahı dayayıp ateş açmak içindi.
*
Hayalini bile ürpererek ve düşünceme yenilerek aklımdan geçirdiğim -ama aslında hiç düşünmek dahi istemediğim- mazgaldan çıkan isabetli kurşunların acısının nesiller boyunca içimizde kaldığını biliyorum.
Ben yaş aldım ve artık ne bu duvar var ne de mazgal delikleri. Hatta isabetli ya da isabetsiz kurşun da yok havada dolanan ve Ada’nın her yerine ulaşmak mümkün. Ancak şimdilerde duvarlar insanların aklına örülmüş, mazgal deliklerine de gerek yok, bu duvarlarla örülü akıllardan çıkan kurşun gibi düşmanlıklar için.
Ayrıca düşmana da gerek yok. Hepsi kendi içimizde!

[Bu fotoğrafa FaceBook hesabımdan ya da Twitter hesabımdan ulaşabilirsiniz.]



26 Eylül 2012 Çarşamba

Nafileden umut çıkarmak!


İnsan o kadar çok şeyin en üstünü görür ki, kendisi hep bu kibrine yenilir. Oysa şeytan -ki meleklerin ustasıydı-, kibir onu ne hale soktu! Oysa bir pire -ki bedeninin seksen metre uzağına sıçrar-, bu bile tek başına bir örnektir aslında, yaratılmışların kibirle sınavının ne halde olduğunu anlamamıza.
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğüne baktığınızda kibir; “kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme” ilk tanımıyla anlatılır. Oysa ikinci anlamı daha etkilidir. Kavramın pisliğini de ortaya koyar ki etimolojik kökenin önemini bilenler için bu önemlidir. TDK kibir kelimesinin ikinci anlamını “kömür” olarak verir.
Nafile bir yazıdır bu oysa!
Şeytan anlar mı başına gelenin kibirden olduğunu? Yoksa hala kendini kibrinin yüceliğinde mi hisseder, hiçlik içindeki yolcuğunu unutarak? Peki ya insan anlar mı?
*
Anlamalı çözülmesi için insanlığın içinde kilitlendiği buzlar. Anne karnına sığan bizler, bir tek kalbe sığan bizler, nasıl oluyor da yaşarken dünyaya sığamıyoruz kibrimizden. Bunu anlamalı insan hatta anlağını haykırarak anlatmalı anlamayanlara. Bu hissi özümseyenlerle çoğalmalı dünya.
Aldığımız tek bir nefesi veremediğimizde ya da verdiğimiz bir tek nefesin ardından yenisini alamadığımızda hayatın bittiğini bilmeli, anlamalı. “Koskoca”, “önemli”, “alternatifsiz”, “büyük” sandığımız kendimizin de herkes gibi iki nefes arasında yaşadığımızı bilmeli, anlamalı. Hatta bir Azrail selamından sonra başlayan yolculukta, elimizden bir ömür ne gelip geçerse geçsin, avuçlarımızın açık ve bomboş gittiğini ilmeli anlamalı, anlatmalı.
*
Değil mi ki, en yüce yerdir fetih için bir kalp.
Peki cebimiz, hırsımız, kibrimiz yükseldikçe mi, yoksa ne kadar çok fetih kazanırsak mı anlamlı yaşamak?
Siz bunu düşünedurun, ben sizinle bir Can Yücel dizesi paylaşayım. Cila olsun.
“Hayat dediğin 3 gündür, dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O zaman hayat bir gündür, o da bugündür.”
Hadi bugün bir kalp kazanın, kaybettiklerinizden başlayarak mesela!

25 Eylül 2012 Salı

‘Yaşadım’ diyebiliyor musun?


“Bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. Bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. Şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. Böylesine sevilecek bu dünya ‘yaşadım’ diyebilmen için...”
*
Hayatın yarın sona ereceğinin, hatta yarının bir sona eriş olarak çok da iyimser bir zamanlama olduğunun ayırdına varmak şart! Bu yaklaşıma bakarsak, hem de bu hemen şu an şart! Sadece bir birey olarak kozmostaki yerimizi düşünerek varlığın esaretinden kurtulmak, sadece yokluğun algısına varmak değil, hiçlik yolculuğuna başlamak da şart! Hem de derhal!
Bu kadar acele etmemizin gerekliliği öleceğimiz nedeniyle de değil aslında, yaşamak için acele etmek esas mesele.
Ruhunuzda ne yaptıklarımızın ne de yapmadıklarımızın lekeleri pişmanlık adı altında kalmadan bugünü kaçırmamak, yarına erteleme gibi bir yanılgıya düşmemek için tüm telaş.
Üstelik karmakarışık bir durum bu. Hem çok acelemiz var tükenen yaşamımızı yaşamak için hem de hiç acele etmeden tadını çıkarmak bir ihtiyaç her anın. Şu insanın işi de zor!
Oysa girişteki satırlar gibi telaş duyulması gereken bu anı kaçırmamak ama sadece kendimizin değil, tüm gezegenin hatta evrenin nihai bir sonu olduğunun da bilincine varmak bize ödev. Ya da bunların farkına bile varmadan, gündeliğimizin karanlık cahilliğinde, varlığımızın esaretinde kendimizi bir kibirin içine alarak yaşamak da var kaderde!
Bu bir tercih gibi görünse de, aslına bakarsanız bir aldanış. Düne baktığımızda ‘yaşadım’ diyebiliyor muyuz kendimizi kandırmadan? Asıl olan bu!
*
Dünkü makalemde olduğu gibi, girişteki satırlar, satırların güzelliğinden ve gücünden de anlaşılabileceği üzere Nazım Hikmet’in 1948 yılında kalbinden süzülen ‘Yaşamaya dair’ şiirinden bir kesittir.


24 Eylül 2012 Pazartesi

Ülkemin topraklarına çocukluğumu emanet ettim


“Sen esirliğim ve hürriyetimsin,
Çıplak bir yaz gecesi yanan etimsin,
Memleketimsin...” der Nazım Hikmet, bir yandan sevgiliye sevgisini yüce değerlerle anlatmağa çalışırken ve öte yandan memleketine olan sevgisini de şu bir kaç satırda bu denli yüceltirken.
Böyle yaşanmalı sevgi, sevgili. Ama en çok böyle sevilmeli bir memleket bir yurt.
Öyle hamasi seçim meydanı sloganları ile milliyetçi basmakalıp reklam tüten cümlelerle değil. Bir sevgiliye duyulan sevgi kadar derin, aşkın ilk ateşi kadar harlı.
Topraklarına çocukluğunuzu emanet ettiğiniz ve topraklarını çocuklarınıza armağan ettiğiniz bir memleket, her paha göze alınarak sahiplenilmeli.
Bu yazı, kısır döngünün tüm zamanlarını tükettiği ülkeme özlemimin yazısıdır.
Tanımayan sanır ki uzaklardayım. Hayır. En çok memleketimin içindeyken hasret duyarım, gerçeğe ve geleceğe.
Çünkü bunlara çok uzak olduğunu bilirim memleketimin.
*
Nerede bir toplumsak huzursuzluk, akıllarda bir sıkıntı, bireysel bir deformasyon görürseniz, dilediğiniz kadar irdeleyin, aynı temel soruna ulaşırsınız.
Bu ülkedeki her sorunun temelinde olan tek gerçek ADALETSİZLİK duygusudur.
Bu duygu her şeyin temel sebebi olduğu kadar her şeyin sonucudur da.
*
Yıllardır olup bitenlerin başında yer alan bu duygu, partizanlıktan adam kayırmağa, şehit çocuklarına arsaları meselesinden puana, eşdeğer mal meselelerine, işe almağa, terfi vermeğe, makama, krediye, affa ya da sıralamakla bitmez bir çok konuya kadar her şeyin içindeki adaletsizlik duygusu şimdilerde artık her şeyin sonucu.
Çünkü birileri bu nemaları tüketirken birileri haksızlığa uğradığı duygusunda. Hatta önceden nemalananlar bile şimdilerde aynı haksızlık duygusunda.
Kimse çıkıp da akan nüfustan, şuradan buradan dem vurmasın. Bunlar bir takım ek sıkıntılar ama temeli değil hiç bir şeyin. 
Sonuçta da birey her şeye karşı alınan kararlarda adaleti sorgulamaya başlamış. Çünkü güven yıkılmış.
*
İşte bir sevgiliyi sever gibi memleketini sevmek, bunları yapmamak, birey olarak tümünde önce kendini arındırmak. Kendine ve toplumuna bir söz verip artık doğrunun biricikliğine aykırı davranmamak. Memleketini sevmek, hem de Nazım’daki gibi bir sevgiliyi sevme betimlemesi için tasvir edecek kadar sevmek, lafla değil kalple olsa gerek!


21 Eylül 2012 Cuma

Aydınlık mı hızlı karanlık mı?

Büyük bir mücadeledir bu! Işık 299.792.458 metre yol alır her bir saniyede. Bunu neredeyse bilmeyen yok. Ama bundan daha hızlı bir kavram var biliyor musunuz? O da “karanlık”. Hiç ölçülmedi belki ama ışık bu hızla yol alırken, kim bilir karanlık hangi hızla çöker üzerimize. Asıl olan da bu! Her yanımıza karanlık o kadar çöktü ki! Bunu hızına karşı durmak, karanlığın çökmesine karşı mücadele etmek lazım esas olarak. Akıllara, kalplere, tutumlara, davranışlara çöken karanlık ürkütüyor beni. Gece değil! Işık yayılır, ilerler, aydınlatır. Ama ya karanlık! İnsana çöken karanlık kadar aydınlatması zor bir güç daha var mı? Karanlığı aydınlatmağa çalışmak mücadelelerin en büyüğü ve en onurlusudur. Çünkü o karanlıktır insanı insandan eden, insanı kendi gücünü bile fark etmez duruma sürükleyen. Oysa insan esasıdır gücün ve bunu doğru kullansa ya! Karanlığı yaratan içine karanlık düşmüş insanlar değil midir yine? Tıpkı bunu aydınlatacak insanlar gibi. Bu mücadele önemli, hep var, olacak. Sizlerle tam da bunu anlatan BERTOLT BRECHT’in bir şiirini paylaşacağım. Zaman zaman bazı kısımlarını paylaştım. Ama insanın gücünü o kadar iyi anlatıyor ki, bazı kavramları aktarmak için yardımın ihtiyaç duyuyorum. Ancak her zaman ki gibi şiirin orijinalini yazarın kitabından okumanızı önererek bir kısmını paylaşıyorum, telif hakları nedeniyle. Veya dilerseniz yine orijinal eserinden Hitler’e isimli Zülfü Livaneli şarkısında aynı şiiri bulabilirsiniz. * Tankınız ne güçlü generalim, Siler süpürür bir ormanı, Yüz insanı ezer geçer. Ama bir kusurcuğu var; İster bir sürücü. Bombardıman uzağınız ne güçlü generalim, Fırtınadan tez gider, filden zorlu. Ama bir kusurcuğu var; Usta ister yapacak.

20 Eylül 2012 Perşembe

Uçurtmasız gökyüzü

En çok, mutlu haykırışların yakalandığı gökyüzü üzülür, çocuklar uçurtma uçurmayınca. Ne başı bellidir, ne sonu ve ne de hangi mevsimde olduğu. Bir salıncak, kahkahalarla gülen çocukları sallarken mutludur ve bir tren, arkalarından bakakalanlar pahasına, mutlulukla çalar kornasını, yolcularını kavuşturmak hevesiyle bir başka diyara. Bir avuç acıyla düşer yağmur toprağa. Fidan, acıyla yarar toprağı, güneş yolculuğunda. Gözyaşı, tuz tadında süzülür, göz pınarından yanağına. Yaşamak, öğrenmek ve bilmek, sancı sancı, acı acı sürer gider. Yoksa, hiç olur mu çocuksuz salıncak, yolcusuz tren? Hiç olur mu uçurtmasız gökyüzü? * Kavramlar kavramları kovalarken fark etmemiz gereken bir şey var! O da kavramların kontrastıdır. Bu zıtlıklar ve karşıtlıklar, kavramların birbirine verdiği değerdir aslında. Birbirlerini yaratışları, anlamlı kılışları ya da varlık nedenlerini oluşturmaları bu şekilde vücut bulur. Derinlemesine düşünmemiz kaçınılmazdır. Örneğin ilk paragraftaki gibi, bir tren ayrılacağı diyara veda eden yolcularla doludur ve bu kavram bir ayrılıktır. Oysa aynı yolcuların kavuşturulacağı diyarlara doğrudur yolculuk. Ayrılık, kavuşma kavramı ile hayat bulur. Yoksa tek başına son derece anlamsızdır. Hatta varlığı bile olmaz. Mutluluk ve hüzün gibi... Kavramlar birbirlerinin var olma nedenleri ve güçlü etkilerinin besleyicileridirler. * Bu bakış açısı ile insana baktığımızda, sadece kavramlar gelmiyor aklımıza. Düşünce de geliyor. Öyle ki, kavramlar gibi, düşüncenin de kontrastı, Türk Dil Kurumu’ndaki ifadesiyle eytişim ya da bildiğimiz şekliyle diyalektiktir. Diyalektik, farklı düşünceleri var eden, gelişim ve güçlenmelerini sağlayan bir yapıdır. Düşünce farklılıklarının hatta doğrudan zıtlıklarının değeri bu denli aşikarken, farklı düşünenleri türlü yöntemlerle benzerleştirmek ya da ötekileştirmek veya benzer başka ‘modern’ saldırganlıklarla sindiren yaklaşımlar kullanmak kabul edilmezdir, arkaiktir, sadece düşüncenin değil insanlığın da geleceğini, gerek kendi coğrafyasında gerekse ve dolayısı ile global olarak köreltmektir. Kendi düşüncemizin varlığını, karşı düşüncenin varlığına borçlu olduğumuz içselleştirmek ise çağdaş insanın olmazsa olmazıdır.

Torpil balığı

“Bağışlamak” ifadesi ile anlatmaya çalışır Türk Dil Kurumu; “Affetmek” kelimesini. Ancak, bu şekilde anlatmak pek de kolay değildir. Aslında tek başına anlatmak yerine paraliz bir yaklaşımla eşdeğer tutarak anlatmak kaçınılmazdır. Paraliz, felç durumudur. Burada bu kelime üzerinde kurmaya hazırlandığım metafor ise, Sokrates ve Platon çifte felsefesinden bahsederken kullanılan anaparaliz kelimesindeki kadar karmaşıktır. Analiz ve paraliz kelimelerinden türetilen anaparaliz, analiz yöntemiyle felç durumuna vardıran bir yaklaşımı anlatmaktadır. Tam da torpil balığı gibi. Vücudunda elektrik potansiyeli olan torpil balığı, tehlikeyi savmak için bunu saldırgana geçirir ve geçici bir felç durumu yaratır. Bu esnada kaçar. * Affetmek, sadece bir kelime tanımı ile algılanabilir bir ifade değildir. Öyle ki, içinde bulunulan ve affı oluşturan durum, süreç, davranış veya olgunun derinliği ile ilintili bir kavramdır. Kelimelerle yolculuk yaparken ya da sosyal hayatımızda, sıkça yer bulan “affetmek” kavramı, öncesi ve sonrası arasında insanın kendi ruhuna uyguladığı torpil balığı etkisidir. Aslında bir yüzleşmenin ta kendisidir. Kırgınlık ve bunu çözememe süreci doğaldır ki insandan insana değişir. Ancak bilinen o ki, bunun çeşitlerinin genel bazı sınıflandırmaları söz konusudur. Örneğin bunlardan biri, haklı olduğunu bilme ve bunun kesinliği yargısında olmadır. Bir diğeri ise haklı olduğunu bilmeme ama geri adım atamama durumudur. Bu iki ana sınıfta ortak yan, tarafların birinin haklı olma yargısını kendi içinde eleştirerek çözmesi ve ilk adımı atması gerekliliğidir. Bu zaman alır. Bu zaman kültürden kültüre değişir. Ancak bilinen şu ki, geçen zamanın doz aşımı affetmeyi ve beraberinde gelen kavram olan affedilmeyi zorlaştırır. Felç durumuna ısrarcı tutumumun nedenini aydınlatmam gerekirse şu detayı paylaşmam çözücü olacaktır: Sözcüğün kökeninde yer alan ve Eski Yunan’dan gelen “Paralyse” kelimesi, sadece hareket edememe, yürüyememe halini değil, ilişki ve bağın olmadığı, her türlü ilişki ve düğümün çözüldüğü, hiçbir şeyin artık ilerlemediği hallerini de anlatır. * İşte yaşamımıza not düşeceğimiz bir durumdur bu. Affetme gerektirecek bir hadisede bulunmamak önemli. Fakat bu durum başımıza geldiğinde, zamanı geciktirmeden analiz etme, ilişkiyi paraliz yaşamadan tutumu gözden geçirme ve çözme eğiliminde olmamız kısa hayatlarımızda önem teşkil eder.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Yitip giden...

En çok isteyip de uzun zamandır yapamadıklarını bir daha yapmadan yaşlanmamalı insan. Ne çok şeyin apansız hayatımızdan çıktığını fark ettikçe telaşlandığımız, ‘yaşamadıklarımızı acele yaşamalıyım’ dediğimiz bir süreçten benim gibi kaçınız geçiyorsunuz ya da geçtiniz kim bilir? Farkına varmadan neleri geride bırakıyor insan. Kaçımız hatırlarız, ne zaman vazgeçtiğimizi saklambaç oynamaktan? Kimi sobelemiştik en son? Ne zaman taşıdı yüreğimiz, bir bisiklet sırtında eve geç kaldım heyecanını? Aynı heyecanı kimlerle paylaşmıştık, bedenlerimiz küçük olmasına rağmen kocaman olan dostluklarımızda? Dirseğimizdeki bir yarayı annemize, en son ne zaman ağlayarak anlattık? Ya sarı ilacın acısı? Hala aynı mıdır acaba? Acılar bile nasıl da doz değişiyor... Evde kapalı geçen öğle sıcaklarında, ‘ne oynayacağım sıkıntısı’ dönemin nasıl da en büyük sorunuydu hayatımızda? Azar yiyeceğimizi bile bile, en son ne zaman buzdolabı önünde buz gibi su içerken yakalandık, kan ter içinde oynanan bir oyun sonrasında. Ne oldu da bunlar apansız çıktı hayatımızdan? Nasıl oldu da hiç anlamadık? Ne zaman çıktılar hayatımızdan? Yoksa bir yerlerde bunlar duruyor da biz mi dönüp anmıyoruz, almıyoruz? Peki neredeler? Her birimizin hatıralarında dar satırlara sıkışmış ve sergilenmeyi bekleyen ne çok ayrıntı var kim bilir? Aynı ülkenin çocukları ne çok aynı özlemleri yaşıyorlar. Çocukça yaşanan, almadan verici dostluklarda, bir küs bir barışık, olmazsa olmaz arkadaşlıklarda yaşlanıyor insan, bunları bilemeden yaşamakla yaş alıyor insan... Öyleyse tam yaşamak lazımmış her yaşı her zamanı! Çünkü bitince, yoktur tekrarı zamanın. Dönüşün yoktur o zamana. Yarını olmaz zamandan ayrılışın. Tekrarı var sanırsın ama inan yoktur tadı hiç bir tekrarın.

15 Eylül 2012 Cumartesi

Ders almak şart!

Hiç bir zaman veda edilemez, ayrılışın en büyüğü ise yaşanan. Hayatın sona erişi, ne gidenin ne de kalanın veda edemediği bir durumdur. Çünkü vedaların en hazin yanlarına rağmen kavuşma umudu ile edildiği bir hayat yaşıyoruz. Ama sonsuz veda öyle değil. Bu nedenle belki, vedası yoktur bu türden bir gidişin. Ne gidene ne de kalana. Oysa bu gidiş hayatımızdaki olasılık içermeyen tek şey. Bizdense beklenen bundan ders almak! Hayatın kalıcı birşey olmadığını, yaşadığımız herşeyin biten şeyler olduğunu, kırgınlığın, kızgınlığın, kötülüğün ve kinin anlamsız olduğunu anlamamıza en büyük ders, muhteşem kurgusuyla ÖLÜM. Bir ayrılığın ve kalana acı veren siyahın sembolü ama anlamaya çalışana büyük ve kusursuz ders.“ * Çiçek çocuklar döneminden bu yana, kulaklarımıza nezih müzikleri ile protest şarkılarını ulaştıran ve artık aramızda olmayan Fikret Kızılok’u anarak oğlu Yağmur’a yazdığı bir şiiri sizlerle paylaşamak istedim bu haftasonu. Yukarıdaki satırlarımın, şimdiyi daha iyi anlamamıza katkıda bulunmasını dileyerek... Gidiyorsun Beni bana bırakıp Ayrılığa katlanıp Biliyorum Sende benim gibi Artık bir derin sızıdır Bize bizden kalan İçimizde saklanan [....] Gece yarıları Sokak lambaları Penceremde meraklı rüzgar Okul çocukları Pürtelaş insanlar Hiç birşey olmamış gibi Oysa içimden kopan Bir sen değilsin Umutlarım, anılarım, İnançlarım var. Kendine gülümseyen Bir halim olsa da İçin için akan Gözyaşlarım var (Fikret Kızılok-Küfredemem-1986) Not: Telif hakkı nedeniyle, bestelenmiş bu şiiri, sanatçının orijinal albümünü alarak dinlemenizi öneririm.

13 Eylül 2012 Perşembe

Zenci sesli beyaz adam

Ölüme inat yapılır sanat, müzik, edebiyat. Bedensel bir gidişin değil, bırakılan eserin tanımıdır ‘yaşamak’. Bu yazıyı özel bir nedenle yazmıyorum. Yani özel bir gün değil bu gün. Ama benim için kalbi bir yazı. Ve özel! Geçtiğimiz yüzyılın bir efsanesi olarak çıktı karşımıza Elvis Presley. O tüm zamanların en iyilerinden olurken, dönemini yaşayan veya yaşamayan tüm halklara kendini dinletti ve dinletmeye devam ediyor. İrlanda asıllı Elvis Aaron Presley, 8 Ocak 1935 yılında Mississippi’de doğdu. Aslında bu tarihte dünyaya bir efsane daha gelmiş olabilirdi. Olmadı. Çünkü Elvis’in tek yumurta ikizi, erkek kardeşi Jesse Garon ne yazık ki doğum sırasında hayatını kaybetti. Bu olaydan çok etkilenen Vernon ve Gladys Presley, Elvis’in “hayırlı bir evlat” olmasını ilke edinerek, onu biraz fazlaca özenle yetiştirdiler. Şarkı söylemek, Elvis Presley’e “Allah vergisi” olarak bağışlanmış bir hediyeydi sanki. O da bunu her fırsatta gösteriyordu. Kilise korolarında, kamp toplantılarında şarkılar söylüyordu. On yaşlarındayken, yerel bir radyo olan Welo’nun Mississippi-Alabama şenliğinde açtığı yarışmada ve Günlük Show programından iki ödül almıştı. Yaşam onu, o yaşamı, daha hayatının başındayken müzikle birleştiriyordu. Onunla gurur duyan annesi ve babası bir yaşgününde ona ilk gitarını alarak bir başka ödül vermek istemişlerdi. 1949 yılında, Memphis-Tennessee’ye taşındılar ve Elvis liseye gitmeye başladı. Mezuniyetten sonra ise ilk işi kamyon şöförlüğüydü. Ama bu arada elektrik teknisyeni olabilmek için gece okullarına da devam ediyordu. Elvis Presley’in kariyer yolu, Sun Records müzik şirketinde doldurduğu dört dolarlık, “My Happiness” ve “That’s When Your Heartaches” adlı iki şarkının olduğu plakla bir anda değişti. Hayatın sihirli sopası sanki ona dokunmuştu. Bu plak aslında çok düşkün olduğu annesine bir doğumgünü hediyesiydi ama şirketin başkanı Sam Phillips’in eline de bir kopyası geçince, başkan aradığı “zenci sesli beyaz adam”ı bulduğunu düşündü. Bu Elvis Presley için yakıştırılacak övgü cümlelerinin ilkiydi. “Zenci sesli beyaz adam” Elvis bu plakla, sadece Memphis bölgesinde, bir haftada 6 bin adet satınca bir anda yıldız oldu. Kısa zamanda güneye yönelerek “Hillbilly Cat” olarak dört plak daha yaptı. 1954 yılında Gitarda Scotty Moore, bas gitarda Bill Black ile birlikte ilk stüdyo kayıtlarını yaptılar. “That’s All Right” ve “Blue Moon of Kentucky” blues tarzında hareketli rock’n roll parçalarıydı. Sun Records’la yaptığı kontrat, RCA Record firmasına satılınca yavaş yavaş kariyer basamaklarını tırmanmaya başlamıştı. Bu sıralarda çıkardıkları 5 single gençlerin ilgisini çekerek, müzik listelerinde ilk 10’a girmeye başlamıştı. Bu 5 single içinde en ilgi çeken parça ise “I Forgot to Remember to Forget”tı ve country listelerine 1 numaradan girmişti. Ed Sullivan’ın televizyon programına çıkan Elvis Presley, hareketleri ve konuşmasıyla ilgi çekti. Bu ilginin farkına varan ve onların direk kalplerinde son bulan parçalarla karşılık veren Elvis, bu dönemde “Don’t Be Cruel”, “Hound Dog”, “Love Me Tender”, “All Shook Up” ve “Jailhouse Rock” parçalarını yaptı. “I Want You, I Need You, I Love You” parçasıyla 11 hafta boyunca listerde kalan Elvis, hızla yükseliyordu. 1956 Kasım’ında “Love Me Tender” filmyle kamera karşısına geçti; böylece ileride 31 filmde yer alacağı Hollywood stüdyolarıyla tanışmıştı. Bu filmden iki ay önce Ed Sullivan’ın televizyon programında “Love Me Tender”ı televizyon ekranlarında onu izleyen 54 milyon izleyici önünde söyleyerek ününe ün katmıştı; artık Amerika onu konuşmaya, onu dinlemeye başlayacaktı. 1955 yılında Elvis Presley artık ulusal bir yıldız olma yolundaydı. Televizyondaki ilk gösteriminde, Milton Berle Show’da, “Heartbreak Hotel”i söylerken gösterdiği (popo çalkalama) performansıyla bir anda gençliğin ilâhı olmuştu... Elvis Presley, sonraki yedi yıl boyunca, pop-music listelerini ve ‘box office’leri alt-üst etti. Sadece 1956 yılında, 36 hafta boyunca değişimli olarak listelerin başında yer alan beş tane 1 numara şarkısı vardı. Asi tavırları, dansı ve kıpır kıpır şarkı söylemesi biraraya gelince milyonlarca plak satıyordu. Onun bu beklenmez çıkışı, “Rock’n Roll” denen ‘kazançlı’ bir müzik tarzı yaratarak gelecek nesil müzisyenlere yol gösterdi… 1957 yılında Elvis, başarının doruğundayken, Amerikan Devleti ona bir jip ve kamyon şöförü olarak Almanya’da bir askeri merkezde iş verdi. Burada kader ağlarını örmüştü… O sırada 14 yaşında olan Priscilla Beaulieu isimli güzele gönlünü kaptırdı. Vatanına döndükten kısa bir süre sonra, 1960’ta Elvis konserler vermeyi bırakıp kendini film çevirmeye ve film müziklerine adadı. Aslında ilk filmi “Love Me Tender”ı, 1956 yılında, göreve gitmeden önce yapmış ve bu işi de çok sevmişti. Bu sevgi, 31 tane çok iyi satan filmin yapılmasına neden oldu… Başka bir efsane olan, The Beatles grubu da Elvis hayranı gençlerden oluşuyordu aslında, ama, altmışlı yıllar gelip de Rock’n Roll müziği değişime uğrayınca Elvis Presley’nin yeri çok daha farklı oldu. O, daha çok romantik balladların, Hollywood yapımlarının ve 50’lerde yaptığı albümlerle gündeme gelen hit şarkılarının arasında oradan oraya sürükleniyordu. 1967 yılında, Priscilla ile evlenerek muradına erdi. Ertesi sene Lisa Marie doğduktan sonra ABC televizyonunun, yeni yıl için özel olarak Elvis Presley’i eski orkestrasıyla biraraya getirmesiyle yine turnelere başladı... 1972 yılında “Burning Love” isimli single onu tekrar zirveye taşıdı. Ancak, ertesi yıl boşanmasının ardından Graceland’de inzivaya çekildi. Gündüzleri kalabalıktan çekinerek, uyuşturucuların etkisiyle paranoid düşüncelere boyun eğerek, geceleri yaşamaya başladı. Artık, biraz felsefî ve epeyce de ‘ağır’ bir adam olmuştu. Orduda iken öğrendiği kareteyi hobi edinmişti. 1977 yılında Indianapolis’deki son konseri coşkulu, mahşer gibi kalabalık ve Elvis Presley için hayranlarıyla son buluşmasıydı. 16 Ağustos 1977 tarihinde, Graceland’da bulunan evinde ölü bulundu ve bir saat sonra Memphis’de Elvis Presley’nin öldüğü ilan edildi… “Kral”, üzerindeki mavi pijamasıyla ve kalp krizinden ölmüştü ama otopsilerde kanında on farklı ilaç bulundu... Bu planlı bir kalp krizi gibiydi... Peki plan kimindi?.. İşte, bu sorular hep tartışıldı… Hatta hâlâ ve sık sık yaşadığı iddia ediliyor... Özellikle 1997 yılının temmuz ayında, dört CD’lik bir anma albümü piyasaya çıkarıldığında bu iddilar çok yoğun bir biçimde gündeme gelmişti... Gerçek olan bir şey varsa, o da, yaşamının gizleri sonsuza dek kalacak olan bu gerçek Kral’ın her yıl Graceland’a onu ziyarete giden yüz binlerce ve gidemeyen milyonlarca hayranının kalbinde yaşıyor olduğu. [Fotoğraflar picgifs ve britannica’dan temin edilmiştir.]

12 Eylül 2012 Çarşamba

“Yaşlı yapabilse, genç düşünebilse!”

Fransızlar der bunu. Bu özdeyişle tecrübe ve enerjinin biraradalığını idealleştiren resmi bir ideoloji baskısı hissedilir aslında. İtiraz edilmesi gereken bir baskı. Direniş gösterilmesi gereken bir baskı. Buna en güçlü direnişi ise yine bir Fransız filozofun gösterdiğini, gerek gençlere olan eğitici araştırmalarından gerekse hakkında tezler hazırlanmış bir cümlesinden görürüz. * II. Dünya Savaşı sonrasının en yaratıcı ve en verimli araştırmacılarından ve günümüzün filozoflarından biri olan Pirere Bourdieu, bugünün sosyolojisinin temel kuramcılarındandır. Yirmi birinci yüzyıl sosyolojisine miras kalacak en sistematik ve kapsamlı epistemolojik* girişimin sahibidir. Farklı dönemde yaptığı çalışmaları esasen sosyolojisinin iki temel sorunu olan yeniden-üretim ve alan sorununun kapsamını derinleştirdiği çalışmalar olarak okunabilir. * Pirere Bourdieu gençleri tanımlarken “yaşlıların; iktidarlarını ellerinden bırakmamak için uydurdukları bir sınıf ayrımı” şeklinde ifade eder. Bu tanımlamayı ilk duyduğum andan itibaren keyifle yineliyorum. İçselleştirerek üstelik, hak vererek. Zaman hızla değişirken, sadece bireyleri ve toplumları değil, hükümet etme yöntemlerini ve gelecek planlarını da değiştiriyor. Bu değişim gençlere duyduğumuz ihtiyacı son derece artırıyor. Seçilmişlerin yaş ortalamasına baktığımızda, tecrübeleri olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ancak, altmışlı yaşlarda insanların, bugün 15 yaşında olan bir çocuğun 20 yıl sonrasını organize etmelerini beklemek de ütopik. Bu noktada, gelecek hakkında endişe duymamak elde değil. * Meclisimizin her iktidar döneminde, gençlerden ve hatta yaşları 18’in altında olan kitlelerden oluşan danışma komiteleri kurması artık bir gerekliliktir. Gençlere sadece parti programlarında ve seçim meydanlarında hamasi nutuklar atmak değil çünkü önemsemek. İş bulma vaatleri vermek de değil gençlere önem vermek. Gençleri, çocukları yönetimin ve gelecek planlarının kısacası gerçekçi bir geleceğin doğal süreci yapmak ve katılımcı olmalarını sağlamak bu yüzyılın akılcı yönetim şekli. Ancak bu şekilde yarınları daha uzak mesafeli görebiliriz. Hem böylece siyasetçiler, grileşen “siyaset adamı” tanımını belki yeniden beyaza döndürürler. Yoksa bir süre sonra, siyaset yapmak isteyen birey bulmak zorlaşacak. Her şey griden siyaha kayacak. * Yaşlıların, büyüklerin tecrübesi ile gençlerin, çocukların geleceği daha iyi görebilme enerjisi bir araya gelmeden başarıya ulaşmanın mümkün olmadığı bir yüzyıl bu. Yoksa çok geç kalırız, hızla dönen bu dünya ile birlikte dönmeye.

11 Eylül 2012 Salı

Resmi tarih manipülatiftir

Ahmet Tolgay’ı köşe yazılarından tanımayanımız yoktur sanırım. Aynı zamanda yarattığı eserlerle de tanınır. Yaş almış ve deneyimleri arttıkça toplumla paylaşmış bir yazarımız. Bu önemlidir. Becerisi olanın bunu yapması, deneyimlerini gerçeklik ilkesi ile aktarması önemlidir. Çünkü biliriz ki devletin resmi tarihi, zorlayıcıdır ve daima eksiktir. Hatta daha eleştirel bakarsak manipülatiftir. Devlet önce dünyaya sonra kendi halkına yönelik en büyük manipülasyonu, yazdığı (yazdırdığı) tarihle yapar. İnsanlara kendi istediğini dikte eder ve sözde bunu toplumun faysadı için yapar. Ancak en güçlü hoşgörü ile bakacak olsak bile, yaşanmadan yazılan ve yanıltılan bir tarih, yazıldığı dönemin toplum menfaatini gözetse bile -ki yalan tarih için bu meşru bir neden olamaz- gelecek toplumlar için aynısı olmayabilir. Devletin yazdığı resmi tarihte, en basit şekli ile yazılmayanlar, fazla yazılanlar, abartılanlar ya da önemsizleştirilenler vardır. Bu konuda sadece ülkemize eleştiri getirmek acımasızca olur. Çünkü dünyada buu yapmayan ülke yok gibi. Bu dehşet verici bir manipülasyon aslında. Çünkü algılanıp tüketilen bir bilgiden bahsetmiyoruz. Tüm dünyaya yayılan bir değer yargısı oluşturmadan bahsediyoruz. Böylesi güçlü kalıcılığı olan bir konuda gerçeği içermeyen ve yönlendirici unsurlar olması hakikaten dehşet verici bir manipülasyondur. Buna karşı korunmanın en önemli yolu ise yazımın başında değindiğim Ahmet Tolgay gibi değerli kişilerin, toplumda yaşarken edindikleri bireysel tecrübelerini gerçekçi bir anlatımla paylaşmalarıdır. Bu, önceki kandırmacaları etkisiz kılabileceği gibi, eksiklikleri de tamamlayıcıdır. Ahmet Tolgay’ın yayımladığı Dere Tepe Kıbrıs kitabı da bu ölçekte bir eser. Akıcı bir dille Yeşilırmak’tan Dipkarpaz’a kadar, adım adım Kıbrıs anlatılıyor. Hem de gerçekçi eleştirler, umutlar, dilekler ve hatta umutsuzluk ve sitemlerle birlikte. Görmemiz gerekenlere işaret eden saptamalarla bir gezi, hatıra ancak eleştiri eseri. Bir yandan umut ve umutsuzluk kuşağında dolaşan Kıbrıs Türk Halkı’nın nabzından olguları dile getirirken bir yandan da kendi deneyimini ortaya koyuyor. Hem tebrik, hem teşekkür ederim. Okunmasını önererek.

9 Eylül 2012 Pazar

Umut mağdurları!

Farkında mısınız? Bu ülkenin güncesini yaşayan Kıbrıslı Türkler, ülke içinde ya da dışında her nerede bir araya gelirlerse gelsinler, konuştukları konu nereden başlarsa başlasın, ülke sorunlarına geliyor. Olup bitenlere öfkeli, kırgın, üzgün insanlar bütünüyüz. Bizim nice ortak değerlerimiz yok olurken, yerini çok ortak bir öğe olarak memleket derdi aldı. Başınıza geliyordur. Bir şey konuşmaya çalışıyorsunuz, konularınız var. Ama birden bire kendinizi ülke sorunu konuşurken buluyorsunuz. Bundan uzaklaşmak istiyorsunuz ama hiç bir diyalogunuzda bunu başaramıyorsunuz! Ne dersiniz bunu başarabileniniz var mı? Olmayanlar ezici çoğunlukta ise bu toplumsal bir travmadır. * İnsanı öne alan, onu baştacı yapan, devletin insan için çalıştığı bir düzen kurmak yerine, tüm bunlara aykırı bir yaşamı dikte eden yapıya dönüşmedik, sanki hep böyleydik hissindeyim. Kimisi barış, demokrasi, adalet gibi manevi, kimisi ise iş, aş, mal, mülk gibi maddi söylemleri siyasi eylem malzemesi olarak kullanarak bizleri umut mağduru yapmıştır. Kısa yaşamlarımızda bize yaşatılan bu olgular bir zulümdür. İnancım o ki, hiç kimsenin bize bu zulmü yaşatmaya hakkı yoktur. Ancak, bunu yaşamayı kendimiz davet ettiğimiz sürece, hakeden de haketmeyen de bu zulme mahkum oluyor, olacaktır. Herhangi bir ideoloji ayırt etmeksizin sitemim, bugünlere gelmemize neden olan herkestir. Benim payıma düşeni de bundan ayrı tutmuyorum. * Bu kırgınlıklarımıza örnek arasak saymakla bitmez. Ancak konu, bunları saymak, insanlar ve olaylarla uğraşmak değil. Daha yüksek düzeyde değerlendirmek, değerlendirebilmek önemlidir. Yaşanan herşeyden, olumlusundan da olumsusuzdan da üzerimize düşen hata ve doğruları anlamak ve kendimizden başlayarak düzeltmek, geç kalmalara bile çaredir. Kendimize ve herkese bir söz vermek ve şikayet ettiğimiz hiç bir şeyi yapmamakla başlamadığımız sürece, bir kurtarıcı aramak, seçim ya da erken seçim yapmak, hatta meclisi veya yönetimi tümden değiştirmek bile çözüm olamaz. Bu nedene kişileri ve olayları değil, hatta soyut nedenlerle sistemi bile değil, fikirleri ve anlayışları eleştirmek tartışmak ve değiştirmek şart.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Yüzleşme

İnsanın en büyük yüzleşmesi kendisiyledir. Ben bu satırları yazarken birden farkettim ki, benimle doğrudan alakası olmasa da, yazdıklarım nedeniyle bir yüzleşme yaşıyorum. Devam eden satırlar bu türden. Aşağıdaki satırları hakikaten çok üzülerek YAZMIYORUM. Siz de okumuyorsunuz! * * * Ne yazmalı insan? Hastahanelerde hergün polikilinik sırasında torpille sıra kartı dağıtan ve alanları mı? Belediyelerin seçime 5 kala cayır cayır iş yapmaya başlamalarını mı? Hep kaçanı-göçeni suçlayan bir edebiyatla, bu ülkeden göçme nedenlerini araştırmayanları mı? Gerçek işlevleri yerine siyaset yapan sendikalar mı? Defalarca bölünen parçalanan ve amacına hiç ulaşmamış dernekleri mi? İnsana saçını başını yoldurtan sorumsuz memurları ya da onların onlar kadar sorumsuz müdürlerini mi? Eline mikrofonu karşısına kamerayı alanın kendini demokrasi kılıcı sananları mı? Adam sendeciliğin, bananeciliğin, memleketi bu noktaya getirdiğini mi? Ülkenin her noktasından, elimizi attığımız yerden çıkan kötü kokuları mı? CMC’yi mi? Gemilerin pisliğini, Ercan’ın sistemsizliğini mi? Kimileri, neleri yazmaz ki insan yazacak olsa. Konu biter mi hiç? Konular bitmez, ama dilerseniz ben bunları yazmayayım. Sizler de okumayın. Nasıl olmasa bir yerlerde yazılmıştır. Daha mutlu günler için mürekkep tüketmek sanırım daha iyi olacak... * * * Şu yukarıda yazmadıklarım, iyi şeyler değil belki. Ama çok üzülerek yazmamın nedeni bu değil. Arşivimi tararken buldun bu yazıyı. Acı olan ne biliyor musunuz? Bu yazıyı tam 10 yıl önce yazmış yayımlamıştım! Hala geçerli olması ne acı değil mi? Bunu size sormak istiyorum en çok. Ben yazarken 10 öncemde yazdığımla yüzleştim, peki siz (hepimiz) yaşarken nelerle yüzleştiniz?

6 Eylül 2012 Perşembe

Ne güzel şey öğrenmek

Bir gün ‘veda’yı da yazacağımı biliyorum, er ya da geç! Hiç bir şey bitimsiz değil çünkü. Binlerce köşe yazısı yazdım ve geçen zamanda kendi yazdıklarımdan öğrendiklerim var. İlki, hayatın doğduğun an bitmeye başlayan bir süreç olduğu. Bu nedenle biri size “yaşamak şakaya gelmez” derse, çekinmeden onun yüzüne baka baka gülün. Yahu esas hayat ciddiye almaya değmez. Dedim ya öğrendiklerim oldu yazdıkça. Sevmeyi öğrendim mesela. Çünkü, sevmeyi yazmakla dokunduğum kalplerin, ben yazarken hissettiklerimi onların okurken hissettiklerini gördüm. Tanımadığım insanları bile sevdim bu yolla. Affetmeyi yazarken örneğin, yalnızlığı uzaklaştırdığını anladım, affetmenin. Bir gün geçmişime bakarken bulduğumda kendimi, pişmanlıklarımdan üzülmemek gerektiğini öğrendim. Çünkü hatalarım da benim parçam. Yazdıkça hatırladıklarımın, kendilerini mutlu hissettiklerini öğrendim ve hatırlanmanın değerini anladıkça, hatırlamanın değerini daha iyi öğrendim. Yakınları, uzakları yazarken de öğrendim ki, kendimi değerli hissetmek için uzaklara bakmama gerek yok, en yakınlarımdan alabiliyormuşum meğer bu hissi. Yazarken kantarın topuzu kaçtı bazen. O zaman öğrendim ki, özür dilemek aslında beni küçültmüyor, büyütüyor. Mesela kimi eleştirilerde kızmak yerine eleştiren için aslında önemli olduğumu öğrendim. Ve bir insana birkaç satırda “sen benim için önemlisin” demenin verilebilecek en büyük hediye olduğunu öğrendim. Bir deniz kenarında yürüyüşü yazarken mesela, bunu hayal ettirdiğim bir okurun sadece bunu değil, bunu yazanı da düşündüğünü öğrendim. Daha neler neler öğretiyor binlerce yazı yazmak insana. Mesela mutluluğu yazarken, onun bir hedef, bir varış değil, bir an olduğunu, o anlar çoğaldıkça mutluluğun her an olabileceğini öğrendim. Tıpkı kaçırdığım fırsatları kaçırdığım anda, yenilerini kazandığımı öğrendiğim gibi, baksam da göremediğim yıldızların biri hayatımdan kayınca, aslında bakınca ne kolay görülebileceklerini öğrendim. Yazımın en başında demiştim ya, vedayı da yazacağımı biliyorum diye, bu satırları yazarken bile dalga geçmek geldi içimden yazının kendisi ile. Kim garanti edebilir ki veda edebileceğini insanın? Bir de ne öğrendim biliyor musunuz? Yazmakla; bunca sıraladığım ve bir makaleye sığdıramayacağım kadar çok şeyi öğrenmeme rağmen, gözlerin kelimelerden güçlü olduğunu, kelimelerin herşey olmadığını öğrendim. Bazen konuştuklarımın arasında susarak anlattıklarım, yazdıklarımın arasında yazmadan anlattıklarım olabileceğini öğrendim. Ne güzel şey öğrenmek.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Kano yarışı

Devlet yönetimi bilimsel bir iştir. Bir yönüyle büyük bir şirket yönetmeye benzer. Verimlilik, kârlılık ve başarı ön planda tutulan hedeflerdir. Halk bunların başarılı yönetilmesiyle refaha ulaşır. Bir devleti yönetmekle, bir şirketi yönetmek arasındaki en belirgin özellik ise elbette, devletin kendi yönetimini kendi belirlemesi ama şirketlerde bu şansın olmamasıdır. Devlet yönetiminin şirketmişçesine yapılasının başarı getieceği bilinci ile bugün eleştirel ve kinayeli bir hikaye paylaşmak istedim sizlerle. * İki şirketin takımları arasında bir kano yarışı düzenlenmesine karar verilir. Her iki takım performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık devresinden geçerler. Büyük gün geldiğinde, iki taraf da kendini hazır hissetmektedir. Takımlardan biri yarışı bir kilometre farkla kazanır. Yarış sonrasında diğer takım çok sarsılır. Şirket yönetimi, yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verir. Sorunu araştırarak çözüm yollarını önermesi için bir danışmanlık şirketiyle anlaşırlar. Danışmanların bulgusu: “Kazanan takımda sekiz kişi kürek çekiyor, bir kişi dümencilik yapıyor; kaybeden takımda ise bir kişi kürek çekiyor, sekiz kişi dümeni kullanıyor.” Bir yıl süren çalışmalar ve milyonlarca dolarlık harcamadan sonra, danışmanlık şirketi kaybeden şirketin takımında çok az kişinin kürek çektiğini, buna karşlık çok sayıda kişinin dümeni kullandığını saptar. Bir sonraki yarışın yapılacağı gün yaklaşırken, önceki yarışı kaybeden takımın yönetim yapısı baştan aşağıya yeniden örgütlenir. Yeni yapı: “Dört dümen müdürü, üç bölgesel dümen müdürü ve kürekleri çekmekle görevli bir kişiyi çalışmaya teşvik etmek için yeni bir performans gözden geçirme sistemi” İkinci yarışı yine aynı şirketin takımı bu kez iki kilometre arayla kazanır. Sonuç: “Tepesi atan kaybeden şirketin yönetimi, kürekçiyi kovar ve müdürlere sorunun çözümüne olan katkılarından ötürü ikramiye verir.” Bunun ülkelere ait yönetim bilincinin yerine anlatıldığını düşünseydik eğer, sizce bizim ülke hangisi olurdu?

4 Eylül 2012 Salı

İnsan, kumdan resimler gibidir

Kumdan resimler çizmek gibidir hayat. Doğarsın ve bir avuç kum tanesisin sadece. Büyüdükçe artsan da evrende kapladığın alan yine yok deneceğin kadardır. Bunu anlaman egona müdahale etmendir aslında. Sonra bir sahne gibi önüne açılan hayat, camdan bir tepsi gibi karşındadır. Bu senin yaşamının yörüngesi, kaderindir. Üzerine yaşamın çizilmeye başlar. Ne silinebilir ne de yok olur sen yaşarken. Bu ise senin hayatının ta kendisidir. Ancak durmaksızın aynı malzeme ile şekil değiştirir. Malzeme tamamen sen ve senin biriktirdiklerindir. Öyle ki, sen aynı avuç avuç kumsun ve çizilenlerin yerine yenilerini çizmek için önceden çizilenler dönüştürülür. Bu da geçmişin, bugün ve yarınındır. Hiç bir şey yok olmaz hayatında. Hep aynı kum taneciklerisin aslında. Aynı malzemeden durmadan yapar bozarsın hayatını. Bu da biriktirdiğin insanlar ve hatıralar. Camın üzerinde zaman zaman yer değiştirirsin. Bazen bir kenara yığılan atıl duran yanların olur. Bazense, sen ne kadarsan hayata dair herşeyin hayata dahil olur. Hayat ve insan kumdan resimler gibidir, bir gün olur çoğaldığını yanına yeni kumların eklendiğini göürsün. Bu ailendir, sevdiklerindir. Sonra resim şenlenir. Detaylanır. Bir resmi çizme imkanın çoğalır. Harmanlandığın yeni kum tanecikleri ile daha güçlü motifler çizilir. * Yaşama karşı yeniklik hissettiğin zamanlar olur ve çizilen yeni resme bu son dersin. Oysa senden başka desenler de çıkar. Bu umuttur. Vazgeçilmez olandır. Sen vazgeçsen de seni resimlere konu eden vazgeçmez. Senden hep yeni motifler çizer. Bu da Tanrısal olandır. Ve gün gelir o gün olur. Esen bir rüzgarla savrulursun. Bu belki hayatın bittien bir şey olduğunu hatırlatır. Ancak, geride senden tanecikler kalır.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Umut yaşlanmaz, yaşanır

Herşeyden zordur, acının kelimelerle ifade edilmesi. Sevda gibi, yalnızlık gibi, ayrılık gibi, acı da, ifadesizlikle sonuçlanır çoğu zaman. İçimizde hissettiğimiz bir yanmadır da, kaybedilen bir sevginin ardından iki damla gözyaşı oluverir apansız. Neden aktığı anlaşılmayan. Bazen haykırmak istediklerimiz, yaşamak istediklerimiz kadardır. Ne haykırabilir, ne de yaşayabiliriz. Umarsız, telaşsız yarını bugüne gömen bir yaşayamayış, denize ulaşamayan bir nehir acısıyla dolanır içimizde. İşte böyle hüzün dolu, işte böyle yarım birşey, yaşamak... Bazen bir şarkının ilk notasında, bize ait olmayan bir gülüşte, yapayalnız yürüdüğümüz karanlıkta, döneriz hep başladığımız noktaya. Çalan her telefon beklenenden gelmez. Ama beklenir. Yaşam istediğimizi vermez. Ama beklendiği gibi olmasada yaşanır. Nice fırtınalardan sığındığımız liman, hem çok yakınımızda, hem de deniz fenerini göremeyecek kadar uzağımızdadır bazen. Kimbilir belki bir şiir olur, gözlerine bakamadığımız sihirli bir sevdanın... Ya da dünyayı çiçek bahçesine çevirecek güçte ‘çocuk yüreğine’ sahip bakıştır beklenen... Tıpkı aşağıdaki satırlarda, Zülfü Livaneli’nin kendi şiirini seslendirirken bize hissettirdikleri gibi... Melodisini hatırlayacaksınız okurken... Aslında ne söylenir ne yazılır! Oysa en karanlık anında bile yaşam kavgamızın, UMUT HİÇ YAŞLANMAZ HEP YAŞANIR! * “Düşlerin parlayıp söndüğü yerde, buluşmak seninle bir akşam üstü. Umarsız şarkılar dudağında yarım bir ezgi, sığınmak gözlerine bir akşam üstü. Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış, gözlerin çok uzaktan geçen bir gemi. [...] Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek, ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken. Bir kenti böylece bırakıp gitmek, içinde bin kaygı, bin bir soruyla.” Not: Telif hakkı nedeniyle şiirin tamamını Zülfü Livaneli şiirlerini satın alarak okumanızı öneririm.

Yasemin dönencesi

Yaşamak gibidir, yurt bellediğiniz coğrafyada var kalmak. Pençelerinizi yurdunuzun toprağına derinlerine yerleştirmek. Derinliktendir huzuru da, hüznü de. Oysa bu bir yana dursun, öte yandan acılar da yaşanır, gidenlerden, kalamayanlardan dolayı. Akın akın insanlar gidiyor ülkemden. Bugün gördüğümü yarın sorduğumda, o yurdışına gitti diyorlar. Üzülüyorum. Akın akın insanlar gidiyor yurdumdan, her bir gidenle canım yanıyor. Acı çekiyorum. * Yasemin kokuları ruhuma her ulaştığında, sanki bir çocuk bahçesi kurulur yüreğime. Cıvıl cıvıl olur her yanım. Bir gülüşe tutsak yaşanır hayattaki ilk mutlu, tutukluluk akşamım. Oysa herkes gibi senaryolarım dilediğim gibi sonlanmadı. Çünkü tarih boyunca bu küçük Ada, hep büyük hikayelerle çalkalandı. Ne hayallerim gerçekleşti, ne umutlarım yalancı çıkarmadı beni. Memleketim, bana verdiği sözleri tuttu. O hala her bahar yeşeren ve Mesaryasıyla, çam kokulu Alevkayasıyla, sımsıcak denizi tertemiz havasıyla, sözlerini tuttu. O, her bahar bize yaşattığı “Yasemin Dönencesi”yle sözünü tuttu. Ya biz? Tuttuk mu sözlerimizi? * Göç yolları kalabalık, göç yolları yalnızlık, göç yolları paramparça vatan evlatlarıyla yüklü, göç yolları, geride kalanı acımaz bir güzergahta. Göç yolları canımı yakıyor. Göçe duranlar sadece kendi gitmiyor. Bizden bir can alıp gidiyor. Hayallerine ulaşmak kadar büyük bir hak yok insan için. Doğup, büyüyen, gelişen ve ölen bir organizma olarak, duygularıyla oluşturduğu hayallerine ulaşamayan insanlar ve bu insanlardan oluşan kocaman bir toplum neden gider? Ağırdır yükü memleketten uzak yaşamanın. Yaşayamazsın. Hep yaşadım sandığın, yarın kavgası, yurtsuz sürer. Özlersin canın yanar. Özeti olmasa da özlemlerin, ülkenin umutsuzluğu içinde, içeride de dışında da canımız yanar. Kalana da gidene de can veririz kendimizden. Ama en zoru bu Ada’ya, Adalı olup da uzaklardan bakmaktır. Göç etmeyenlerse kalplerinde yaşarlar eski mutlulukların kendilerinden göç edişini... Bu nedenle mutsuz herkes ve herşey. Başından bu yana herşey yanlış, herşey hep daha yanlış...

1 Eylül 2012 Cumartesi

“Çok Yaşa Mutlak Barış”

“International Day of Peace” yani Dünya Barış Günü aslında 21 Eylül tarihinde kutlanıyor. Peki neden bugün bu konuyu yazdım? Konunun bugünle de, 1 Eylül ile de ilgisi var. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981’deki 57. birleşiminde, “Genel Kurul’un açılış günü olan her Eylül’ün üçüncü salı günü”nü “Uluslararası Barış Günü” ilan etmişti. Yıllar sonra Genel Kurul'un 7 Eylül 2001 tarih ve A/RES/55/282 sayılı kararı ile 21 Eylül'ün Barış Günü olarak değiştirilmesini kabul etti. Birleşmiş Milletler, Barış Günü'nde, dünya çapında çatışmaların önlenmesi ve barışın tesisi yolunda bilinçlenmeyi amaçlıyor aslında. Tabi burda bir çok noktadaki başarısızlıklarını da vurgulamak gerekir. Her 21 Eylül de, Birleşmiş Milletler Merkezi’ndeki “Barış Çanı” çalınıyor. Savaşlardaki insani kıyımın anısına Japonya tarafından yaptırılan bu çan, dünyanın tüm kıtalarından çocukların bağışladıkları bozuk paralarla üretildi. Çanın üzerine, “Çok Yaşa Mutlak Barış” yazısı kazındı. Sadece adresi pek uygun değil. Birleşmiş Milletlerin Ruanda başta olmak üzere dünyanın bir çok bölgesinde insan kıyımına seyirci kalan son derece başarısız ve basiretsiz bir organizasyon. El attığı hiç bir yerde doğrudan bir başarı göstermediği biliniyor. Ülkemizin 60’lı yıllarında yaşananlardaki rolünü ve Kıbrıs Siyasi Sorunu ile ilgili süreçteki başarısızlıklarını hiç yazmama dahi gerek yok sanırım! Dünya Barış Günü’nün 1 Eylül ile ilgili olması ise şu nedenle: Eskiden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Varşova Paktı üyesi ülkeler barış içinde bir dünya mücadelesi görevini hatırlatmak amacıyla Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek ikinci dünya savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak ilan etmişlerdi. SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra hiçbir ülke 1 Eylül’ü Dünya Barış Günü olarak kutlamadı. Çok da yersiz bir karar değildi bu. Hele hele de bir dünya savaşının başlama tarihi olduğunu düşününce, bu tarihin seçilmiş olması akla sığmaz. Bunu paylaşmak için konu aldım aslında. Yoksa Hitler gibi bir caninin savaş başlattığı günde Dünya Barışı’nı kutlamak için değil. Barışı her gün kutlayalım ve dileyelim. Ama bir savaşın başladığı gün hariç! Bu nedenle benim BARIŞ yazım dündü!