17 Eylül 2012 Pazartesi

Yitip giden...

En çok isteyip de uzun zamandır yapamadıklarını bir daha yapmadan yaşlanmamalı insan. Ne çok şeyin apansız hayatımızdan çıktığını fark ettikçe telaşlandığımız, ‘yaşamadıklarımızı acele yaşamalıyım’ dediğimiz bir süreçten benim gibi kaçınız geçiyorsunuz ya da geçtiniz kim bilir? Farkına varmadan neleri geride bırakıyor insan. Kaçımız hatırlarız, ne zaman vazgeçtiğimizi saklambaç oynamaktan? Kimi sobelemiştik en son? Ne zaman taşıdı yüreğimiz, bir bisiklet sırtında eve geç kaldım heyecanını? Aynı heyecanı kimlerle paylaşmıştık, bedenlerimiz küçük olmasına rağmen kocaman olan dostluklarımızda? Dirseğimizdeki bir yarayı annemize, en son ne zaman ağlayarak anlattık? Ya sarı ilacın acısı? Hala aynı mıdır acaba? Acılar bile nasıl da doz değişiyor... Evde kapalı geçen öğle sıcaklarında, ‘ne oynayacağım sıkıntısı’ dönemin nasıl da en büyük sorunuydu hayatımızda? Azar yiyeceğimizi bile bile, en son ne zaman buzdolabı önünde buz gibi su içerken yakalandık, kan ter içinde oynanan bir oyun sonrasında. Ne oldu da bunlar apansız çıktı hayatımızdan? Nasıl oldu da hiç anlamadık? Ne zaman çıktılar hayatımızdan? Yoksa bir yerlerde bunlar duruyor da biz mi dönüp anmıyoruz, almıyoruz? Peki neredeler? Her birimizin hatıralarında dar satırlara sıkışmış ve sergilenmeyi bekleyen ne çok ayrıntı var kim bilir? Aynı ülkenin çocukları ne çok aynı özlemleri yaşıyorlar. Çocukça yaşanan, almadan verici dostluklarda, bir küs bir barışık, olmazsa olmaz arkadaşlıklarda yaşlanıyor insan, bunları bilemeden yaşamakla yaş alıyor insan... Öyleyse tam yaşamak lazımmış her yaşı her zamanı! Çünkü bitince, yoktur tekrarı zamanın. Dönüşün yoktur o zamana. Yarını olmaz zamandan ayrılışın. Tekrarı var sanırsın ama inan yoktur tadı hiç bir tekrarın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder