28 Şubat 2013 Perşembe

Tamamlanamama

Hiçbir şeyin raslantı olamayacağı kadar karmaşık bir evrende yaşadığımızı vurgular bilim insanları. Evrenin kendi planlaması ve hayatı olduğu kanaatindeler. Biz, ne kadar kaderci olursak olalım, ne kadar kendi planlarımızı yaptığımızı düşünürsek düşünelim, bizim dışımızda, büyük bir plan, dev bir organizasyon var! Bilim insanı Paul Davies’in bilinç ile madde arasındaki etkileşimle ilgili görüşlerinin temelinde bir “antropi ilkesi” yatar. Antropi ilkesine göre, fizik yasaları kendini düzenleyebilen karmaşık yapıların (örneğin, insan bilincinin) gelişimi açısından gerekli koşulları hazırlarlar. Davies’in görüşlerini paylaşan bilim insanları, bu ilkenin işleyişinde, karmaşık yapıların belirli bir gelişim aşamasından sonra ortaya çıkmasının neredeyse fiilen teşvik edildiği bir tür kadercilik görürler. Yine de Davies, bu yapıların fiili biçimlerinin hiçbir şekilde önceden belirlenmediği vurgulanmaktadır. Daha doğrusu, uygun koşullar sağlanırsa kendini düzenleyebilen karmaşık yapılar ortaya çıkacaktır. “Güçlü antropi ilkesi” ise, evrenin kendini bir öz-farkındalık aşamasına ulaşacak şekilde düzenlendiğini öngörür. Bazı bilim insanlarına göre bizler, daha da karmaşık kendini düzenleme düzeylerine erişme potansiyelinin bulunduğu ve evrenin sonuna dair endişelerimizin bir noktada temelsiz kaldığının görülebileceği “tamamlanmamış” bir evrende yaşıyoruz. Aslında inanan insan için bunun temeli tartışmasızdır. Tamamlanma ihtiyacı da yoktur. Çünkü ebedi ve ezeli olan Allah, tüm bu sorguların yanıtıdır. Tamamlanamama meselesine gelince... Tam da yaşam gibi aslında. Hayat hep tamamlamaya çalışmakla geçiyor. Ardınıza baktığınızda da neredeyse her şey yarım. Hatta ‘tamamladım’ diye düşündüğümüz bir çok konu da tamamlanmış değil. Çünkü “tamamlama”nın kendisi yeterince üstü örtülü bir görece. Görece tamalama, sadece bize göre şekilleniyor. Oysa yaşamın kendi algoritması içinde birey planlı ve hedefli yaşadığını düşünse de, temelde hiç bir gerçek plan olmadığını yaşamın kendisi bize kanıtlıyor. İnsanlar doğuyor, yaşıyor ve ölüyor. Bunların hiçbirinde de gerçek tarihler bilinmiyor. Doğumunuzun tarihi döllenen yumurta anından itibaren biliniyor ve doğumunuzun tarihi be nedenle biliniyor diye düşünebilirsiniz. Oysa döllenmenin tam zamanının bilemezsiniz. Bunun ne zaman olacağını bilemezsiniz. Hatta bunun olup olmayacağını dahi bilemezsiniz. Bu noktaya gelen tüm tartışmalar yaşamın gerçekliğinin de tartışılmasıdır. Yazmamdaki gerçek odur ki, planlar ve hedefler, düzenli bir hayatın motivasyonudur aslında. Ancak, hiçbirinin hiç olmayacağını, olamayacağını bilerek ertelememek, gerçekliğin ta kendisidir. Yarına yetişemeyecekler var bugün aramızda. Ama bugün, şu an yapabileceklerimiz de var! Yarının gerçekdışılığına inatla!

26 Şubat 2013 Salı

Anlamak istersen eğer!

Ne siyasetine ne de siyasetçisine bakacaksın bir milletin. Bakmak istersen eğer derinine, anlamak istersen bir milleti, onun önce tarihine bile bakmaya lüzum yok! Şairine, şiirine, yazarına, hikayesine, resmine, ressamına bakacaksın en çok. Ya da tiyatrosuna, tiyatrocusuna bakacaksın. Hatta en çok şarkısına bakacaksın bir milleti anlamak istersen eğer. Siyasetçi ne ki? Gelip geçici... * Bu nedenle sevdim Anadolu insanının yıllarca. Belki de Nazım’ı sevdiğim gibi. Nazım’ı sevdiğim için. Çünkü kendi devrinin ne siyasetçisi var artık ortada ne de siyaseti. Tarihi tartışılırken bile siyaset hakkındaki değerlendirmeler ikircikli. Ama ya türküsü, ya şiiri! * Sıradan bir şiir okuması değil bu. Bir milleti tanıma, tanımlara kavuşturma sanatı... Derdine tasasına ortak olmak, isyanına ses vermek gibi... Tam da bu nedenle bir paylaşım daha yapalım Nazım’dan... Hep birlikte, kendi şiirimizi, kendi şairimizi de unutmadan, siyasete bulaştırmadan... * Bir ağaç var içimde fidesini getirmişim güneşten. Salınır yaprakları ateş balıkları gibi yemişleri kuşlar gibi ötüşür. Yolcular füzelerden çoktan indi içimdeki yıldıza. Düşümde işittiğim dille konuşuyorlar, komuta, böbürlenme, yalvarıp yakarma yok. İçimde ak bir yol var. Karıncalar buğday taneleriyle bayram çığlıklarıyla kamyonlar gelir geçer ama yasak, geçemez cenaze arabası. İçimde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman. Ama bugün cumaymış, yarın cumartesiymiş, çoğum gitmiş de azım kalmış, umurumda değil...

24 Şubat 2013 Pazar

Astapovo İstasyonu

Tolstoy’u bilirsiniz. Hakkında çok da anlatıma gerek yoktur. Adı kendi başına bir anlatımdır. Her şeye yeter. Uzun yıllar önce İngiltere’de ikinci el kitap satan köhne ama alabildiğine çekici, bir yan mahalle kitapçısında Tolstoy’un büyük eseri Savaş ve Barış’ın İngilizce olarak basılan tarihi ilk baskısını bulup almıştım. Kitapçı, bu eserin ilk baskısını bulmamın heyecanı ve bir o kadar da şaşkınlığını gizleyemediğimden olacak ki benimle uzun uzun sohbet edip bir yazar daha önermişti. İkiletmeden o yazarın birkaç başyapıtını da arşivime kattım. Hatta sonrasında yıllarca yazarın tüme yakın eserlerini topladım. Gore Vidal’dan bahsediyorum. Dünyaya geçtiğimiz Temmuz’da veda eden Eugene Luther Gore Vidal, bir yandan İkinci Dünya Savaşı çocuğu öte yandan ise bit çok yapıtında dünya çapında dikkat çeken bir postmodernist yazar ve senaristti. O da hoş bir seda bırakıp gitti. * Bir makalede tüm zamanların tartışmasız en büyük yazarı Tolstoy ve 68 yıllık hayatına bir çoğu baş yapıt kabul edilen, 26 deneme, 8 oyun, 26 roman, 14 senaryo ve bir çok makale sığdıran Vidal’ın bir arada anılmasının nedeni aslında başka bir yazar: Jay Parini. Parini, Tolstoy’un son yıllarını anlatan eseri “Son İstasyon”u yazarken, romanla ilgili olarak Vidal “son yirmi yılın en iyi tarihi romanı” ifadesini kullanmıştı. “The Last Station”, 2010’da gösterime giren çok ödüllü bir filme de konu olmuş Jay Parini’nin Leo Tolstoy hakkındaki 1990 tarihli biyografik ve tarihi romanı, dev yazarın Rusya’da köhne bir tren istasyonunda biten son yılı üzerine belgelere ve günlüklere dayalı içeriği ile çarpıcı bir çalışma. Parini ne Tolstoy gibi kelimelerin anayurdu, ne de Vidal gibi yazdığı cümlelerin tartışma merkezi. Ama Tolstoy’u kaleme almanın hazzıyla satırları, yazara yakışacak kadar büyük. * Dünyaya varlığı ile değer katmış Lev Nikolayeviç Tolstoy, ömrünün son baharında, 13 çocuğunu, 48 yıllık eşini, şanı, şöhreti, gazetecileri ve her şeyini geride bırakarak bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk Astapovo İstasyonu’nda son bulacak olsa da bu yolculuk günlükler ve mektuplar aracılığı ile Parini’nin kaleminden tarihe yazılmıştır.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Duygusal diyalektik

“Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır” demişti Kierkegaard. Duygusal diyalektik aslında bu. Lucas’ın ifadesiyle ise “gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin klasik örneği” Kafka’dır. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur. Öylesine sade anlatır ki, sadelik aklımızda kendi yetimizle karmaşıklaşır. Çünkü söz konusu sadecelik beklenmeyen derecededir. Franz Kafka’nın yaşadığı Avrupa utancın coğrafyasıydı. Kafka’nın ilk akıl karışıklığı, ilk boğuntusu da bundandı. Praglı bir Yahudi’ydi ve Yahudi olduğu için Almanlar, Almanca konuştuğu içinse Çek’ler tarafından hor görülüyordu. Bunlarla başladığı bir hayatta kendisi için hissettiği öncelikli duygusu “hiçbir şey” olduğuydu. Onun hiçbir şey olma hissi, Mevlana’nın hiçliği gibi değerli bir yapıta bir başyapıta yönlendirdi kendisini. “Değişim”i yazdı. Değişim’in efsanevi ilk cümlesi şöyledir: “Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu...” Karamsarlığına rağmen Kafka'nın romanlarında her zaman ümit ışığı görmek mümkün. “Dava”nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.’ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur yararı olmayan bir umuttur ama umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şeyde budur aslında... Güçlülüğü ya da büyüklüğü değil, varlığı anlam getirir umudun. Edebiyat tarihine geçen az sayıda diyalogdan birine de sahip oldu Kafka. Arkadaşı yazar Gustav Jarmouch yanına gelip “'Bugün ışıl ışılsınız” dediğinde verdiği cevap şöyle oldu; “Dün Max ve karısıyla yemekteydim. Dostlarımın gözlerindeki ışık üstüme sinmiş olmalı...” Kafka’yı sadeleştiren hayatın kendisiydi aslında. Umudu ve aydınlığı içerek bir kesitin hep olduğu ve hepimizin yaşadığı hayatın kendisi!

İmrenmemek elde değil

Bir alandaki ülke gelişimini resmi devlet rakamları ile paylaşmak istedim. Çünkü imrenmemek ama bir o kadar da gurur duymamak elde değil: 2010 itibariyle Türkiye'de sineması bulunmayan tek şehir Tunceli. Bilet fiyatı ortalaması, 2012 itibariyle 9.6 TL. 2006'da ortalama bilet fiyatı 7.3 TL. Can Dündar'ın Mustafa filmi (1 milyon 101 bin 14 kişi) 22 yılda en çok izlenen belgesel. 23'ü yabancı, 21'i ulusal olmak üzere 44 ödül ile Türk sinemasının en çok ödül alan yapımı Uzak, 63 bin 845 kişi tarafından izlenmiş. En çok yerli yapımın vizyona girdiği yıl, 70 filmle 2011. En düşük ise 2002 ve 1996. Bu yıllarda dokuzar yerli film vizyona girmiş. 1990-2012 (haziran ayına kadar) 594 yerli film arasında 1 milyon sınırı aşan 52 film yer alıyor. 381 film ise 100 bin barajının altında kalmış. Türk izleyicisi genelde hafta sonları sinema gidiyor. 2012'de hafta sonu sinema gidenlerin oranı yüzde 57. Hafta sonu da yüzde 39 ile en çok cuma günleri sinemaya gidilmiş. Türkiye'de 1989 ile 2012 arasında 303 yönetmen 625 yerli film çekmiş. En çok filmin vizyona girdiği yıl 2011. 288 filmden 70'i yerli 218'i yabancı film. 1990-2011 arasında en çok ABD yapımı film, 2 bin 568 adet, gösterime girmiş. İkinci sırada Fransa 248 filmle yer alıyor. Sonra sırasıyla İngiltere (216), İtalya (138) ve Almanya (122) yapımı filmler geliyor. Bugün kült film olarak adlandırdığımız pek çok yapımın aslında vakti zamanında çok da izlenmediğini bilmek de şaşırtıcı. Mesela Melih Gülgen'in Tatar Ramazan filmi gösterime çıktığında 10 bin 25 kişi tarafından izlenmiş. Yine Serdar Akar'ın Gemide filmi 16 bin 661 kişi tarafından seyredilmiş. 2006-2012 arasında seyirci en çok 2012'nin 17 Şubat'ta başlayan haftasında sinemaya gitmiş. Toplam rakam 2 milyon 732 bin 568 kişi. Bu hafta Fetih 1453'ün vizyona girmişti. l1989 ile 2012 arasında en fazla bilet satılan seri filmler sıralaması şöyle: Üç filmlik Recep İvedik serisi 11.9 milyon, üç filmlik Kurtlar Vadisi serisi 7.1 milyon, sekiz filmlik Harry Potter serisi 6.5 milyon, üç filmlik Hababam Sınıfı serisi 6.2 milyon, dört filmlik Alacakaranlık serisi 4.6 milyon seyirci tarafından izlenmiş. Türkiye'de sinemalarda 1990'dan 2012'nin sonuna kadar 564 milyon bilet kesilmiş. Bunun 194.3 milyonu yerli filmi için, 369.7 milyon bilet ise yabancı filmler için. Bu rakamlarda, dağıtım ağında yer aldığımız için bizim ülkemiz de var. Elbette gurur vesilesi bu değil, Türkiye’nin özellikle son 10 yılı.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Cafer Panahi’ye Berlin’den ödül geldi

Gündeliğin sıkıntılarından kurtulmak için merkez aldığınız enformasyondan uzak durun. Bunca olup bitene rağmen bir dünyalı olduğunuzu hatırlayın! Neredeyse tüm yazılarımda kültürü temel almamın nedeni de bu bir bakıma. Üstelik bi riddia ile! O da şu: “Siyasi yazı yazmak, bir yazı içeriği hazırlamanın en kolay yanıdır.” * İngiliz Film Ve Televizyon Sanatları Akademisi Ödülleri olarak bilinen BAFTA Londra’da tarihi opera binası Royal Opera House’da 66’ncı ödül törenini tamamladı. En iyi film ödülünün sahibi Argo’nun olduğu gecede, filmin yönetmeni Ben Affleck en iyi yönetmen ödülünü aldı. “Skyfall”un “En İyi İngiliz Filmi”, “Zincirsiz” filminin ise “En İyi Özgün Senaryo” seçildiği törende İngiltere’nin en saygın sinema ödüllerinin kazananlardan bazıları, İngilizce olmayan en iyi yabancı film, Aşk (Amour), en iyi belgesel, Searching for Sugarman seçildi. En iyi özgün senaryo ise muhteşem öyküsü ile Zincirsiz (Django Unchained) oldu. En iyi kısa film ödülünü ise Swimmer aldı. * Öte yandan BAFTA’nın hemen ardından dünyanın en önemli film etkinliklerinden biri olan Uluslararası Berlin Film Festivali’nin 63’üncüsü gerçekleşti. Altın ve Gümüş Ayı ödüllerinin sahiplerini bulduğu bu festivalle Oscar’a giden yolculuk başlamış oldu. Altın Ayı ödülünü Romanyalı yönetmen Calin Peter Netzer’in Child’s Pose (Çocuğun Tavrı) filmi kazanırken, Wong Kar Wai’nin jüri başkanlığını yaptığı festivalde, Bosnalı yönetmen Danis Tanovic’in An Episode in the Life of an Iron Picker (Demir Toplayıcının Hayatından Bölümler) filmi prestijli bir ödül olan büyük jüri ödülü kazandı. Filmin oyuncusu Nazif Mujic ise en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Festivalde ödül alan tek Türk yapımı ise Köken Ergün’ün Aşure adlı filmiydi. Aşure, Alman Yabancı Akademisyen Değişim Programı Kısa Metrajlı Film dalında ödül kazandı. En iyi senaryo ödülü ise cezaevinde “hayalleri dışında herşeyine” kısıtlama getirilen, İranlı yönetmen Cafer Panahi’nin filmi Closed Curtain’e verildi. En iyi yönetmen ödülünü ise Prince Avalanche filmiyle ABD’li David Gordon Green kazandı. Ayrıca festivalde, en iyi kadın oyuncu Sebatian Lelio’dan Gloria filminde Paulina Garcia, Alfred Bauer Ödülü ise “Vic Flo ont vu un ours” filmine verildi. * Dünya şu sıralar bunları konuşuyor. Zihinlerimizi haketmediklerimizle değil hakettiklerimizle doldurmanın yolu, kültür yazıları.

15 Şubat 2013 Cuma

Ne güzel ülke

Kadıköy’de bir cadde. Caddede bastonu yardımı ile ağır ağır ilerleyen adama 10-15 metre uzaktaki iki genç şaşkınlık ve heyecanla bakmaktadır. Biri diğerine “gördün mü bu Fazıl Hüsnü Dağlarca, şansa bak senin de şiir kitabın çıktı, hadi gidelim de tanış” der. Heyecanla ünlü şaire doğru ilerlerler. İlk defa görmenin heyecanı içinde olan gençlerden kitabı çıkan, şairin koluna girip, “hocam merhabalar, nasılsınız” diye sorar. Kalın gözlük camının arasından sertçe bakan şair. Elindeki bastonun yardımıyla genci itiyor. Ve hemen ardından “Kimsin sen” diye sorar. Gen “şairim” der. Ünlü şair bu cevabın ardından bastonunu kaldırdığı gibi gencin kafasına geçirir. Neye uğradığını şaşıran genç “hocam, özür dilerim, ben…” diye özre kalkışsa da ünlü şair “ben 100 yaşına gelsem şairim demem kendime, **ktir git! ” diye bağırarak bastonuyla bir daha vurur. Çok öfkelidir. Ardından yavaşça ama bağıra çağıra uzaklaşır. Gençler arkasından öylece bakakalırlar… * Aradan uzun zaman geçer. Ünlü şairin ölümünden iki ay önce, aynı genç kendisini ziyaretine gider. Kadıköy’deki evinde uzun uzun sohbet ederler. Usta şair o günle ilgili duygularını anlatır: “Şairlik halim selimliktir. Bu halk var ya, kişilik sakatlığı yaşıyor, şiirden ne anlar, ben ne diyorum ki... Sen şairsen bir namazın en önemli rekatındasındır yazarken. Sana açıkça bir şey ifade edeyim: Artık dünya üzerinde şiirin pek önemi kalmadı. Bu çağın getirdiği bir durum. Biz şiirle yazışırdık. Yazdığımız şiirler merak edilirdi, elden ele dolaşır okunurdu. Şimdi böyle bir dünya yok… Samimi olmam gerekirse, sinemayla uğraş. Şiir yazma demiyorum ama pek ehemmiyet arz etmeyecektir. En geçerlisi bu.” * Bu gerçek hikayeyi ve daha bir çoğunu, Ayhan Bozkurt’un kitabından okuyabilirsiniz. Usta şairin kaleminde bir şiiri sizinle paylaşırken, özellikle ‘herkesin kolaylıkla her şey olabildiği sevgili ülkeme’ ithaf etmek istedim, müsaadenizle. “Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı, ki başka birisi yok beni duyan. Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan.”

13 Şubat 2013 Çarşamba

Elma

Aksine söylenmiş ne kadar büyük cümle, ne kadar şiir mektup roman olursa olsun, sevmek basit bir iştir. Sevmeyi abartmak ise ondan daha da basittir. İnsansan seversin. Mutlaka seversin. Bir şekilde, birisini, bir şeyi, bir yeri... Ama seversin. İnsan olduğunun farkına varmaktır sevmek. Kendini ve varlığını kabul etmektir aslında. ‘Emek vermektir’ diye söylenen beylik laflara inat, basit, sade, kendince mütevazı bir eylemdir sevmek. Abartıları kaldırmayan, bir ‘sıradanın öyküsü’dür aslında. Oluruna gelirse seversin. Sonrası Allah kerim. Yaşama sevincinin hücrelerinde dolaşmasına tanıklık eder sevince. Biçim değiştirir, azalır artar ama hep insanın kalbindeki potansiyeldir sevmek. Sevmeden yaşayamaz insan. Yaşadığını sanır ama bir geri sayışın pençesinde tüketilen bir hayat gibi olur, sevmeden yaşamak. Manası olmayan! Hatta Nazım Hikmet’in satırlarındaki sorusu gibi “yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” diye soracak kadar basit bir eylemdir. Çünkü tek başına, çünkü yalın ve basit olandır, asıl olandır, sevmektir. Kendi bedeninde yaşadığın ama muhatabın olursa da bütünleştiğin bir sürecin ta kendisidir. Karşılık görmemeyi dahi göze alarak, delicesine ama tüm kalbiyle sevmeden, bu hazzın insanı insan yapan tadını tatmadan ayrılmamalı insan, bu geçici hayattan. Hiç abartmadan, içinden geldiği gibi, kalbinde çocuk bahçeleri kurulmuşçasına cıvıl cıvıl bir duygudur sevmek, sanki hayat hep devam edecekmişçesine... Elma meselesindeki gibi. Karşılığını falan çok da beklemeden, basitliğinin gizemini, karmaşıklıklara yendirmeden... Ne mutlu kalbinde bu şekilde bu duyguyu yaşayanlara...

12 Şubat 2013 Salı

Sınırsızlık

Bir çok coğrafyada devletler, gerek dinlerin, gerek ailelerin ya da okul gibi diğer kolluk güçlerinin geliştirdiği hatta yasaların düzenleyip yasakladığı veya toplumsal kuralların denetlediği denetimler, zayıflamaktadır. Yaşanması doğru olanla yanlış olan, diğer bir değişle yaşanmasına izin verilenle yasaklanan arasındaki önemli sınır gün günden öte, incelmekte ve yok olmağa ilerlemektedir. Devletler ayrı ayrı coğrafyalarda, kendi sınırlarının içerisinde kurallar uygulasa da, artık çağımızda hep birlikte yaşıyoruz. Milyarlarca birey aynı televizyon programını izleyip, aynı internet sitelerinde paylaşımlar yapıyor, aynı müziklerle eğlenip aynı sanatçıları beğeniyor. İnsanlar aynı modayı takip edip, aynı şeyleri yiyip içiyor, aynı gezegenin etkilerinden etkilenip, aynı hastalıklara yakalanıyor. Aslında artık sınırlar sadece ‘henüz kaldırılamadığı için varlar’. Oysa gerçekte o sınırlar yok. Bu sınırsızlık, yaşamın gündeliğine de indirgenirken, gelecek dürtüsünden yoksun toplumlar günü, yarın hiç olmayacakmış gibi yaşıyor ve toplum kültürlerini miras bıraktıklarını unutuyorlar. Coğrafyaları aşan bu global sınırsızlık özgürlüklere yansıdıkça, iyi ile kötü arasındaki çizgi de inceliyor. Bu da daha çok, kötünün iyi gibi algılanması ve meşrulaşması anlamını taşıyor. * Devletlerin sınır çizgileri; bu sınırlar akıllardan silindikçe, tüm gezegenin ortak yaşadıkları hızla arttıkça, yok olmağa mahkum olacaktır. Ancak aynı sınırsızlık toplumların yaşamlarına bir virüs gibi yayıldıkça, özgürlüklerin zarar görmesi gündeme gelecektir. Oysa, özgürlüklerin de sınırları olduğu bilinmelidir. Daha da önemlisi, esas olan, sınırsız özgürlüğün, özgürlük kavramının sonunu getireceğidir.

11 Şubat 2013 Pazartesi

"Kıbrıs"

Merak ettim ve internet fenomeni ekşi sözlüğe (www.eksisozluk.com) “Kıbrıs” yazıp okumaya koyuldum. İçinden kimi yerleri sizler için de paylaşmak istedim. Sadece bu bile bize ders olmalı diye düşünüyorum. Hem hakkımızda ne düşünüldüğü hem de kendimizi en yakınımıza nasıl tanıttığımız konularında. Tamamen yorumsuz bir şekilde 10 maddeyi aktarıyorum! 1. Beni ben yapan, güzel, hoş ve de saygılı insanların bulunduğu, polislerin silah taşımadığı, bazen çok kibar bazen de çok angut insanların bulunduğu 4 tarafı denizlerle çevrili kara parçası. 2. CIA ve İngiliz ajanları sebebiyle halkı ve sınırları ikiye bölünmüş adacık. Doğusunda hala İngiliz deniz üssü bulunur ve iki halka da kapalı İngiliz kampları vardır. 3. Hristiyan demokrat Makarios ve komünist AKEL iktidarını kendine tehlike olarak gören batının kana buladığı, Makarios'un CIA destekli faşist bir Rum generali tarafından devrilmesi ve Türklere katliama girişmesi. Ardından Kıbrıs barış harekatı, Yunanistan’daki cuntanın askeri başarısızlıkla devrilmesi... O günlerden Kardak’taki keçi kapışmasına kadar halkların kardeşliğini zedeleyen coğrafya. 4. Hayalet kentleriyle ünlüdür. Kimse giremez o kentlere. Bubi tuzakları ve mayınlarla doludur. Kıbrıs’taki bu tip bölgelerden biri Maraş’tır. 5. Bir zamanlar adı korsanlarla özdeşleşmiş kara parçası, yavru vatan 6. Sorun kaynağı. 7. Eskiden ucuz olduğundan herkesin tatil amaçlı tercih ettiği, sonradan çok çok pahalılaşan ada. Kumardan kendilerini alamayan insanların tercih ettikleri kurak yer. 8. Dört tarafı denizle çevrili olduğu halde yemek için balık bulunamayan kara parçası. 9. Özlenilesi mekan. 10. Ortadan ikiye ayrılmış dünyadaki tek şehir (sanırım) Lefkoşa şu an. 11. Dünyada iki telefon koduna sahip az sayıda adadan biri. 12. Türkiye'den giden öğrencilerin sürekli bir alışkanlık olarak kaza yaptığı casinolarıyla ünlü kaçamak yapılmaya müsait ülke, adacık, şehirimsi kasaba... 13. Başkentine Lefkoşe dediğiniz zaman sinirlenen insanların ülkesi. Onlar bizim Ankara’mıza Ankere demediklerinden olsa gerek. 14. Nerelisin diye sorulduğunda Kıprıslıyım diyenlerin ülkesi. 15. Bir tarihte ikiye bölünmüş simdi de birleştirilmeye çalışılan, niye bölündükleri bile unutulmaya yüz tutmuş, hellim diye süper peyniri olan, hafta sonu umumi wc’lerin kapalı olduğu yer.

10 Şubat 2013 Pazar

Hiç korkmayın

Ruhlarımızı hapseden, dünü, bugünü, yarını, tüm zamanlarımızı, hayatlarımızı hapseden, ipotek eden zihniyetler de kalmayacak. Her şeyi yapabilirler belki ama zamanın akışını durduramazlar. Özgür insanlar olmayı, rüyalarımızı, hayallerimizi esir edemezler. Irkı yüzünden bir milletvekili çıkıp kürsüden Kürtleri sınıflandırabilir, rengi yüzünden bir siyaha kendi ülkesinde, Afrika’da bir beyaz zulmedebilir, Mali’de açlıkla uğraşan, fakirlikle boğuşan insanlara bir ülke, Fransa, bu yüzyılda bile sömürüye gidebilir, yüzlerce yıllık özgürlüğüne, Tibet’e Çin esaret getirebilir, Avrupa’nın ortasında bir Müslüman sırf inancı yüzünden dışlanabilir, elli yıl geçmiş bir savaştan dolayı Kıbrıs’ın güneyinde bir Rum öğretmen çocuklara Türkleri intikam alınacaklar arasında gösterebilir, aynı adanın kuzeyinde parti rozetin nedeniyle biri seni ötekileştirebilir ya da dünyanın herhangi bir yerinde sırf tarafsız kaldığın için kötü niyetli kişiler seni kimliksizleştirebilir. Ama hiç korkmayın. Sahip olduğumuz tek şey hayallerimiz, gerçek azınlık hayallerimiz, ideolojilerden, taraflardan sıyrılmış hayallerimiz kalsa da, her şeyin temeli bu hayaller olacaktır. Hiç korkmayın, her şeyi yapabilirler ama zamanı durduramaz ve onlar da yok olup giderler. Sahip olduğunuz tek şey hayalleriniz olsun varsın. Hayalleriniz, hayallerimiz her şeyin başlangıcı. Mutlu günlerin hayalini kurun ve her şeyin en güzel olacağını hayal ederek katılın tarafsız ve bağımsız bir kültür yaratma mücadelenize. Korkmayın, her şeyimiz, hiç kısıtlanmayan tek şeyimizdir. Hayallerimizdir. Güzel bir hafta dilerim. Hayallerinize sahip çıkın!

Öğreniyor insan

İlk önce sevmeyi öğrenmeliyiz. Her şeyi sevmeyi üstelik. Sevdikçe kendimizi hissettiğini kendimizi anlayabildiğimizi öğrenmeliyiz. Affetmenin ne olduğunu öğrenmeliyiz hemen ardından. Bunun yeni insanlar kazandırdığını ve affedilebilmenin de kapısı olduğunu öğrenmeliyiz. Unutulmanın kötü olduğunu veya hatırlanmak ihtiyacını öğrenmeden, hatırlamayı örenmeliyiz mesela. Bizi seven ve bize değer veren insanların en yakınımızda, yanı başımızda olduğunu öğrenmeli. Hiç uzaklarda aramadan. Pişman olmayı öğrenmeden önce, pişman olunca üzülmemeyi öğrenmeliyiz. Yani pişman da olmalı insan ama buna üzülmek yerine bunu kendisinin yaşadığını bilmeli. Kelimelerin bir noktadan sonra anlamsızlaştığını, gözlerin de konuşabildiğini ve hatta gözlerin kelimelerden güçlü olduğunu öğrenmeliyiz mutlaka. Her kaçırıldığı düşünülen fırsattan sonra, ona üzülmek yerine bunun da yeni bir fırsatın ilk anı olduğunu öğrenmeliyiz. Birisinden özür dilemeyi de öğrenmeliyiz. Bunun aslında insanı insan yapan bir şey olduğunu bilerek. Söylemek yerine bazen duyguları hissettirecek şekilde davranmanın daha değerli olduğunu da öğrenmeli mesela. Hatta çoğu zaman susmanın büyük bir ifade etme şekli olduğunu da bilerek. Ya da mesela mutluluğu aramamayı, onu yaşadığı anın içine almayı öğrenmeliyiz. Acıların aslında tükenmeyeceğini onların anılarla bizde kalacağını bilip, başa çıkmak için üzülmemeyi değil, anmayı öğrenmeliyiz. Bir hatır sormanın, hüznü, acıyı, yalnızlığı azalttığını öğrenmeliyiz. Belki de en önemlisi, tüm planlarımıza rağmen, yaşamın bizden habersiz planlar yaptığını da bilerek yaşamayı ve yaşamayı yarına ertelememeyi öğrenmeliyiz en çok. Her an, her yaşta öğrenmeyi de öğrenmeliyiz elbette. Hiçbir şeye geç kalmadan... Mutlu bir hafta sonu dilerim.

5 Şubat 2013 Salı

Yaş meselesi

Fransızlar der ki: “Yaşlı yapabilse, genç düşünebilse!” Bu özdeyişle tecrübe ve enerjinin biraradalığını idealleştiren resmi bir ideoloji baskısı hissedilir aslında. İtiraz edilmesi gereken bir baskı. Direniş gösterilmesi gereken bir baskı. Buna en güçlü direnişi ise yine bir Fransız filozofun gösterdiğini, gerek gençlere olan eğitici araştırmalarından gerekse hakkında tezler hazırlanmış bir cümlesinden görürüz. * II. Dünya Savaşı sonrasının en yaratıcı ve en verimli araştırmacılarından ve günümüzün filozoflarından biri olan Pirere Bourdieu, bugünün sosyoljisinin temel kuramcılarındandır. Yirmibirinci yüzyıl sosyolojisine miras kalacak en sistematik ve kapsamlı epistemolojik* girişimin sahibidir. Farklı dönemde yaptığı çalışmaları esasen sosyolojisinin iki temel sorunu olan yeniden-üretim ve alan sorununun kapsamını derinleştirdiği çalışmalar olarak okunabilir. * Pirere Bourdieu gençleri tanımlarken “yaşlıların; iktidarlarını ellerinden bırakmamak için uydurdukları bir sınıf ayrımı” şeklinde ifade eder. Bu tanımlamayı ilk duyduğum andan itibaren keyifle yineliyorum. İçselleştirerek üstelik, hak vererek. Zaman hızla değişirken, sadece bireyleri ve toplumları değil, hükümet etme yöntemlerini ve gelecek planlarını da değiştiriyor. Bu değişim gençlere duyduğumuz ihtiyacı son derece artırıyor. Seçilmişlerin yaş ortalamasına baktığımızda, tecrübeleri olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Ancak, altmışlı yaşlarda insanların, bugün 15 yaşında olan bir çocuğun 20 yıl sonrasını organize etmelerini beklemek de ütopik. Bu noktada, gelecek hakkında endişe duymamak elde değil. * Meclisimizin her iktidar döneminde, gençlerden ve hatta yaşları 18’in altında olan kitlelerden oluşan danışma komiteleri kurması artık bir gerekliliktir. Gençlere sadece parti programlarında ve seçim meydanlarında hamasi nutuklar atmak değil çünkü önemsemek. İş bulma vaatleri vermek de değil gençlere önem vermek. Gençleri, çocukları yönetimin ve gelecek planlarının kısacası gerçekçi bir geleceğin doğal süreci yapmak ve katılımcı olmalarını sağlamak bu yüzyılın akılcı yönetim şekli. Ancak bu şekilde yarınları daha uzak mesafeli görebiliriz. Hem böylece siyasetçiler, grileşen “siyaset adamı” tanımını belki yeniden beyaza döndürürler. Yoksa bir süre sonra, siyaset yapmak isteyen birey bulmak zorlaşacak. Her şey griden siyaha kayacak. * Yaşlıların, büyüklerin tecrübesi ile gençlerin, çocukların geleceği daha iyi görebilme enerjisi bir araya gelmeden başarıya ulaşmanın mümkün olmadığı bir yüzyıl bu. Yoksa çok geç kalırız, hızla dönen bu dünya ile birlikte dönmeye.

Değişim rüzgarları

Bu yüzyılda her şey değişirken toplum da geri kalamaz. Dünyanın hızla dönüşen teknolojik ve enformasyon etkileşimli hayatlar, her şeyi daha hızlı öğrenmemizi ve aslında diğer bir yandan da istememizi sağlıyor. Devlet başkanları kendilerine ait twitter hesaplarından halkla bire bir iletişimde bulunabiliyor. Birey dilediği insana ulaşabilip görüşlerini aktarabiliyor. Dünya küçülüyor dediğimiz doksanlar biteli 12 yıl oluyor. Dünya artık küçülmüyor, enformasyon gibi insanın da kozmopolit olmasıyla yaşam büyüyor. Herkes her şeyi biliyor. Örneğin ileri hukuk ölüm anı onurunu koruyacak önlemler alıyor. İleri derecede insan hakları işverenin mesai saatleri dışında telefonla aranamayacağı yönünde haklara erişiyor. İleri derecede teknoloji aynı konuda devreye girip örneğin mail serverlerin mesai saatleri dışında maili göndermesin diye organize oluyor. Yaşamın daha iyi yaşanması için önlemler alınıyor. O kadar ki, elliler ölüm yılları iken günümüzde bu yaş artık genç bir yaş olmuş durumda. Ömür her şeye rağmen uzuyor. Düşünün, bir tek insanın hayatını kurtarmak için milyarlarca dolarlık çalışmalar yapılıyor. Dünya hızla değişiyor. Bilim lokomotifliğini artarak sürdürüyor. Her şey değişiyor. Gelecek planları bilgi yönetimi ile sağlanıyor. O kadar çok data toplanıyor ki, en dar sınıflandırmalarda bile kişiselleşebilecek ölçüde bilgiler yönetiliyor. Her şey bilgi ile yönetiliyor. Kadrolar özellikle üst yönetimlerde, tüm eforunu geleceği planlamaya adıyor ve vizyon çalışmalarında bulunuyor. Geleceği en başarılı öngörenler en başarılı yaşayacaklar. Her şey değişirken, gençleşiyor. Hiçbir kibirin başarıya götürmediği anlaşılmış ve tecrübe edilmiş medeni diyarlarda yaşam, genç insanların yönetimi ile değişiyor. Değişim dünyada hissedilirken, bunu anlayan toplumlar, bireylerden başlayarak bu değişimin parçası olmak için özlem duyuyor. Biz hırsları ve değişimin önündeki takozları seyrediyoruz. Modern zamanlara yazık ediyoruz.

3 Şubat 2013 Pazar

Türkülerin dili

Aklınızda yaralı bir şahinin can havli, kalbinizde bir serçenin çırpınışı, avcunuzda hayalleriniz. Yumruğunuzu öylesine sıkarsınız ki öfkenizden, hayalleriniz örselenir. O zaman başlar, denizden sokaklara taşan dalga gibi, isyan! O zaman sahiline sığamaz hiçbir dalga! Kürt sorunu işte böyle bir sorundur. Suya sabuna dokunmayan siyasetçilerin ağzında, milliyetçi söylemlerin pratiği olarak PKK’yı suçlamaktan öteye gidemeyen zihniyet, PKK’nın doğmasının ve bunca canın heba olmasının mimarı olan, reddedici, inkar edici ve kendi düşüncesini başat gören zihniyetten farklı değildir. Suçlanması gereken de, bunca zamanı barışsız geçiren ve mevcut durumu çözüm görenlerindir. Bir halkın acılarını, mutluluklarını, sıkıntılarını anlamak için, sadece türkülerine bakmak bile yeterlidir. Tenezzül edip Kürtçe türkü dinleyen, anlamaya çalışan, bölge insanının kendini nasıl ifade ettiğini kavrayan insan, konunun sadece PKK eksenli bir konu olmadığını, aslında asıl olan eksenin insan olduğunu da anlar. Kim anlamamın aymazlığında olursa olsun, Başbakan Tayyip Erdoğan doğrusunu yapıyor. İnsanları kategorize eden bunca yönetimden sonra, inkarı, reddi geride bırakıp önce soruna tanım getirip, sonra da çözüme yönelik gerçek adımlar atıyor. * Kürt türküleri, ezilen, sömürülen, yurtsuz bırakılan, hayatları namlunun ucunda elleri tetikte yaşamağa mahkum edilen, kültürleri zorla asimile edilmeye uğraşılan bir halkın, Kürt Halkı’nın acıları ile doludur. Aslında Kürt Halkı yüz yıldır, ezgilerinde bile acısını anlatıyor. Anlamak gerek. Körü körüne milliyetçilik yapmak yerine yurdunu, o yurtta yaşayan tüm halklar ve kültürlerle birlikte sevmek gerek. Gerçek yurtseverlik de, yakıtı laf olan peynir gemisini yüzdürme çabası değil, budur.