31 Mart 2013 Pazar

Asil Nadir’in heyecanı

Saygı bugünden iyiydi, saygınlıkta öyle. Ancak benim lise çağımda yaşıtlarım gibi çok da gelişmiş bir içerikle eğitim yoktu. 1961 yılında ilk kez kullanılmış olmasına ve Türkiye’deki yaşıtlarımın benden yıllar önce öğrenmesine rağmen ben, ancak 1989’da, ilk kez duydum “Globalizm” kavramını. Oysa Türkiye’deki yaşıtlarımız aynı yılları siyaset dahil çok şey öğrenerek geçirdiler. * Bazı kavramlar böyledir, ya siz onlara geç kalırsınız, ya da onlar size. Tıpkı bunlara benzer bir kavramı kendi hayatım için ilk kez 1997’de Kıbrıs FM radyo kanalının açılış konuşmasında kullandım. Açılış konuşmasını yapacak olan Asil Nadir Bey, konuşma metnini ve tanıtım broşürlerinin içeriğini hazırlamamı istemişti. Asil Nadir Bey’in programdan önceki gece, gece yarısına kadar titizlikle çalışmamız esnasındaki heyecanını çok iyi hatırladığım gibi, ertesi gün programı sunmamın ardından stüdyonun dışına çıktığımızda dünyanın dört bir yanında gelen basın ordusu ile karşılaşınca hissettiğim heyecanı da hiç unutmuyorum. O metinlerde “Birinci Kuvvet Medyadır” ifadesini kullanmıştım. Oysa yıllarca “Dördüncü Kuvvet Medya” ifadesi slogan olmuş ve bu ifade ile yasama, yürütme ve yargıyı içeren ‘sözde’ kuvvetler ayrılığından sonra, bu kuvvetleri halk adına denetleyen gücün medya olduğu vurgulanmıştır. * 1997’deki o konuşmaya “Birinci Kuvvet Medya’dır” ifadesini koymamın nedeni medyanın bu kuvvetlerin önüne geçmiş olmasıydı. Şimdilerde her şey daha belirgin, artık bu kavram kesinleşti. Üstelik bu kesinleşme ne yazı ki, halk adına medyanın bu erkleri daha güçlü denetlemesi ile değil, medyanın kirlenmesi ve bu üç kavramın üzerinde etkin, yıpratıcı ve talepkâr bir güç olarak yerleşmesi ile gerçekleşti. Şimdi geriye muhatapları yerine halka sorulacak tek bir soru kalıyor. Kaç medya çalışanı ‘gerçekten iyi niyetle’ bu kuvvetin hakikaten farkında?

29 Mart 2013 Cuma

Toplumdan kalabalığa dönüşme tehlikesi

Karl Marx, toplumsal gerçeği anlayabilmek için, temel olarak toplumun ekonomik yapısının incelenmesi gerektiğini vurgular. Emile Durkheim ise toplumsal gerçeğin temelini toplumsal bilinçte görmektedir. Marx’ın teorisindeki ekonomik yapıdan kasıt elbette tikel anlamda değildir. Ekonomi-politik anlatılmıştır. Durkheim’in bahsettiği toplumsal bilinç ise aslında en az Marx’ın ekonomi-politiği kadar derindir. Çünkü Durkheim toplumsal bilinç derken, bir toplumun bireylerindeki ortak inanç ve duyguların bütününü ifade eder. Her iki kavramı birlikte içeren bir yaklaşımdan hareket edersek, bir toplumun toplumsal gerçeğine, ekonomisini, demografisini, demokrasisini, politik yapısını, düşünsel yanların, ve inançların ve duyguların ortaklığını bir arada incelemek gerekir. Gelin biz tüm bunlara; Pierre Bourdieu tarafından bu anlamda ilk kez birey için kullanılan bir ifadeyi topluma endeksleyerek, Habitus ismini verelim. Temel anlamı ile Habitus, bitkinin yerindeki durumu, dallanması, köklerinin toprak içerisindeki dağılmasını belirten morfolojik görünüşüdür. Ancak mesele bu kadar sığ değil. Habitus, Aristoteles'ten gelen ve skolastiğin de kullandığı bir terim olarak bilinir. Bir tür nitelik; sürekli bir davranış biçimi; kalıcı ve sürekli durum anlamlarını taşır. Bourdieu bu kavramı, bir bireyi, durduğu ana kadar oluşturmuş olan (hatta -zaman ilerlemekte olduğundan ve an geçen bir kavram olduğundan- oluşturmakta olan) her şeyi ifade etmek için, biriktirilmiş bir kavram olarak kullanır. Toplum için de bunu kullanmamız mümkündür. Toplumsal gerçeği bu üç yapısal kavram üzerinden düşündüğümüzde aslında üçü de farkı gibi görünür. Oysa, önemli bir kesişme noktaları olduğunu anlayabiliyoruz. Toplumsal gerçeği anlamak için “toplumun ortak yanlarını bilmek” kaçınılmazdır. Bu noktada ise mesele, toplumun ortak yanlarını ortaya çıkarmaktan geçer. Yaşamın ortaklıklarından olan kültürel anlayışlar ve toplumsal folklor, halkbilimciler tarafından, sosyoloji ve toplum psikolojisi gibi disiplinler tarafından hatta tarih ve iktisat gibi destek bilimler yanında arkeoloji ve antropoloji gibi disiplinlerce değerlendirilir. Ancak yaşayan halkın kendisi de aydınlarca gözlendikçe, bu ortak noktaların anlaşılması çok da zor değildir. Yeter ki toplumsal ortaklıklar olsun. Şu vurguyu da toplumlar için ve toplumumuz için yapmakta yarar vardır. Toplu olmak ya da toplum kalmak için, ortak soy ve tarihe sahip olmak yeterli değildir. Mevcut zamanı yaşayan bireylerden oluşan bir toplum, ortak duygu ve düşüncelerini yitirmiş ya da yitirmekteyseler, toplumsal gerçekliklerini bilemeyecekleri gibi; toplum kavramını da yitirirler ve sadece bir kalabalık olurlar.

Haksızlığa uğramak!

Nazım Hikmet, 28 Aralık 1938’de Askeri Yargıtay’ın onaylamasıyla hiçbir suçu olmadan toplam 28 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Şaire yönlendirilen suçlama "orduyu isyana teşvik etmek"ti. 1949 yılına gelindiğinde Nazım Hikmet, toplam 12 yılını hapishanede geçirmişti. Kendince artık dayanma sınırına gelmiş ve farklı "mücadele yollarını" denemeye hazırlanıyordu. Sonunda 8 Nisan 1950’de açlık grevine başladı. Avukatının isteği üzerine açlık grevini bir süre durduran şair, 1 Mayıs 1950’de tekrar greve başladı, 13 Mayıs’ta Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırıldı. Sonunda 19 Mayıs 1950’de açlık grevine son verdi. Bu arada iktidar değişecek ve 14 Temmuz 1950’de çıkarılan af yasasıyla da Nazım Hikmet tahliye edilecekti. * Açlık grevi çıkmaza giren bir mahkumun mücadeleyi bırakmamasıdır. Haksızlığa uğrayan insanlar bir çok alanda eyleme geçerler. Adaletin önemi de burada daha da belirginleşir. Askeri akılla alınan kararlar ve verilen cezalar tarihin köhneliklerinde oldukça fazladır. “Haksızlığa uğramak” hissi bireyi, yaşadığı alandan soyutlar, kendine döndürür, içsel duygularla duygusallaştırır, isyana yol açar. Bu türden tüm eylemlerin ilk adımı düşünce ile başlar. Düşün insanlarının başına, tarih boyunca bu olgular sıkça gelmiştir. Esas olan tarihin haklı çıkarması olsa da, haksızlığa uğrama sürecinde yaşananlar kısacık ömrün çileleri olarak yansır. Haksızlık haksızlıktır! * Nazım Hikmet bu çileli süreçlerden defalarca geçmiş bir düşün insanıdır. Açlık grevi kararı da bunca haksızlığa uğramasının sonucuydu. Haksızlığa uğramak yaralayıcıdır. Adaletsiz hissetmek, güvensiz tekinsiz hissetmek gibidir. Bu nedenlerle bir ülkede adil yaşamadığınızı düşündüğünüzde ilk olarak mutsuzluk hissine kapılır ve bu başınıza gelenle hayal kırıklığı yaşarsınız. Adalet duygusu insanın temelinde yoksa uygulamasında da yoktur. Üstelik adeletli olmak ne kadar vazgeçilmez ise o kadar da meziyettir. Her koşulda adil olma ise cesaretli insan işidir!

27 Mart 2013 Çarşamba

Bengilik felsefesi

‘An’ı yaşamak için çok nedenimiz var! ‘An’ önemlidir. Belki de bu bizim kendimiz olmamıza neden olan şeydir. ‘An’ın önemli olması zaten tek başına onu anlayarak yaşamak için yeterli bir sebeptir. ‘An’ aslında her şeydir. Çünkü zamanda kalan tek şey ‘şimdi’ ve ‘şimdi’nin en değerli detayı ise onun merkezi olan ‘an’dır. Zaman kavramı içinde ‘an’ yani temel anlamda ‘şimdi’ geçmişi ve geleceği yutan bir yapıdır. Şimdi yaşanırken, her geçen ‘an’ nasıl ki ‘şimdi’yi geçmişe dönüştürüyorsa; geleceğin de şimdiye dönüşmesi kaçınılmazdır. Sonuç: Geleceğin de geçmişin de ‘an’ kavramının esareti altında olmalarıdır. Oysa hadi gelin düşünün bakalım; üzerinde en az durduğumuz, en az anladığımız, kıymetini en az bildiğimiz zaman dilimi de ‘an’ değil midir? ‘Şimdi’yi yaşayamamaktan değil midir en büyük şikayetimiz? Tüm bir zaman varlığının tamamını ince çizgilerle işlercesine hiçleştiren geleceği adım adım alıp geçmişe çeviren ve bu denli kusursuz bir dönüşümün mimarı olan ‘an’, bizi kendine mahkum kılıyor. Üstelik değerini bile bilmemize izin vermeksizin. Zaman akıp gidiyor! Böyle mi demek lazım? Yoksa “zamanın önünden biz gelip geçiyoruz” mu demek lazım? * Belki de en çok bu nedenle ‘an’ı anlamak ve yaşamak için akıl yormalı insan. ‘An’ ve onu simgeleyen ‘şimdi’; her şeyin içinde olup bittiği, kuşatıcı bir kavramdır. Çok karmaşık gibi gelebilir ama aslında yaşanan her şey “ölü bir zamandır”. Yaşanmakta olanın yaşanmış olan kısmı da öyle. Yani ne yaşarsak yaşayalım, yaşanmış ise o zaman artık yaşayan bir zaman değildir. Ölü bir zamana aittir. Bize gelecekten gelen ama ‘an’ içinde dönüşerek geçmiş olan zaman dilimi, dönüşmeden önce de dönüştükten sonra da ölü zamanı, zamansızlığı, zamanın olmadığını da imgeler. Bengilik bu kavramın beslendiği olgudur. Zamanın bir bengilik olduğuna kanaat getirdiğimizde işe bir de uzam girer ki o zaman hiçlikle yüzleşmek gerekir. Belki de yaşadığımızı önemsizleştiren de budur. Sadece bunu anlayabilsek, ‘an’ın içine hapsolmanın en büyük özgürlük olduğunu da anlarız.

Üzülmemek elde değil

Güney Kıbrıs’ın ekonomisi ile ilgili olup bitenlere üzülmemek mümkün değil. Zaten bu satırlarımı okurken tersine bir hissiyat taşıdığınızı fark ederseniz, bunu yenmek için yardım alın. Hakikaten birinin üzüntüsü üzerine mutluluk inşa etmek olmaz. Dün, uzun zamandan sonra sınırın öte yanına geçtim. Yaşanan ekonomik çalkantı her alanda belirgin. Gerçek bir empati yapmak lazım. Bu her an herkesin başına gelebilir. Sabah uyanıyorsunuz ve bankada paranız olsa bile alamıyor, kredi kartınızı kullanamıyorsunuz. Bir çoğumuzun nakitle alakası azaldığından, çağımızda elektronik harcama yapmaya olan bağımlılık da artmış durumda. Bu nedenle her birimizin başına bir kriz sonrası bu durum gelebilir. Ülkemizdeki gidişata bakıp da aldanmamak lazım. Eğri oturup doğru konuşalım. Ne orta ne de uzun vadeli planı olan, ne de peynir gemisi yürütmekten ileri giden yaklaşımlarımız var, ekonomi alanında. Türkiye’nin her yıl kapattığı bütçe açığımızı, bir tek yıl kapatmadığını düşünürseniz ve bunu gerçekten anlamaya çalışırsanız, Güney Kıbrıs’ın şu anki haline daha derin bir empati yaparsınız. * Bütçesinin bir kısmı antlaşmalarla kendisine kırk yıldır karşılıksız hibe yöntemi ile verilen, bunlara ek olarak alt yapılara yatırımlar dış kaynaklı ve maddi karşılık alınmadan yapılan bir yapıya sistem demek de doğru olmaz, bununla gurur duymak da! Bizim ülke olarak oturup Güney Kıbrıs’ın ekonomik çöküntü yaşamasından ders çıkarmamız kaçınılmazdır. Seyirci kalmak yerine, kendi ayakları üzerinde duran bir ekonomik sistemin kırk yıl sonra da olsa kurulması için bir girişime ihtiyacımız bulunmaktadır. Elbette halk da elini taşın altına koymalıdır, akışkan nüfus da, kamu da, sivil de. Elimizde olana ölene kadar sahip olalım gibi bir bencillik, bizden sonra gelecek nesillere bu bozuk yapıyı miras bırakmamıza neden olacak gibi görünüyor. Şahsen ‘üzerime düşeni yaparım’ diyen taraftanım. Üstelik bu da bir kahramanlık değil, görevdir, mecburiyettir. * Ben Güney Kıbrıs’ta yaşanan olaylara son derece duygusal yaklaşıyor ve derinden üzüntü duyuyorum. Bir an önce de bu sıkıntıyı aşmalarını diliyorum. Bir adım ötemizde bu denli ciddi bir sıkıntı yaşanırken, huzur içinde yaşamam, yaşamamız ve rahat rahat uyumam, uyumamız mümkün değil.

25 Mart 2013 Pazartesi

İnsan, sözcüklerle düşünür

Ara sıra dil ile ilgili yazılar yazmayı önemsiyorum. Çünkü, dili gelişmeyen bireylerden oluşan toplumda bir çok şey gelişmez, gelişemez. İnsan, sözcüklerle ve en iyi bildiği dil ile düşünür. Türkler Türkçe ile İngilizler İngilizce ile Fransızlar Fransızca ile... Düşüncenin gelişebilmesinde ise dilin önemi her kriterden önce gelir. Dili gelişmemiş bir toplumun, düşüncesini geliştirmesi bu nedenle imkansız gibidir, gelişse de sınırlar içinde kalır. Bu nedenle, dilimizi geliştirmenin önemi oldukça büyüktür. Bu önem, dili yani bize ait olan Türkçe dilini korumayı gerektirir. Korumamız gereken tehlike ise egemen kültürlerin kullandığı dillerdir. Bu korumacılık aklınıza yeni egemen kültürler yaratacak nitelikte bir kavmi tezi getirmesin. Buradaki korumacılık tam tersine, küresel kültür etkileşimine kapalı olmadan, evrensel kültür mozaiğine katkı koymaktır. Gelişmiş bir Türkçe, çok kullanılan ve yaygın bir kültürün, o da bu mozaiğin zenginliğinin parçası olacaktır. Unutmamalıyız ki, temel özelliklerini yitirmemiş yerel kültürel diller, evrensel çok renkli kültür mozaiğini oluşturan yapılardır. * Bu sorumluluk, en çok yazarlara, şairlere, düşünürlere ve onlar kadar gündelik olarak karşımıza çıkan medya aygıtlarındaki sunuculara düşer. Ne yazık ki yerel medya aygıtlarında görev alan köşe yazarlarında ya da sunucularda, dilimize katkı koymayı hedef alan bilinci göremiyoruz. Gündelik detaylarda da bunu destekleyen temel hatalar sürekli karşımıza çıkıyor. Örnek verecek olursam bir çok haberde “yılan sokması” ifadesinin kullanıldığını, önceden defalarca okuduğumuz gibi, yakın gelecekte de okuyacaksınız. Oysa yılan sokmaz, ısırır. Ya da “geçtiğimiz gün” gibi ifadelerin kullanıldığı ortak hatalara rastlamak mümkündür. Zamanı biz geçmeyiz ve zamanın bizi geçmesinden dolayı bunun, “geçen gün” diye yazılması doğru olacaktır. Veya cinayet haberlerinde çokça rastlanan “infaz edildi” ifadesi gibi. Oysa infaz, cinayeti ifade etmez. Kelime, yargı kararının uygulanması anlamına gelmektedir. Diğer bir akla gelen “mali portre” ifadesi gibi. Bu ifade de sık sık mali konular içeren haberlerde karşımıza çıkmaktadır. Oysa doğrusu “mali porte”dir. Portre, yağlı boya, sulu boya, karakalem ve benzeri bir yolla yapılmış resmi anlatır. Aslında hatalar o kadar çok ki, yazmakla bitmez. Burada asıl olan vurgu, dilin, düşüncemizin de dili olduğunun bilincinde olmaktır. Toplumun gelişmesindeki en temel unsur düşüncenin gelişmesi ise, düşüncenin gelişimindeki temel de dildir.

Dünya Saati

WWF nedir bilirsiniz. Dünya çapındaki bir çok sivil toplum örgütü gibi o da geleceğimizin daha iyi yönetilmesini ve bugünü efektif kullanmayı hedefleyen bir kar gütmeyen organizasyondur. Küresel, siyasetten bağımsız, çok-kültürlü ve tarafsız, çalışmalarında bilimsel verilerden yararlanan, alan projeleri, siyasi girişimler, kapasite artırımı ve eğitim çalışmalarının bileşiminden yararlanarak somut doğa koruma çözümleri oluşturan, yerel halkı ve toplulukları, kültürel ve ekonomik gereksinimlerini de göz önünde bulundurarak alan programlarının planlanmasına ve yürütülmesine dahil eden, diğer kuruluşlar, hükümetler, iş dünyası ve yerel topluluklarla ortaklıklar kuran, çalışmalarını düşük maliyetlerle ve verimli bir biçimde yürüten, destekçilerinden elde ettiği mali kaynakları sorumlu kullanan önemli faaliyetleri bulunan bir örgüt. Bu tür dünya çapındaki benze örgütler gibi, bir yandan faaliyetler sürdürürken, bir yandan da eylemlerle farkındalığın artmasını sağlama amaçlı bir yapısı var WWF’nin. * WWF tarafından gerçekleştirilen ve dünyanın en büyük çevre hareketi olan Dünya Saati projesi ise geçtiğimiz gün yedi kıtayı bir araya getirdi. Dünya Saati bu yıl 150’den fazla ülkede milyonlarca kişinin katılımıyla rekora imza attı. Türkiye’den çok sayıda Valilik, kurum, birey ve sembolik yapının katıldığı Dünya Saati’nde alınan kararların domino etkisi gezegenimiz için birlikteliğin gücünü ortaya koyuyor. Başta iklim değişikliği olmak üzere çevre sorunlarına dikkat çekmek amacıyla WWF tarafından 2007 yılında Avustralya’da başlatılan Dünya Saati, bu yıl 23 Mart 2013’te 20:30-21:30 arasında gerçekleştirildi. Bir çok ülke sembolü bina başta olmak üzere dünya çapında binlerce bina ve on binlerce hane ışıklarını kapattı. Bu bir sembolik faaliyet, eylem. Amaç ise enerji tasarrufunun ya da enerji harcamasının bilincinde olunmasına vurgu yapmak. Geleceğin biz olmayınca olmayacağını düşünen ilke tüketim düşüncesine de gönderme yapmakta yarar var, tam bu noktada. Elbet bir gün ‘ülkemizde de’, sembol binalarımız ışıklandırılacak, bu tür eylemlere katılıp dünyalı gibi yaşayacağız. Bu kez biz yoktuk Dünya Saati’nde. Belki bir dahaki sefere dünyalı olur, dünyalı hisseder de katkı koyarız! Elbet bir gün, çevre diye bir önem olduğu canım ülkemde de anlaşılacak. Aslında geç kalındı bile artık. Ne yazık ki; ‘zararın bir yerinden dönelim’den öteye gidemeyeceğimiz günlere tutsak edildik.

20 Mart 2013 Çarşamba

“Allah’ın ahbapları olun!”

“İnsan hayatını farklı kılan sevgili olanları aramaktır. Daha iyi bir hayat için her şeyini satıp, köyünü terk ederek İstanbul'a gelen birinin hüzünlü hikayesinde bu anlatılıyor. Adam sonradan anlıyor ki, daha iyi bir hayat, daha fazla şeye sahip olmakla veya hayatındaki insanların sayısıyla ölçülmez. ‘Sevgili Olanlar’ ile hayat güzelleşir. Ama artık çok geç kalmıştı. İslam şöyle emreder: ‘Ey Allah'ın kulları, kardeş olunuz’ ama kul olmadan kardeş olamazsınız, sevgili olamazsınız.” Bu anlamlı sözler, Allah sağlık afiyet versin; Şeyh Efendi Hazretlerine, Şeyh Nazım Kıbrısi’ye ait olup iki gece önceki sohbetinde aktarılmıştır. Yaşamda kalbinize en huzuru veren sevgililer sevgilisi Hz. Muhammed ve inanan, kalbinize hayatınıza doğruyu ahlakla ve imanla getirenlerdir. Doğru arkadaşların doğru kalplerin buluşmasından doğru işler çıkacağı aklı olan herkesin algılayabileceği bir durumdur. Şeyh Efendi bu sohbetinde özellikle buna vurgu yapıyor. “Kalbinize sevgili olanlarla yaşanan hayattan daha zenginlik içinde bir hayat olamaz. Yeter ki doğru insanlardan, iman edenlerden olun” diyor. Bu inançla hayata bakmanın insan kazandırdığını da görebilmektedirler. Efendi ibret verici bir hikaye ile bunu bize anlatıyor: “Dünyada Allah’a iman eden ahbap aramak lazım. Zatın birisi doğduğu yerden bıkıp usanır ve başka bir memlekete giymeğe karar verir. Yaşı ilerlemiş. Nihayet her şeyini satıp İstanbul’a gitmiş. Çünkü İstanbul, meşhur bir memlekettir ve bütün alem İstanbul’a gitmiş. Bu aklına uymuş ve gitmiş. Aslında istişare etmeyen adam hataya düşer. O da istişare etmeden karar vermiş. Bir ev kiralamış ve sakin bir hayata başlamış. İstanbul’da yaşama onu cezbetmiş. Sonra fark etmeye başlamış ki kimse kendisi ile ahbaplık yapmıyormuş. Aradan sene geçmeden, memleketine geri dönmeğe karar vermiş. Sorana da demiş ki aylardır ben buradayım ama ahbaplık yapacak bir kimse yok, hatta hal hatır soran yok diyerek geri dönmeğe gerek vermiş.” Aslında nasıl da her birimiz bildiği bir konudur bu. Ancak nasıl da unutuyoruz sık sık. Mesele bunu bilmekte değil, anlamak ve yaşamakta. Şeyh Efendi Hz. Sohbetinde şunun da altını çiziyor: “Bizim Tarikatımız ahbaplık içindir. Sevmek ve sevdirmek içindir. Yoksa dünya insan dolu. Ama insan insanlığını unuttu. Kuruluş makine gibi uğraşıyor. Kimi seveyim kimi sayayım bilmiyor. Öyle hayatın kıymeti yok. Böyle yaşayan insan için dünya hapistir. Ey insanlar! Allah’ın ahbapları olun!”

19 Mart 2013 Salı

“Ne o, ne o, ne o”

Gelecek, ‘yaklaştıkça uzaklaşan bir şey gibi’ geliyor bazen. Yolculuğa çıkılmış ama hiç varılamayacak bir nokta gibi. Oysa bugün yapılan her şey, sonuçları ile geleceğin de parçası oluyor. Başta tıp. İnsanı yaşatmaya koyulmuş bir bilim ve bir diğeri silah üretimi, insanı -sözde- korumaya ancak gerçekte öldürmeye koyulmuş bir alan. Tüm karmaşa burada başlıyor. Tüm savaş, yaşatmakla öldürmek üzerine çalışanlar arasında. Bob Marley, kurşunlara hedef olduğunun ertesi günü çıktığı sokakta, “dinlenseydiniz en azından” diyenlere; “dünyayı kötüleştirmeye çalışanlar dinleniyor mu?” sorusu ile yanıt vermişti. Tıp alanında araştırma yapan bir bilim adamı, hastalıkları yenmek, yaşama katkı koymak kutsallığı ile gecesini gündüzüne katıyor. Başardıklarının gururu, başaramadıklarına yoğunlaşma motivasyonu sağlıyor. Peki ya silahları üretenler? Daha çok insan öldüğünde, başardıklarına inanıp, yeni “öldürme” teknolojileri yaratmak için mi motive oluyorlar? “Gelecek, gömülmüş bir saatli bomba gibi, ama bugün tik taklarını duyuyoruz” demişti Stephen Spender. Ölüm makinesi üretenler için tam da böyle. Bir mitolojik hikayeden ders almalı. “Demokles, M.Ö. 4. yüzyılda Sirakuza’yı yöneten ve zalimliğiyle ünlü korkunç tiran Dionysios’un sarayında yaşamaktadır. Tek istediği bir gün Dionysios gibi bir yönetici olmaktır. Bu nedenle ona övgüler yağdırmaktadır. Demokles’in bu yağcılığı Dionysios’un da gözünden kaçmaz, ona iyi bir ders vermek ister. Demokles’e krallık giysilerini ve altın tacı giymesini ve onuruna verilen ziyafette ülkenin tiranıymış gibi davranmasını emreder. Demokles bu duruma mutlu olmuştur ama mutluluğu tahta oturmasından kısa süre sonra sona erer. Çünkü kafasının üstünde, tek bir kıla bağlı büyük ve keskin bir kılıç sallanmaktadır.” * Dünyayı kılıçla yönetenlerin sonu kılıçtan gelecektir. Hal böyle iken yönetenler, halklarının saygısını kazanmak için zor kullanma ve şiddet haricinde yollar ararlarsa hepimiz için daha iyi olur. İnsan öldürmeyi meşru kılan tüm etkenleri kabul etmeyen bir yazı kaleme almış olsam da Nazım’la tamamlayayım. Bir tat vermek için ruhlarınıza. Denizin üstünde ala bulut, yüzünde gümüş gemi içinde sarı balık, dibinde mavi yosun kıyıda bir çıplak adam, durmuş düşünür. Bulut mu olsam, gemi mi yoksa? Balık mı olsam, yosun mu yoksa? Ne o, ne o, ne o. Deniz olunmalı, oğlum, bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

18 Mart 2013 Pazartesi

Lefke'de ormanlar ölüyor!

1995 senesinin Haziran ayında, çocukluğumun önemli evresini yaşadığım ve üzerinde çok mutlu zamanlar geçirdiğim, apartmanımızın terasında bu kez hüzünlü dakikalarım olmuştu. Bu kez terasa; çocukluğumdaki gibi bir oyun oynamak ya da arkadaşlarımla eğlenceli saatleri paylaşmak için değil, bakınca rahatlıkla görüldüğünden dağlarda süren dehşet verici yangının durumunu anlamak için çıkmıştım. Komşularımızla çıktığımız terasta, yangının ilk gecesiydi. Bir siluet halinde Beşparmak Dağları yanmakta ve arkasındaki kızıllık Lefkoşa’dan görünebilmekteydi. O gece o terasta hıçkıra hıçkıra ağladım. Ailemden birini kaybetmişçesine üstelik. Biliyor musunuz, o terasta, evimizde ve ailemde hatta ülkemizde bu denli ağlayan tek ben değildim! Ülkenin hakikaten bir arada tuttuğu yas günleriydi. Hemen ardından bir cenaze törenini andıran “katırcıların” yanmış ağaç cesetlerini taşımalarıyla tanıştım. Acı acı üzerine binmekteydi. Buna çok kişi çok üzüldük. Sonra yıllar geçti. Başta askeri birlikler olmak üzere, öğrenciler, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler derken fidan dikmeyen birey kalmadı. Hakikaten çok fidan diktik. Hatta serpme yöntemi ile dağlar da tohumlandı. Çünkü ağaç önemlidir. Çünkü orman önemlidir. Okullarda, hemen her sınıfa ağaçlarla ilgili dersler verilir. Çevre kavramının en büyük yüzdesi ağaçlar üzerinden anlatılır. ‘Ağaçların doğanın karaciğerleri olduğu’ cümlesi çocukluğumdan kalan ve eminim çoğumuzun hafızasına yerleşen bir cümledir. Cümle de bir yandan önemli bir yandan da gerçektir. Orman Haftası vardır mesela. Etkinlikler çocuklara bunun anlamı öğretilir. Şarkılar söyle çocuklar öğrenirken... * Şimdi gelelim hafta sonuma! Yeşilırmak, Vuni Kalıntıları karşısı, Lefke’nin üst yakaları! Bu bölgelerdeki ağaçlar bariz bir hastalığa yakalanmışlar. Binlercesi hasta. Yangınlarla yananlardan fazlası kurumakta. İlaçlanmamış olduğunu söylüyor bölge halkı! Ve ağaçların üzerindeki hastalık aşikar! Derhal, ivedilikle, bir gün bile beklemeden önlem alınması gereken, bölgede orman seferberliği başlatılması gereken bir durum bu. Bunun ilk adımını da hemen, hatta bugün ilgili bakanlıktan ve bakandan bekliyorum. Bir birey olarak, çocukluğumun gözyaşları ile üstelik. Tüm çocukların öğrendikleriyle. * Peki ülkemin ağaçları için, doğanın soluk alması için yanan ağaçlarımıza gözyaşı döken bir çok insan için, ağaçların önemini öğrenmiş ve bu bilgiye sahip binlerce çocuğumuzun geleceği için, çok şey mi istiyorum?

13 Mart 2013 Çarşamba

Cesaret ve kararlılık

Aralık 1964’te Birleşmiş Milletlerde konuşma yapmak üzere temsil ettiği heyetinin başı olarak New York’a gitmişti. Bu NewYork ziyaretinde CBS televizyon kanalında yayınlanan Face the Nation isimli haber programına çıkarıldı. ABD Senatörü McCarthy dahil olmak üzere değişik kişi ve gruplarla uzun görüşmeler yaptı. 17 Aralık’ta ise Paris’e uçtu ve üç aylık bir uluslararası geziye başladı. Bu gezi sırasında Çin Halk Cumhuriyeti, Mısır, Cezayir, Gana, Gine, Mali, Dahomey, Kongo ve Tanzanya’yı dolaştı. İrlanda, Paris ve Prag’da molalar verdi. 24 Şubat 1965’te Cezayir’de, sonradan uluslararası sahnede son görünüşü olacak olan “İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri”ndeki ünlü konuşmasını yaptı. Bu konuşmada şöyle demişti: “Ölümüne olan bu mücadelede hiçbir sınır yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde meydana gelen olaylara kayıtsız kalamayız. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi bizim zaferimizdir, aynı şekilde yenilgisi de bizim yenilgimizdir.” Şu sözlerle de dinleyicilerini şaşırtmıştır: “Sosyalist ülkelerin, Batı’nın sömürgeci ülkeleriyle üstü kapalı işbirliğini tasfiye etmeleri ahlaki görevleridir.” Sonra da bu hedefe ulaşmak için komünist bloğu ülkelerinin uygulaması gereken bir dizi eylemi sıralamıştır. 14 Mart’ta ülkesine döndüğünde Havana havaalanında devlet başkanının da katılımı olmasına rağmen, sade bir törenle karşılandı. İki hafta sonra kamu hayatından çekildi ve ardından tamamen ortadan kayboldu. Ülkesinin devlet başkanından sonra gelen adam olarak bakılmasına rağmen nerede olduğu, 1965 yılının en büyük gizemlerindendi. Ortadan kayboluşu için değişik sebepler öne sürüldü. Sanayi bakanıyken savunduğu sanayileşme projelerinin görece başarısızlığı, Çin-Sovyet Ayrılığı arttıkça Çin Komünist Partisi yanlı tutumunu onaylamayan Sovyet resmi görevlilerinin yaptıkları baskı ve ülkesinin ekonomik gelişmesi ile ideolojik çizgisi üzerine kendisi ile ülke lideri arasındaki önemli görüş ayrılıkları ve hatta devlet başkanının O’nun tanınmışlığından rahatsız olup onu tehdit olarak görmesi de neden olarak gösterildi. Hatta devlet başkanının bu kayboluşu ile ilgili yaptığı açıklamaların şüphe uyandırıcı olduğunu söyleyenler de oldu. * Batılı gözlemcilerine göre, Sovyet koşullarına ve önerilerine karşı çıkmasına rağmen devlet başkanının bu önerileri kabul etmek zorunda kalması ortadan kaybolmasının nedeni olabilirdi. Hâlbuki hem O hem de devlet başkanı, Sovyetler Birliği ve Çin’in de bulunduğu birleşik cepheyi destekliyordu. Ayrılığa düşmüş bu iki ülke arasında antlaşma sağlamak için başarısızlıkla sonuçlanan bir dizi girişimde de bulunmuşlardı. Adını hala kullanmadığım sosyalist devrimci hareketlerin sembolü Ernesto Guevara, kısaca Che ve devlet başkanı ise Fidel Castro’dur. Kruşçev’in Castro’ya danışmadan Küba’dan füzeleri çekmeye razı gelmesini Sovyetlerin ihaneti olarak gören Che, Küba Füze Krizi’nden sonra Sovyetler Birliği hakkında daha da şüpheci olmuştu. Cezayir’deki son konuşmasında artık Kuzey Yarım küreyi, batıda ABD ve doğuda SSCB liderliğinde, Güney Yarım kürenin sömürücüsü olarak gördüğünü belirtmiştir. Vietnam Savaşı sırasında komünist Kuzey Vietnam’ı desteklemiş ve gelişmekte olan ülkelerin halklarını, silahlanıp “pek çok Vietnamlar” yaratmaları için teşvik etmişti. Guevara’nın hakkındaki spekülasyonların baskısıyla Castro 16 Haziran 1965’te yaptığı açıklamada Guevara hakkında bilgi almalarının ancak Guevara istediğinde mümkün olabileceğini söyleyip kendisine yazdığı tarihsiz mektubu açıkladı. Bu mektupta Guevara Küba devrimine bağlılığını tekrarlıyor ancak devrim yolunda yabancı topraklarda savaşmak için Küba’dan ayrılma niyetini bildiriyordu. Dört yabancı gazeteciyle 1 Kasım’a yaptığı görüşme sırasında Castro, Guevara’nın nerede olduğunu bildiğini ama açıklamayacağını belirterek, eski yoldaşının öldüğüne dair söylentileri reddetti ve Guevara’nın sağlığının çok iyi olduğunu ekledi. 1965’in sonunda Guevara’nın akıbeti bir gizem olarak kaldı, hareketleri ve nerede olduğu iki yıl boyunca özenle saklanan bir sır oldu. 1967 Ekiminde ise bir çatışmada yakalandı ve öldürüldü. Son sözünün ise; “buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın” olduğu söylenir. Meraklısına: Konunun kaynağı; Guevara, Ernesto “Che”: Selected Works of Ernesto Guevara, MIT Press, 1969.

12 Mart 2013 Salı

Yazı nitelse önemlidir, değilse utanır

Yazının bir ifade biçiminden çok, yaşamamızla ilgili bir biçem (üslûp) olduğu edinimi, bir yanıyla, yazınsal olgularla tarihsel olgular arasında kurulan koşutluk gibi geliyor zaman zaman bana. Yazı, sadece yazanın değil, okuyanın da tarihe bıraktığı izdir aslında. Yazının kendi tarihi, insanlık tarihi kadar önemli. Birbirlerini beslediler, besliyorlar çünkü. Örneğin yazının tarihinden bir kesit açacak olursam, Burjuvazi (yani klasik ve romantik) çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre, biçim de parçalanamazdı. Ya da bir yazı çıkmazı vardı. Bu toplumun kendi çıkmazıydı. Yazılanları tarihe özdeş düşündüğümüzde, her çağın ve çağ detaylarının, aydınlattığı yazılar kadar, gölgelendirdiği yazılar da yazılmıştır. Belki de bu yazının utancıdır, Utandırılışıdır. Bir başka deyişle, düşünsel iktidardan, siyasal iktidara geçildiğinden, burjuva çağından bugüne de aynı yazım pratiğinin, rasyonel olarak geliştiğinden 1789 devriminin yazının ilkelerini değiştiremese de çoğalmasına ve yeni katılan yazıların ve yazarların siyasi iktidarla yaşamaya başlamasına neden olduğunu söylemek mümkün. 1850 dolaylarına gelindiğinde ise, üç tarihsel olay (Avrupa nüfusunun alt üst olması, dokuma endüstrisinin yerini demir-çelik endüstrisinin alması sonucu çağdaş kapitalizmin doğması, Fransız toplumunun üç düşman sınıfa bölünmesi) kapitalizmin iktidarları tarafından yazım dünyası bugünkü anlamına kadar kontrol altına alınmıştır. Ayrılıkçı fikirler ve siyasal iktidarlardan nemalanamayanlar diye ikiye ayrılabilecek doğrudan muhalifler ise, düşünsel iktidar yapılarını, iktisadi kaygıları ile değiştirerek, siyasal iktidarın gölgesine sığınma eğilimine geçmişlerdir. Yazının siyasallaştığı bu süreçten günümüze iz düşen, iktidar yandaşlığı, süreğen bir “kendini meşru kılma” öztutkunluğuna (narsistik) ulaşmış bulunuyor. Sözcüklerin dekoru üzerine, düşüncenin mutlulukla havalandığı bir hiçlikten yola çıktıktan sonra yazı, gittikçe katılaşmanın bütün durumlarından geçerek, önce bir bakışın, ardından bir edinimin ve en sonunda bir öldürmenin konusu olduktan sonra, bugün son durumuna, yokluğa ulaşmıştır. İktidarın siyasallığına yaklaşmanın yokluğudur bu. Dilin, bir çağın bütün yazarları için ortak bir buyurumlar ve alışkanlıklar bütünü olduğu bilinir. Yazının dili tümüyle, yazarın sözünün içinden geçen bir doğadır. Bu, doğallığı da içerdiğinden ideoloji ya da idealite, yazının yazarı tarafından, içsel dürtülerle üretilmediğinde, kendi kalemi, kendi düşüncesi olamaz. Bu özgürlük artacağına, artan yazının siyasallaşması olur. Yazı siyasallaşır, yazının yazdığı tarihi siyasallaşır, tarih de iktidar ekseninde siyasallaşır. İktidarı elinde bulunduran bireyler, kendi öznelerinin, özne konumlarına yenilmeleri neticesinde, yazarın da, siyasi özne konumuna itaat etmesi ile sonuçlanan, kelimelerin intiharı anlamı taşır bu. Yazı artık, bir özgürlük olarak parçalanma ve bu parçalanmayı aşmak isteyen entelektüellerin ütopyası haline dönüşür. Bugünün yazısı yazılırken, aynı satırlar bugünün tarihini de yazmaktadır. Bu nedenle, yazar değerlidir. Ancak, yazılanın daha değerli olması gerekirken, yazdıranın değerli görünmesi, yazının bugünkü utanması, utandırılmasıdır.

11 Mart 2013 Pazartesi

Globalleşirken diaspora yaşıyoruz

Dünyanın hemen her yerinde ekonomik olarak yaşanmakta olan durgunluk ve arından hissedilen sarsıntılar endişe verici boyuta ulaştı. Bu krizin dolaylı yollardan da olsa kapımıza ulaşması hiç de geç olmadı. Globalleşme böyle bir şey. Afrika ormanlarının hızla yok olmasına ya da, bir kaplan neslinin tükeniyor olmasına sadece belgesel izleyicisi gibi bakarken pek de anlamıyoruz globalleşmeyi. Oysa Çin’deki depremden sonra, temellerinde bir çatlama olasılığı araştırılan dev boyutlardaki barajın su boşaltma çalışmaları ve olası bir çatlakla bunun dünya ekonomisi ile ilişkileri düşünüldüğünde, ya da kuzey kutbunda bulunan buzulların erime hızının hava ısısına nasıl etki yapacağı öğrenildiğinde ise çok iyi anlıyoruz, neymiş globalleşme! Yalnız yaşamadığımızı, geç de olsa dünyada hep birlikte yaşamakta olduğumuzu anlamak iyi gibi görünebilir. Ancak bu anlayışa ulaşmayanlar çoğunlukta iken, “bir arada yaşama” denen nosyonun, çevremizi ve doğayı da içerdiğini anlayanlar daha da az sayıda ne yazık ki. Hâlbuki globalleşme ile ilgili farkındalığımızın olduğunu sandığımız bugün bile, bu farkındalığımızın bir geç kalmışlığı da kapsadığını kabul etmek gerekiyor. * Doğa açmazlarından tutun da, ekonomiye, sosyal ilişkilerden, teknolojik gelişimlerin kolaylık sandığımız yerde zararlı da olduğunu öğrendiğimiz tehlikelerine ya da tıpta ilerleme saydığımız araştırmalarla hayatlara mal olan virüsler yaratmamıza kadar, birçok olgu, tüm insanlığın yaşamakta olduğu sıkıntıları vurgularken, öte yandan “gelecekten gelecek olan” ve bu, temeli atılmış sıkıntılarla ipuçlarını görerek dehşete düştüğümüz endişelerle doluyuz. Globalleştiğimizi sandığımız önceki yüzyılın son çeyreği ve başladığından bu yana yüzyılımız boyunca; kaçacak yeri olmayan sınır ötesi bir diasporanın kıskancındayız bir yandan. Üstelik bir inancın bir ulusun değil, (bunu bile kabul edilemez bulurken) tümden insanlığın karşı karşıya kaldığı bir diaspora. Globalleşirken sınırlarını yitiren, ancak bir yandan da ulus devletçiliğin ve şovenizmin gizli gizli küllerinden doğduğu on yılların eşiğinde, dünyanın tek kutupla yönetildiği hatta sahiplenildiği bir zaman aralığında, girilen tünelden çıkmak kolay olmayacaktır. * Olup bitenden bîhaber ya da “kendi gemimizi kurtarma” eğilimi içinde yaşayamadığımızı anladık ancak tüm insanlık olarak geç kaldık. Yorgun gezegenin, ektiğimizi biçtiğimiz çağını yaşıyoruz bir bakıma. Üzerinde birlikte döndüğümüz dünyanın, ekonomisinden savaşlarına, savaşlarından teknolojisine, fakirliğinden zenginliğine hep birlikte ve etkileşimle yaşandığının bilincine varalı çok olmadı. Ama çok geç oldu. Üstelik alınanın yerine konamayacağı kadar geç! Olumlu ya da olumsuz, global dediğimiz fiziksel ve ruhsal edinimlerimizde, medya yığınının da önemli etkisi ile, yoğun bir etkileşim altında olduğumuzu söylemek mümkün. Üstelik “istesek de, istemesek de” türünden bir etkileşim bu! İşte bu açıdan bakıldığında; modern zamanlarda, -farkındalığımızı güçlendirerek, en azından bugün, birlikte yaşamaya başlamak gibi bir seçenekte uzlaşma sahibi olabilir ve ya da- bu etkileşime dünyanın globalleşmesi mi demeliyiz? Yoksa -gidecek yerimiz bile olmamasına rağmen- bunca olumsuzluğun ve globalleşme nosyonunun kendine de ters gelen ulusçuluk kavgaları ile dolmasının gözlemi ile bunun adını artık değişip, bu hızlı çöküşün adına YERKÜRENİN DİASPORASI mı demeliyiz?

7 Mart 2013 Perşembe

Kadının adı var!

Bu grubu ilk kurduğumda, (FaceBook hesabımın altındaki "Kadının Adı Var!" grubundan bahsediyorum) dünyada ismi bilinen bilinmeyen, gerek bağımsızca kendi adından tanınan gerekse ünlü adamların eşleri dolayısı ile destekçileri hatta yarıları veya zaman zaman arkada duran esas kişileri olan kadınları aktarmayı hedeflemiştim. Haftalarca da bunu yaptım. Birçok kadının hayatından kesitleri bu grupta paylaştım. Amacım ise sadece bunu yapmak değildi elbette. Özellikle kadın üyelerin olduğu ve kendi paylaşımlarını rahatlıkla yapabilecekleri bir sistem kurmaktı. Zamanla da öyle oldu. Üyeler, sadece kadın başlıklı konuların yer aldığı birçok paylaşım gerçekleştirdiler. Diyalektikler yaşandı ama ben dikkatle ruhlarını anlamaya çalıştım. Kadının dokunduğu her şeyin kültürel bir dönüşüme, estetik bir biçime yöneldiğine inanmışımdır hep. Ve dünyada olduğu gibi ülkemin de, kadınların bedeni üzerinden para kazanmayı engellememelerini hatırladıkça utanmışımdır. Özel günlerde hatırlamayı çok da sevmememe rağmen bugün, bunu hatırlamadan ve hatırlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü eminim ki bu engellemeyi yapmayanlar arasında birileri çıkıp kadınların bu özel gününü kutlayacaktır. “O ayrı bu ayrı” gibi mesnetsiz bir gerekçe ile üstelik. Ama kendi hatıralarıma bunu yapanları unutmamak üzere yazacağım ben. Tüm kadınlarımızın hatta kadın bedeni üzerinden gelir elde etmeyen herkesin bunu yapması gerektiği gibi. Üzücü bir durumdur bu! Dünyanın en modern zamanlarında olduğumuzu söylememiz mümkündür. Özellikle kendi coğrafyamızda, bunu önlemini almak da mümkündür. Kadının kendi bedeni üzerinden yaşam sürdürmesi en eski meslektir denir hep. Ancak benim ülkemde yaşanan tercihsel bir şey olmadığı gibi, bireysel de değildir. Ne yazık ki yazarak başaramadık yıllarca, hatta ara ara eylem yapmak da olmadı! Ne yazık ki bunu çözemedik! Bu lekeyi alnımızdan silemedik! Şimdi ben nasıl kutlarım bu günü?

Bir AB değerlendirmesi

Birkaç başlık altında, bazı şeylerin radikal biçimde kötü gittiği Avrupa Birliği’nde olan bitenleri değerlendirmek mümkündür. Her şeyden önce özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın “dünya” adını almasına rağmen bir çok ülkede yaşanmayıp en yoğun yaşandığı topraklar hiç kuşkusuz Avrupa kıtasıdır. Bu nedenle kurulum sürecinin dayandırıldığı başta demokrasi ve birey hakları eksenli hoşgörü ve uzlaşı sistemi önemli bir uygulama olmuş ve bir kurulum süreci adına başarılmıştır. Savaşın hemen ardından filizlenmeye başlayan AB, savaşı yaşayanların el sıkışmaları ile adım adım ilerlerken, savaşa rağmen düşmanlığın değil rasyonel düşüncenin öne çıkması tüm uluslarca umut verici olmuştur. Sonrasına, oluşan birliğin başta bürokrasi ve standartlarının oluşturulması AB platformunu bir toplum mühendisliği haline döndürmüş bu konuda yakalanan standartlar da, gerek direktifler gerekse tavsiye nitelikli süreçler ile ülkelere ulaşırken, kurulan ana çatı teoride çok özverili bir çalışmanın ve hakiki hoşgörünün eseridir. Ancak teknokratların kurgusu ve çalışması elbette yeterli olmayacaktı, ki öyle de oldu. Zaman ilerledikçe hissedilmeye başlanan ilk etki ne yazık ki ülke liderliklerinin kendi toplumlarını AB’nin neresinde gördüğü ile değişmeye başladı. Bu beraberinde üzülerek söylüyorum ki, ırkçılığı getirdi. Zannetmiyorum ki, ırkçı hareketler liderliklerce destek bulmasın. Ardından düşüncenin serbestliği ve özgürlüğü gibi harika bir yaklaşım, içine terörü de alan adaletsiz ve dengesiz adımları tetikledi. Öyle ki, daha dün gibi hatırladığımız AB’nin ortasındaki Müslüman soykırımları da bu iki öğenin işbirliği ile gerçekleşmişti. Ekonomik alanda ise AB ince çizgili bir denge kurmuş olsa da rakip gördüğü ABD dolarının sahibi tarafından elbette yakın markaja alındı. Sakın zannetmeyin ki Euro para biriminin yükselişi AB’nin menfaatinedir. * Öte yandan son zamanlarda ayyuka çıkan sağlık ve gıda konularındaki skandallar da bizlere, aslında AB standartlarının varlığını yine kendi içinde reddeden ve işe hile karıştıran ülkelerin olduğunu sergiledi. Bireyi esas alan ve denetim sistemleri ile çalışan birçok mekanizmanın aslında kağıt üzerinde kalması ile yüzleşen AB şimdilerde nerede yanlış yaptığını anlamanın peşinde. Oysa kat edilen ya da kat edildiği düşünülen mesafe, bir Türk deyimi ile ifade edecek olursam meğer ‘bir arpa boyuymuş’. Şimdi esas olanın; içine terör parasının dolaşımını hatta teröristlerin, birey hakları kılıfı ile barındırılmasını dahi katan AB’nin, başta kendi tüm kamuoyu ve genelde tüm dünya insanları vicdanındaki olumsuz izler bırakmasıdır. Tartışılması gereken ise artık bu sıkıntıların nasıl aşılacağı değil, sarsılan AB değerlerinin yerini ne alacağı ve bunun tüm dünyaya maliyetlerinin ne olacağıdır.

5 Mart 2013 Salı

Rönesans, sanat ve statüko

Teknloji, bilim ve sanat ne denli ileriyi ve ilerlemeyi düşünürse, siyaset o kadar durmayı sağlıklı gören, bir gerçekliğe ulaşır. Bu tanımlamayı açmam gerektiğini biliyorum. Aslında bir toplumsal entelektüel sermaye birikiminin sonucu olan bu monolog/diyalog statükoya dikkat çeken tartışmadır. Herhangi bir alandaki iktidar edenin iktidarını koruyabilmek için değişime direnmesi anlamına da gelir. Asıl olan bu statüko kavramından yardım alarak bilim ve sanatın -ki teknolojiyi tartışmaya katmaya gerek dahi yok- ilericilik anlayışıdır. * İnsanın varlığı boyunca sonrası ile iligli edinime ulaşma gayreti teolojik olarak elbette ki Allah’ın varlığına ve ezeli, ebedi olan O olduğu nedeniyle O’na anlamlandırılır. Bu ifadeleri de konu ve tartışma dışında tutmak bu anlamada önemlidir. Bahsekonu gelecek arayışı, aslında teknolojiyi geliştirerek, insani olan herşeyin bilim araştırmaları ile anlaşılması ve insanlığın faydasına sunulmasıdır. Bu noktada yardıma sanat gelir. Çünkü sanat, başta statüko diye adlandırdığımız ve mümkünse kendi varlığı dışında gelişimi reddeden, aslında bir ideoloji tabanı olmaksızın her türden ideolojinin içine sızan bir tür -değişirse ayak uyudramam- korkusuna karşı ilerici olmaya ilham kaynağıdır. Çünkü sanat aslında ilerici düşüncenin eskizidir. Bu kavramların diyalektiği global ölçekte nitelik kazanır. Örneğin Rönesans’ın bu anlamdaki etkileri, hem kendi zamanının ötesine bugünlere kadar uzanır hem de tüm dünya üzerinde olmuştur. Sadece bir isimden bahsetsek bile Rönesans üzerinden bir tek örnekle söz konusu mücadele anlaşılabilir. Örneğin; Rönesans sanatına benzersiz bir etkide bulunan Michelangelo, klasik sanat tekniklerini bilmesi ve kullanması yanında, insan formunu tasvir edebilmek için, -üstelik her açıdan tasvir edebilmek için- kadavralar üzerinde de çalışıp, Yunan ve Roma sanatından kalma bir idealleşme yaşamış olan insan figure ve tasarımlarını bir yaadan anlamağa diğer yandan ise ilerlemeğe çalışmıştır. Michelangelo’nun Rönesans’a bu anlamda katkıları olağan üstüdür. Batı resminin en önemli mihenk taşlarından ve hatta o coğrafyadaki resmin babası olarak bilinen Giotto’nun resmine yansıttığı doğallık ve gerçekçilik üzerine de çalışan Michelangelo, ancak 15. yüzyıl başında tam olarak anlaşılabilen bir derinlikte perspektif olgusunu kendi esasları temelinde geliştirmiş ve kendi tarzına temel yapmıştır. Michelangelo onlarca heykele ve freske imza atıp Roma’nın yeniden inşa ve düzenlenmesinde de önemli görevler almıştır. * Aynı dönemde klasik hukuk darlığı, hegemon olan yapı ve siyasi düzenin çokça çilesini de çeken Michelangelo, mücadelesini bilim destekli sanat üreterek hiç ara vermeden sürdürmüştür. Çağımızda siyasi temellere dayalı korkulan bir kavram olan statik düşünce ve ilerleme ile değişimi risk görme sendromu kesinlikle ve sadece sanatla aşılabilir.

4 Mart 2013 Pazartesi

“Devrimin üç kadını”

“Genç Cumuriyetin başkenti Ankara'da devrime inanmış üç idealist kadın... Latife, Mevhibe ve Müveddet... 1920’lerin bozkırında; çağdaşlığın, laikliğin, devrimciliğin meşalesi oldular. Siyasi çalkantıların ortasında, yepyeni bir devletin kuruluş sancıları içinde birbirine güç veren bir dostluğu ördüler... “Devrimin Üç Kadını” oldular. Atatürk’ün eşi Latife, İsmet Paşa’nın eşi Mevhibe ve Kazım Özalp Paşa’nın eşi Müveddet Hanımların, acılar, zorluklar, ihanetlerle örtülü yılların içinde mücadele, devrim ve de aşkla dolu yaşamları oldu. Cumhuriyet’e tanıklık eden bu üç hanımefendinin hayatları birbirine hiç benzemedi. Üçü de hayata güzel başladı... Ancak ardından gelen zorluklar, acılar onları yıldırmadı. Müveddet, bütün mal varlıklarını Rumeli'de bırakıp gelmişti Ankara'ya... Mevhibe mal kaybına uğramamışsa da evladı dahil, ailesindeki pek çok kişi kaybetmişti. Latife içlerinde en şanslı gibi görüneni. Ama onun kaybı maddi değil, manevi olmuştu.” * Bu sözler, üç devrim kadınını makalesine alan Yelda Cumalıoğlu’na ait. “Mevhibe sabırlı ve sakindi. Müveddet kendine güvenen, mücadeleci ve titiz, Latife ise idareci, kültürlü ve sanatçı ruhluydu. Gazi’nin teşhisine göre kızdı mı barut gibiydi. Her birinin evlilik hayatı farklı geçmiş, zor günler yaşamışlardı. Mevhibe evladını, Müveddet kocasını, Latife ise bir ömür sürecek hasretlik çekeceği Mustafa Kemal'ini kaybetmişti...” diyor Yelda makalesinde. * Yelda, bahse konu kadınları anlatan Ayten Aygen’in kitabını aktarıyor bu makalesinde. Kitap ise üç kadını Atatürk dönemini, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve zor zamanlarını arka fona yerleştirerek anlatıyor. Okunması gereken bir eser. Bir döneme tanıklık ediyor. O kadar da değil. Aslında, değerleri alt üst olan zamanlar yaşayan Türkiye’nin ve hatta ibretle karmaşayı izleyen bizlerin de dikkate alması gereken tarihler. “İbret”. Kelime tam da bu. Çünkü Türkiye’de her şeyin her şeye karıştığı zamanlar yaşanıyor. İbretle izliyoruz. Belki de o yıllara, Cumhuriyet’in ilk yıllarına, yokluklar içinde birlikte olan insanlara, varolma/varkalma kavgasında menfaat beklemeyen bir topluma geri dönmek ve anlamak gerekiyor olanları yeni baştan! Tıpkı ülkemizde de ihtiyaç duyduğumuz gibi, ilk günlere dönmeye, birlikte bir şeyler başardığımız günle dönmeye. Yeninde birlikte başarabilmeyi hatırlamak için.

3 Mart 2013 Pazar

2012 ve sinema

Sinema başarısı seyirci ile doğru orantılıdır. Türk sinemasındaki başarı da bu sistemin olumlu etkileri altında. Türkiye’deki seyirci -ki bu rakamlarda ülkemiz de var- tercihini yerli filmden yana kullanmış görünüyor. 2012 yıl boyunca en çok izlenen ilk 10 filmin 7'si yerli, 3'ü yabancı yapım oldu. İzleyici geçen 61'i yerli film olmak üzere 282 yeni film ile buluştu. Toplam seyirci sayısı ise 44 milyon kişi. Bu rakamlar Türkiye’de sinemaya yapılan rasyonel desteklerle sektörün yükselişi, kültürel ilerlemeye de etken. 20.5 milyon kişi yerli filmleri izlerken 23.5 milyon kişi ise yabancı filmleri tercih etti. Bu filmlerden birisi ve kanaatimce reklam yoluyla manipülasyon yapılarak buralara gelmiş ama aslında pek de hak etmemiş olan 'Fetih 1453' 6.5 milyon kişi tarafından izlenerek tüm zamanların en çok izlenen yapımı oldu. 'Ateşin Düştüğü Yer', Montreal Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü ile FIBRESCI Ödülü'nü alırken 'Sessiz' filmi Cannes'da En İyi Kısa Film Ödülü'ne, 'Yeraltı' filmi St.Petersburg Film Festivali'nde Rus Sinema Eleştirmenleri Özel Ödülü'ne ve 'Kurtuluş Son Durak', 'Güzel Günler Göreceğiz', 'Lal Gece' de ödül alan filmler arasında. Diğer rakamlar ise şöyle: Fetih 1453, 6 milyon 565 bin 850 - Evim Sensin, 2 milyon 602 bin 366 - Berlin Kaplanı, 1 milyon 982 bin 762 - Sen Kimsin, 1 milyon 592 bin 471 - Çanakkale 1915, 890 bin 521 - Moskova'nın Şifresi-Temel, 828 bin 222 - Çakallarla Dans 2, 826 bin 979. Filmlerin en çok izlenenleri sizi yanıltmasın. İçlerinden bazıları elbette sinemanın kültürel serüveninin parçası değil. Ancak Türkiye’de son yıllarda çekilen ve kültürün ana temellerini destekleyecek kadar değerli olan filmlerin sayısı da oldukça fazladır.

1 Mart 2013 Cuma

“Babil kulesi” içinde!

Ağzından çıkan kelimeleri, kendinden çok, eğilimini oluşturan tüm öğelerin ve prematüre bir habitusun gölgesinde kalarak ifade eden, negatif diyalektik yakınlıkduyarlarının (sempatizanlarının) artışına tanıklık eder bir tarihin yazılmasına tanık olan, talihsiz bir neslin parçası da olsak, en genel anlamı ile ‘toplumsal alan’ımıza küsemeyiz. Çünkü varlığımız, toplumsal varlığımızı oluşturan en temel öğedir. Varlığımızın sağlıklı devamlılığının, –‘sağlıklı devamlılık’ ifadesini ütopik (hayali) olduğunu bile bile ve üzüle üzüle yazmama rağmen- eleştirilmeye kapandıkça, eskiden olan iç dikta belirlemelerle oluşan yapısını dışa yansıtmaya başlayan başat eğilimlere taban tabana karşı olmama rağmen; özgür iletişimin “ideal tipi” ile ifade edilebileceğine inancımı yitirmedim. İyi bir toplum, olgu ve kanaatlere serbestçe ulaşılabilmesi ile görü ve bilincin gelişmesine, insanların gerçekten gördüklerini, bildiklerini ve hissettiklerini ifade etmelerine bağlıdır. Bireysel katkı özgürlüğünün herhangi bir şekilde sınırlandırılması, toplumun kaynaklarının sınırlandırılmasıdır. Özellikle siyasal iletişimin özgürlükleri alanından “ideal tip” nosyonuna bakarsak, bunu birkaç modelle anlatabiliriz. Başat ve sürdürülebilirliğini yitiren sistemin gücünü koruma çabalarının iletişim aracılığı ile tutunma gayreti, sadece yöneten grupların talimatlarını içeriri. Bu yaklaşıma en dehşet verici örnek, sistemin kendisi gibi düşünmediğini bildiği her adımı doğrudan ötekileştirmesi ve bu “ötekileştirme” içine alınanların dışlanmasıdır. Bunu sağlayan enjeksiyon ise medyadır. Tarihte gördük ki, -nazariyede kalmış gibi dursa da- fiilen var olan sosyalizmin, kitle iletişim sistemleri vardır. Bu tür coğrafyalarda otorite, elektronik olarak kodlanan mesajların iletimini ve yazılı medyayı, büyük ölçüde merkezi denetim altında tutmuştur. Bu da, sivil toplumda fikir ayrılıklarının ifade edilmesini kısıtlamıştır. Burada açıkça far edilir ki; Marksizm’in ekonomik alandaki mülkiyet ilişkileri vurgusu, devlet ve sivil toplum arasındaki ilişkilerin teoride ihmaline neden olmuştur. Marksizm’in içindeki bu gerilim, pratikte, sivil toplumu devletle ikame etme eğilimine bağlanabilir. Keza, sendikalaşmanın araç olup, meclise kadar yol bağlaması, bir süreç olarak incelenmesi gerekir! Diğer bir model olarak korumacı (veya giderek sözde korumacı) yaklaşımı ifade edersek, “yönetme hakkı” iddiasından çok, koruma ve gözetmeyi hatta yol göstermeyi savunduğunu görürüz. Buna da basit bir örnekle, kamu yayıncılığının hükümet edenlerce yönetilmesini söyleyebiliriz. BBC televizyonunun ilk genel müdürü olan Lord Reith’in “daha fazla demokratik içerik” dediği tam da budur. Ancak, toplumu kitle kültürü olarak gören bu anlayış üzerine bir de devletin yasaları ile yayın yaptıkça, “daha fazla demokratik içerik” denen şeyin aslında, “belirleyicilerin demokrasisi” olmaya dönüşür. Burada da örneğin, kamu yayıcısı yapının, atamaların ardından bütünlüklü değişime uğratılabiliyor olmasının incelenmesi gerekir! Buna en yakın diğer bir model olarak elbette kültürü ticari, nesnelerini ise endüstri olarak niteleyen modeldir. Buna göre çoğul kültürel biçimlerin pazarda alınıp satılması belli bir miktar özgürlükmüş gibi görünür. Ancak kültür erozyonunu peşi sıra getirdiğinden, ideolojik kandırmalar yaratır. Burada da hiç kuşkusuz reklâmcılığın incelenmesi gerekir. Özellikle, interaktif denen ve kitlelerin sözde “katılımcı” olduklarını sandıkları ama aslında aldatıldıkları bir pazardan tutun da, cep telefonumuza gelen reklâm içerikli kısa mesajlara kadar birçok öğeyi düşünürsek, bu modellere birçok yeni model daha eklememiz mümkün. Ancak tümüne karşı durabilecek en önemlisini yazarak tamamlayayım. Kültüre demokrasiyi katan bir model: Özgür iletişim için belli haklar, pazardaki patronaj etkisinden ve sermayenin kendisinden korunmalıdır. Kitle iletişimini sağlayan ileti yığını araçlarının demokratikleştirilmesi ve merkezileştirilmekten kurtarılmaları gerekir. Katılımcıların her biri “meydan okumaya ve eleştiriye” açık olduğu sürece, açık ve demokratik “söz söyleme” biçimlerinin bir sınırı olması gerekmeyecektir. Bu tür bir özgür iletişim modelinin, ütopik olduğunu düşünmeniz mümkün. Ama sırf bu arı ütopya bile, topluluk ilişkileri ile bağları güçlendirmeye yetecektir. Enformasyonun serbest dolaşımının direkt ya da dolaylı devlet gözetiminden korunması gerekliliği de olmasına rağmen, yaşadığımız topraklar gibi, Babil kulesi bir yaşam alanında, bunu talep etmek bile lüks kalıyor. Yaşam, zaman ve bilginin dansıdır. Bunların bilinmesini umut etmemiz ve beklememiz ile toplum olma gayretimiz, yüz yıllık yalnızlığımız gibi peşimizdedir. * Babil kulesi: Büyük bir karışıklığın hâkim olduğu ve kimsenin kimseyi tanımayıp dinlemediği yer anlamında kullanılan semi-mitoloji deyimi.