29 Kasım 2012 Perşembe
O odadan çıkın!
Kapalı bir odada oturan birkaç insan, o odanın giderek ağırlaşan kokusuna, zamana paralel adapte olurlar. Kokunun varlığından dahi haberdar olamazlar.
Dışarıdan o odaya girenler ise, ilk anda ağır ve havasız bir koku ile karşılaşırlar. Ancak, o kapalı odada kalmayı sürdürürlerse, bir süre sonra onlar da o kokuya, havasızlığa adapte olurlar ve algıları kendilerini ortamın durumuna hazır hale getirir.
O kapalı odadaki ağırlaşan kokuyu havalandırarak, havayı değiştirerek gidermek mümkündür. Ancak, önce havada bir ağırlığın olabileceği konusunda farkında olmak ve farkında olmayı istemek gerekir.
Sonrası kolaydır.
Zor olan farketmektir. Farketmek için ise iki yöntem makbuldür.
İlki dışarıya, temiz havaya çıkıp, ardından yeniden o kapalı odaya dönmek, ikincisi ise, dışarıdan yeni gelenlerin, o kapalı oda ile ilgili eleştirilerine itibar etmektir.
Bu iki yöntem de istedikten sonra, farkında olmak için başarılı yöntemlerdir.
İnsanlar genellikle çevrelerine görmeden, gördükleri üzerine düşünmeden bakarlar. Aslında insanlar genellikle görmezler. Çoğunlukla sadece yüzeysel olarak bakarlar.
*
Sanat, insanların sadece bakmayla kalmamalarını, görmelerini, gördükleri hakkında bilgi sahibi olmalarını, olayların ve olguların derinliklerini anlamalarını sağlayan araçtır aslında.
Sanatçı ise, insanla bu aracı buluşturan köprüdür bir bakıma.
Sanatçının sorumluluğu girer bu noktada devreye. Sanatçı üretirken, birçok sorumluluk taşır. Kitabını yazarken, müziğini bestelerken, resmini çizerken, filmini çekerken...
Sanatçı toplumsal sorumluluk taşır. Bulunduğu koşulları, insanların yaşam alanlarını hep düşünerek adım atar, atmalıdır. Sanatını üretirken toplumu yanlış yönlendirmemek, yanlış davranışlara itmemek, karanlığa taşımamak gibi endişelerle çalışır.
Hatta, bunları yapanlara karşı da tüm bu endişeleri taşıdığından, üretirken itina gösterdiği, endişe duyduğu kavramlar, üretme öncesinde de onun motivasyonudur.
Kapalı havasız bir odada yaşamamanın garantisi sanat ve sanatçıdır.
İşte bu nedenle sanata ve sanatçıya aydın düşünceler, medeni ülkeler sınırsız saygı duyar, özgürlüklerini geliştirmek gayret gösterir.
Talihsizlik ve talih arasında: Miles Matheson
Bu kadar umutsuzluğun içinde, olup bitene “dışarıdan kendimize bakar gibi” seyirci kaldığımız günlerden geçerken ve yıllardır “hep daha kötüye gidiyoruz” hissine kapıldığımız zamanlardan geçerken, apansız iki umut birden yaşadım.
Bazen olur ya, bir masalda hissedersiniz kendinizi. Yani en azından bana sık oluyor. Hayallerimin akıl ve kalp yolculuğu bazen kendimi bir masal dünyasında hissettirir. Mekanı ve zamanı silen, aklın sınırlarını kaldıran, duygunun ise şaha kalktığı zamanlardan bahsediyorum. Kelimeler uçuşur etrafımda, ne benimdirler ne de benle kalırlar. Hepsi, bir atonal dağınıklığın ritme dönüştüğü serüvende karşıma dizilirler.
*
Bu üretimin eşiğidir aslında. Ve neyle beslendiğimi anlarım o zaman.
Dün önce Arabahmet İlkokulu’nun yanından geçiyordum. Birkaç on yıl önce bahçesinde kendi bağrışmamın dışardan nasıl duyulduğunu düşünemeyecek kadar küçüktüm aynı bahçede. Şimdiyse yine Allah eksiltmesin, cıvıl cıvıl çocuk sesleri ile doluydu bahçe. Ve çok sabırlı, işin ehli öğretmenlerinin nezaretindeydiler. Sadece geçiyordum. Duraksadım. İzledim. Hem çocuk cıvıltıları hem de öğretmenlerin tavırları umuttu benim için.
Ardından bir Dereboyu tanıklığındaydım. Lefkoşa’nın sınır tanımaz eğlence caddesinde arabamı park ettiğim park alanında sevimliliği ile dikkatimi çeken küçük köpek birkaç dakika içinde bir aracın altında kaldı. Panikle olaya karışırken, bir çok insanın yardıma koştuklarını gördüm. Kimi veterineri ararken kimi bacağından darbe alan köpekçiğin sakinleşmesi için onu sevmekle uğraştı. Derhal veterinere götürüldü. Orada bu olaya tanıklık eden insanlar, insandılar.
Hala insan olabileceğimizin kanıtıydılar. Umuttular. Oysa o köpekçiğe çarpıp kaçan bizimle aynı kategoride değildi.
*
Küçük gibi görünse de bu iki olay, içinde bulunduğumuz umutsuzluktan dolayı bizler için çok önemli. Başka ülkelerde ise değer yargılarının insaniliği nedeniyle hep önemli.
Ardından akşam üzeri, olaya koşup katılan ve gereğini yapan Seda Ahiskal’dan FaceBook aracılığı ile bilgileri aldım. Çok şükür ki, Miles Matheson, yani bizi küçük kahraman gereken tedaviyi Veteriner Mustafa Erk gerçekleştirmiş. Keyfi yerinde bir de fotoğrafını görünce gülümsedim.
Hayatın kendisi gibi aslında. İyiler bir yanda kötüler öte yanda.
Seda’nın FaceBook sayfasındaki Miles’in fotoğrafına yapılan yorumları da okuduktan sonra, iyi ve kötünün ayrımında iyinin de hiç küçümsenemeyecek bir gücü olduğunu anlamak bir kez daha mümkün.
“Herkes gibisin”
İnsanın nereye baktığı ile ilgili düşünce, nereden baktığı ile ilgilidir aslında. Belki de bu nedenle anlamat aolduklarımız da anlamadıklarımız da, “istemenin” tutsağıdır.
Sadece şiir yazan bir şair olarak düşünürsek anlamamız kolay olmaz Nazım Hikmet’i. O’nu, bir mücadelenin meşalesi, demokrasi inşaasının harcı olarak düşünmek anlamaya başlamaktır aslında. Yaşamı eserlerinden çetin, hayatı döneminden tekinsiz, idealleri asrıdan ileriydi Nazım’ın. Okudukça derinleşen, yaşama aldıkça, anladıkça, sadece edebi değil, felsefi yanına da benimsemek, her bunu hissettiğinizde o an dahi hala geç kaldığınız hissi katar size, onu tanımaya...
Bir adım daha atmanız için; bir paylaşım daha...
*
Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.
Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor
Onlardan kalbime sevda geçmiyor
Ben yordum ruhumu biraz da sen yor
Çünkü bence şimdi herkes gibisin
Yolunu beklerken daha dün gece
Kaçıyorum bugün senden gizlice
Kalbime baktım da işte iyice
Anladım ki sen de herkes gibisin
Büsbütün unuttum seni eminim
Maziye karıştı şimdi yeminim
Kalbimde senin için yok bile kinim
Bence sen de şimdi herkes gibisin
27 Kasım 2012 Salı
İsyan
Atımı ahırdan getirmeleri için emir vermiştim. Hizmetçi beni anlamıyordu. Ahıra kendim gittim, atımı eyerledim ve bindim. Uzaktan bir trompet sesi duyuyordum, bunun ne anlama geldiğini sordum ona. Hiçbir şey bilmiyordu ve hiçbir şey duymamıştı. Büyük kapıda beni durdurup sordu: “Beyefendi nereye gidiyor?” “Bilmiyorum” dedim. “Sadece buradan gitmek, sadece buradan gitmek. Sürekli buradan giderek hedefime ulaşabilirim.” “Hedefini biliyorsun yani?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdim. “Dedim ya buradan gitmek, işte hedefim bu.”
*
Bilirsiniz Max Brod hiç kimse değildir. Hiç bir özelliği de yoktur. Sadece bir tek ‘ihanetiyle’ anılır. O da dünyanın en değerli ihanetidir. Max Brod, vasiyetinde “ben öldüğümde ardımda tek sayfa bırakma ve yazdığım her şeyi yak” diyen kadim dostu Franz Kafka’nın vasiyetine, dostluğuna ve hayattaki son dileğine ihanet eden ve Kafka’nın tüm eserlerini edebiyat dünyasına kazandıran kişidir.
Eğer bir ölü konuşabiliyor, bir hayalet arkadaşlık yapabiliyor ya da bir çeşme acı çekebiliyorsa ve okuduklarınız sizi incitiyor, acıtıcı bir böcek ısırması gibi unutulmaz bir an yaşatıyorsa, okuduğunuz Kafka’dan başkası değildir.
Kafka, hayallerin sınırsızlık prensi. Yazım gücünü anlattıklarından değil, hissettirdiklerinden alan ve kendi ifadesi ile yazdıklarını “donmuş denizi kıran bir balta”ya benzeten yazar, makalenin başındaki diyalogun sahibi.
Bu acı verici ve çarpıcı anlatıma sahip yazarın cümleleri neden bu yazının, ya da bir yazının başında duruyor diye sorarsanız, bu soruyu, yaşadığımız günlerde yüzleştiğimiz, önce tüme varan ve şimdide tümden gelen başarısızlıklarımıza ithaf edin. Bir daha aynada kendi yüzlerimize bakmağa utanmamız gerektiğini de düşünce dağarcığımızın son isyan cümlesi olarak ekleyerek.
26 Kasım 2012 Pazartesi
Öğretmenler arasındaki nesil farkı
Aklıma hatırlayabildiğim kadar eski yıllarımdan hafızamda kalan öğretmenlerim geldi. İlkokul çağımda yaşın küçüklüğüne bağlı olarak dünya çok büyüktü. Bilmediklerim hala çok ama o zaman daha çoktu. Bunlar dünyayı çok büyük kılıyordu. Hatta oturduğumuz evin bir kaç sokak ötesi de çok uzaktı. Sonra giderek büyüdüm. Dünya küçüldü. Uzaklar yakın oldu. Giderek öğrendim. Bildiklerim arttıkça korkularım azaldı, her şey daha anlaşılır oldu.
Ben bunları yaşarken, her evremde bir çok öğretmen, tüm bunların olmasını sağlamaktaydı.
Nasıl ki küçükken öğretmenlerim de çok büyüktü, ben büyüdükçe, çağ akıp gittikçe, yaşlar alınınca, aradaki yaş aynı olmasına rağmen sanki onlara yakın yaşlara erdim hissine kapıldığım olmuştur.
Bu doğru değil elbette. Öğretmenlerim benden hep büyük oldu.
Bu sadece yanıltıcı bir his.
Öğretmenler günü bana bu duyguları hatırlattı hafta sonu. Öyle ki, benim yazdığım bu yanılsama keşke tem yanılsamamız olsaydı.
Çağ ilerledikçe nesil farklılaştı. Bir yandan bilgi ile kuşanmış çocuklar sanki daha hızlı büyümeğe başladılar. Hatta her biri doğdukları anda akılları bizim doğduğumuz çağdan önde doğar gibi. Öğretmenlerin işi daha da zorlaştı.
Ama işlerini yapmağa devam ediyorlar.
Bir çok okulun çeşitli faaliyetlerinde, farklı şapkalarımla bulundum. Bir çok genç nesil öğretmenin kendi fedakarlıklarını da katarak neler yaptıklarına tanık oldum.
Böylesi durumlar umuttur aslında. Hep umudu besler. Bende de öyle oldu.
Tüm bu hatırladıklarım arasında artık her şeyin daha kolay erişilir olduğu da var eskiye göre. Aslına eski ve yeni diye sert bir ayrım var eğitimde. Gerek öğretme teknikleri gerekse bilgi birikimi olarak bu fark çok bariz. Ancak tek fark bu değil!
Öğretmenlerin kendi içinde de nesil farklılıkları var. Çağ farklılıkları var.
Kimi okullarda yeni nesil öğretmenlerin enerjik ve faal tavırlarına okullarının “ileri gelenleri” (ki bu kişiler de önceki nesillerden gelme öğretmen) engeller koymakta, en azından destek olmamakta.
Bir yandan genç ve enerjik öğretmen nesli hayal kırıklığı yaşarken, öte yandan bu ek eforların olumlu sonuçlarından öğrenciler faydalanamıyor.
Oysa bu eski nesil öğretmenlerin kendilerine güvenmeleri ve bu fırsatları tanımalarını beklerdim. Ama olmadığını da gördüm zaman zaman.
Dilerim bu fırsatı tanıyan kendine ve güvenen yönetici sıfatlı öğretmenlerimizi sayıları artar, diğerlerinin sıfıra iner. Düşünce değiştirir, düşünceler değişir!
24 Kasım 2012 Cumartesi
Ayrılık/anlamak
Oğlan "ansızın özledim seni" der.
Kızın yüzü asılır.
Oğlan "neden üzüldün ki, özledim dedim sadece" diye onun üzüntüsünü gidermek ister.
Kız "ansızın özlemek bir an'a ait. Oysa ben, senin de benim gibi 'ansız' özlemeni isterdim" der.
Oğlanın yüzü asılır.
Kız "anla beni, aradaki sadece iki harfin fazlalığı değil, hakikatin azlığı" diye kendini ifade etmeğe çalışır.
Oğlan "anladım" der ve gülümseyerek kıza sarılmak ister.
Kız önce bakışları ile "anlamadın" der gibi bakar, ardından başını iki yana salladıktan sonra ordan ayrılır.
Kimileri buna 'ayrılık' der, kimileri ise 'anlamak'. Ya siz?
22 Kasım 2012 Perşembe
Rüya sinema
Sinema bir kavram olarak tahmin edildiğinden eski bir olgu. İlk insanın var olduğu günden bu yana sinema da var. Rüyaları düşünsenize. Rüyalardaki sınırsız senaryoları, renkleri, montajları, ışığı, kurguları...
Bir düşünün kendi rüyalarınızı. Her biri sinema eserinden farklı değil. Bu nedenle sinema çok eski bir şey ve kişisel tarihlerimizdeki ilk sinema deneyimimiz, ilk rüyamız kadar eski.
Şimdilerde sinemayı bile geride bırakan dizi çılgınlığı, rüyalarda yok. Aklınızdan “keşke olsa” diye düşünenler olduğunu biliyorum. Her gece kaldığımız yerden rüyalarımıza devam etsek. Güzel olur muydu? Sanırım bu sorunun cevabı gördüğümüz rüyaya göre değişir.
Diziler, sadece Türkiye ve dolayısı ile ülkemizde değil, aslında tüm dünyada yıllardır var. Çünkü diziler güzel olsalar da, sektöre eleman kazandırıp istihdam sağlayacak kadar dev üretimler olsalar da, televizyonun genel prensiplerini güçlendiren yani halkı uyutan üretimler. Oysa sinema, hele tiyatro öyle mi ya! Tam tersi.
Dizilerin de artık tarihçesi var. Mesela bugün bana bu makaleyi yazdıran ilham, bir dizi yıldönümü. Dünyaca ünlü BBC yapımı “Doctor Who” isimli bilim kurgu dizisinin yıldönümü. Birçoğumuz hatırlamaya biliriz ama bir o kadar da hatırlayan vardır.
Dizi, Gallifrey gezegeninden olan ve “Doktor” olarak bilinen bir Zaman Lordu’nun maceralarını içeriyor. Doktor, hücre yenilenmesi yöntemiyle kendini yenileyerek, başka bir görünüşle karşımıza çıkabilen özelliklere sahip bir kişi. Dışarıdan bir kulübe gibi görünen Tardis adındaki bir uzay gemisi ile yolculuk yapan Doktor, yardımcıları ile beraber uzay ve zamanı keşfeden ve tarihe yapılan müdahalelere engel olan maceralar yaşatıyor izleyenlere.
Guinness Rekorlar Kitabı tarafından dünyanın en uzun süren bilim kurgu dizisi olarak belirlenen dizi aynı zamanda İngiliz popüler kültürünün de önemli parçası. 1963’te ilk kez gösterilerek yolcuğuna başlayan dizi, 2005’te daha modern ve yeni bir seriyle karşımıza çıktı. Üstelik şimdilerde 7. sezonunda.
Zihinlerimizi boşaltmamıza yarayan diziler, aslında aynı zihinleri dolu tutmamamıza da neden oluyor çoğu zaman. Bunu plansız bir şey olmadığına da vurgu yapmak kaçınılmaz!
21 Kasım 2012 Çarşamba
Gerçek zamanlı bir yazı
Gelin bugün bir değişiklik yapalım.
Bu yazıyı siz okuduğunuzda benim yazışımın üzerinde bir güne yakın zaman geçmiş olacak ama yazılış sürecini sizinle paylaşarak gerçek zamanlı bir yazı yazmak istedim. Medya ile ilgili.
Az önce (09.44 – 21 Kasım 2012) ülkemiz gazetelerinden birini rastgele seçtim. Önüme açarak haber içeriğine bakmağa başladım. Şimdi bu haberleri olumlu olumsuz, yani iyi içerikli ya da kötü içerikli haberler olarak saymağa geçiyorum.
Sadece ilk on sayfayı inceledim. (09.56)
İlk on sayfadan kastım, eski geleneksel anlayışla 3. Sayfa haberi denen haberlerin ne derece yayıldığını anlamaya çalıştığım içindir. Bizde 3. Sayfa denen içerik tüm sayfalara yayılmış durumda.
İncelediğim ilk on sayfada toplam yayınlanan haber sayısı 25. Bunların 21 tanesi olumsuzluk, mutsuzluk içerek haberler. Geriye kalanların ikisi anma ve yasa çalışması gibi nötr haberler ve iyi olan ikisi de hayvanlarla ilgili.
Başka bir gazeteye geçiyorum.
Yine ilk on sayfayı inceledim. (10.12)
Bu kez yayınlanan haber sayısı 14. Bunların mutsuz olmamızı sağlayacak adeti 12. Kalan iki tanenin biri bir madalya haberi diğeri de bir anma.
Uzun zamandır gazetelere ve haberlere uzak duruşumu teyit eder bir sonuca varmama rağmen durumdan mutlu olduğumu söyleyemem.
Saat 10.17. Gün yarılanacak ve yarın ki basına yerleşecek olan tüm bu olumsuzluklar bugün içinde de yaşanacak. Sonra bunlar öne çıkarılarak hayallerimizi, duygularımızı, hedeflerimizi hatta üretimlerimizi demoralize edecek sayfalara bir güzel yerleştirilecek.
Elbette hayat devam edecek. Her şey akacak, kimi geçecek bitecek kimi artacak tükenmeyecek. Ama olasılıksız tek gerçek olan ömrümüzün sonuna bir günle daha yaklaşırken o günün bizde bıraktığı izleri belki de unutacağız. Oysa bunları gün gelecek hiç yaşamamış olmayı isteyeceğiz. Boşuna geçen üzüntülü zamanlar olarak.
20 Kasım 2012 Salı
Geleceği öngörmek
Bugün internette yayınlanan ilk internet gazetesinin değil ama son yıllarda yayınları ile geleneksel gazeteciliğe kafa tutan, hatta artık çoğu zaman onları geride bırakan ve sadece internette yayın yapan Kıbrıs Postası (www.kibrispostasi.com) gazetesinin yıldönümü. Gazetenin 11. yılının bu gece Golden Tulip Otel’de ve halka açık kutlanacağını belirtirken vurgulamak ve tebrik etmek istediğim konular var.
Ülkemizin ilk internet gazetesi 1995 yılında yayına giren ve kuruculuğu ile yayın yönetmenliğini değerli ağabeyim Süleyman Ergüçlü’nün yaptığı editörlüğünü ise hasbelkader benim yıllarca sürdürdüğüm ve gazetelerin artışı ile misyonunun dolduğuna inandığımız Kimgazet’tir. Kimgazet her ne kadar Kuzey Kıbrıs’ın ilk internet gazetesi ise de yaklaşık 9 yıl yayınlandıktan sonra şu anda yayın hayatında değildir. Kıbrıs Postası ise bu alanda 11 yıldır liderliğini korumakta. Sadece muadili bir çok gazete türediğini ve kimilerinin tek adam, kimilerinin çalıntı içerik yayınladığını ancak pek azının iyi olduğunu söylemek mümkün. Elbette basılı geleneksel gazetelerin internet versiyonlarını bu kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Bu noktada alana bir düzenleme gelmesi gerektiğini de vurgulamak gerektiğine inanıyorum. Örneğin, değerli dostum Polat Alper’in yayınlamakta olduğu Kıbrıs Postası bu amaçla bir ofise, muhabirlere, bir çok haber aboneliğine ve çok ciddi etik kurallar ve anlayışa sahip bir gazete olarak da bunca zamandır beğenimizi kazanmış durumda.
Öyle ki, bir çok medya kuruluşunun yöneticilerinin masalarındaki bilgisayarlarda da sürekli Kıbrıs Postası’nın açık olduğunu söylersem şaşmayın.
Gelecek artık internet ve GSM aracılığı ile yayın yapan medyada. IP tabanlı yayıncılıkta. Artık; okuma, dinleme, izleme alanları ve mekanlarına kadar her şey okuyucunun, dinleyicinin ve izleyicinin kişiselleştirebildiği bir modelle yaşanmakta.
Bu çağın devinimi bu şekildeyken, inancım odur ki Kıbrıs Postası bu uzun yolu alanlardan biri konumunda. Tam da bu nedenle, aslında geleceği, gelecek geldikçe yaşamak herkesin yapabileceği hatta yapmaktan kaçınamayacağı bir şey. Ancak gelecek gelmeden onu anlamak ve öngörerek adım atmak herkesin başarabileceği bir şey değil.
Kıbrıs Postası veya internetteki adı ile kibrispostasi.com, 100 bin adeti aşkın günlük tekil okuyucu girişi, 500 bin adetin üzerinde günlük sayfa görüntüleme sayısı ve 300 adetten fazla günlük haber yayını gibi önemli istatistiklerden de anayabileceğimiz gibi, bu öngörüyü yapabilenlerden.
Nice yıllara, uzun geleceklere.
19 Kasım 2012 Pazartesi
Yalnız kalabilme hakkı
Kimin hakkında ne bildiği üzerine kontrolünüz olması, medeni bir toplum için vazgeçilmez bir unsur olarak görülmektedir. Konuyu medyada fokuslamama rağmen aslında mahremiyete en büyük tehdit medyadan değil, sayıları gittikçe artan günlük elektronik işlemlerimizin kayıt edilmesinden ve biraraya toplanmasından meydana gelmektedir.
Peki nedir bu “Özel Hayat Mahremiyeti” ve bu kadar göreceli olsa da, objektif olarak “Özel Hayat” nerede başlar nerede biter?
Dünyanın gelişimine paralel bir gelişim sergileyen yeni bilgi teknolojisi, başta iletişim ve bilgi paylaşımı anlamında büyük yararlar sağlamaktadır.
Fakat bunların bir bedeli var: özel hayatın gittikçe azalan mahremiyeti.
“Yalnız kalabilme hakkı (The right to be left alone)”, ünlü bir Amerikan Anayasa Mahkemesi yargıcı olan Lous Brandeis tarafından söylenen sözler olup esnek fakat çok önemli bir olgunun esasını içerir.
Özel hayatın mahremiyetinin sınırlarını çizmek her zaman ustalık isteyen bir iş olmuştur. İnsanların çoğu, oy kullanmak için, işe girmek için, alışveriş yapmak için, çalışırken, sosyal ortamlarda veya kütüphaneden kitap alırken dahi birbirleri hakkında bazı bilgiler edinmenin gerekliliğini uzun zaman önce kabul etmişlerdir. Bu sosyal davranış sürecinin toplum içerisine yerleşmesi ve yayılması açısında önemli sayılan bir benimsemedir. Fakat kimin hakkında ne bildiği üzerine kontrolünüz olması da medeni bir toplum için vazgeçilmez bir unsur olarak görülmektedir.
Mahremiyet hakkı, şimdilere çok sayıda yasada ve uluslararası insan hakları anlaşmalarında kutsal bir yere konmaktadır. Bugün zengin toplumlardaki insanların çoğu, yasalara uydukları sürece, mahremiyet haklarını istedikleri zaman kullanabileceklerini düşünmektedirler. Ama yanılıyorlar.
Elektronik verileri toplayan ve dağıtan güç o kadar çabuk büyüyor ki ortaya yeni bir soru çıkıyor: Önümüzdeki zaman süreci içinde, korunacak bir mahremiyet kalacak mı?
Sadece rutin olarak yaptığımız işler sonucunda toplanan bilgi miktarını bir düşünün kredi kartı kullanılarak yapılan herhangi bir harcama, finansal işlemlerin birçoğu, telefon konuşmaları, ulusal veya bölgesel resmi makamlarla olan işlemler. Süpermarketler, indirim kartı ile alışveriş yapan satın aldıkları her ürünü kaydediyorlar. Daha da ileri gidiliyor ve cep telefonumuz aracılığı ile konumumuz bulunabiliyor. Saklanacak yer kalmadı!
Anlıyoruz ki, kişisel mahremiyet, hızla yokolmakta ve global elektronik dünya, giderek kişisel gizliliklerimiz devlet ve özel sektör paylaşımı ile ortadan kaldırmaktadır.
Aşkın eski çağları
Milattan önce 2300-2500 yılları arasında Mezopotamya'da yaşayan ve şahane bir güzelliğe sahip olduğu söylene Enlil adında Sümerli bir rahibe, Kral Su-Sin'e aşıktı. Sümerlilerin yeni yıl kutlamasında, tesadüfen kralın gözüne çarpan güzel Enlil ne yapar eder kralla evlenmeyi başarır. Evlendiği gün de aşk ateşi ile, sevgilisi krala bir şiir yazar. Gerçek sevginin sembolü olan şiir sarayda o kadar beğenilir ki, daha sonra o devrin en ünlü müzisyenleri tarafından bestelenir ve kısa zamanda halk arasına kadar yayılarak ebedileşir...
*
Çok eski de olsa, sadece bir taşa ya da sadece bir yazıta dokunmak değil bu!
Tamı tamına bir duyguya bir aşka dokunmak, binlerce yıl önceden...
Dünyanın ilk aşk mektubundan bahsediyorum.
Philadelphia Üniversitesi profesörlerinden Hilprecht, 1889-1900 yılları arasında Mezopotamya'nın Niffer Vadisi'nde bir kazı yapar. Bu arada topraktan çıkarılan önemli bir vesika, içeriğinin ne olduğu bilinmeyen çivi yazısı ile yazılmış diğer binlerce levha ile birlikte, kazı yapılan yerin sahibi olan Osmanlı Hükümeti'ne teslim edilir. 70 bin levhanın içine sıkışmış bulunan bu tarihi vesika; 58 yıl sonra, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez Çığ ve Hatice Kızılay tarafından ele alınır.
Bu taş levha üzerindeki yazının ne anlam içerdiği çözülünce, uzmanlar hayretler içinde kaldılar. Çünkü bu taş levha, dünyanın ilk aşk mektubudur. Hem de Sümer Medeniyeti'nin en büyük kral ve kraliçesinin aşkını anlatan bir mektup...
*
Aşkını taşlara kazıtan güzel rahibe Enlil mektubunda şöyle yazmaktadır:
“Güveyi, kalbimin sevgilisi,
Senin güzelliğin fazladır, bal gibi tatlı
Beni büyüledin,
Senin önünde titreyerek durayım,
Güveyi, seni okşayayım,
Benim kıymetli okşayışım baldan hoştur,
Bağışla bana okşayışlarını,
Benim beyim ,
Benim beyim baygınlığım,
Enlil'in kalbini memnun eden Su-Sin'im,
Bağışla bana okşayışlarını.”
*
Meraklısına:
Güzel bir rahibenin 4500 sene önce bir krala çivi yazısıyla yazdığı dünyanın ilk aşk mektubu, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunmaktadır.
16 Kasım 2012 Cuma
Dili geçmiş zaman acısı
Bilmek, korkuyu alır.
İnsan bildikçe, öğrendikçe anlar ve bilmediğinden kaynaklanan korkusu gider bir bakıma.
Oysa buna rağmen Derrida, “Bilmek acı verir” demiştir.
Bu sabah uyandığımda aklıma düşen Cahit Sıktı ve onun ilettiği ile bildiğim Dante, yaralarcasına içimi burktu.
Bilmemi sağlamaları korkumu almak yerine, acı verdi.
Derrida hayatım bir kez daha haklı çıktı.
Elinde yaşamın cetveli varcasına, “yolun yarısını” ölçmüşçesine Dante, yetmişle genelledi, her doğan günle yeniden doğan insanın yaşamını.
Düşünüyorum da, en çok hatıraları birikince insanın, hedefleri zayıflamaya başlıyor. Yaş aldıkça gün günden öte insan, yaşadıkları artıyor, yaşayacaklarına oranla.
Çabuklaşıyor herşey.
Sanki bu ömrün yarısı -hesaplanmışçasına- geride kaldığında, yokuş aşağıya inercesine geçmeye başlıyor zaman. Sanki, bitmesini istemediği herşey çabucak bitiyor insanın.
Tüm bunların ortasında oturup “diligeçmiş zamanlar”ını anıyor “gelecek zamanlı” hayallerden öte.
Yok yok!
Umutsuzluk değil söylediklerim. Bir bebek yüzünden okunur her doğan günde umut.
Sadece gerçek bunlar.
Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi:
“Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.”
Dante ömrü cetvellerken, kendi “dili geçmiş zaman acısını” ölçtü bir bakıma. Dante’nin Beatrice’ye olan büyük aşkı onu “gelecek zamanlı” sevdalardan koparmış ve “dili geçmiş zamanlara” ulaştırmıştı.
Her bir insanı ise bu “dili geçmiş zaman acıları”ndan koparan tek şeydir umut, yeni gün.
Yine Cahit Sıtkı’nın dizelerindeki gibi.
“Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.
Ve gönül Tanrısına der ki:
- Pervam yok verdiğin elemden;
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden!”
*
Dününüze gülümseyebildiğiniz ve içinizi, zamanın acımasız akışına rağmen umutla doldurduğunuz kadar mutlusunuz.
15 Kasım 2012 Perşembe
İnsan!
Elektrponik posta ile dağılan bir hikaye...
Okumayanları Haberdar edeyim istedim.
*
Olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşmiş.
"Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi. Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu. Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına: "Çok özür dilerim geciktim.Birinci sınıfta bir yer buldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, sonra yer değişikliği için pilottan izin almam gerekiyordu. 'Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz' dedi ve bu izni verdi." Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye dönerek: "Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok özür diliyor." Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini alkışlayarak tebrik ettiler. O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler. Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi: "İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar."
*
Sanırım ‘insan’ denen acımasızlığı ve yine ‘insan’ denen güzelliği aynı örnekte yaşayabildik, bir kez daha...
11 Kasım 2012 Pazar
“Yüz yıl oldu”
Pazartesi klasiklerinden biri sadece bu günün sendromu oluşu değildir. Bakın gazetelere, hafta sonunu sabırsızlıkla geçiren başta köşe yazarlarının iç meselelere getirdikleri görüşler de pazartesilerin olmazsa olmazlarıdırlar.
Sebep, verilen ara değil, gündelik konuları yazarken, bırakın hafta sonu arası verilmesini, günde iki yazı yazsanız bile ülke gündemini anlatmak için hep bir eksiklik hissetmenizdir.
Çünkü söylenecek yazacak o kadar çok şey var ki!
Tahmin edebileceğiniz gibi, olup bitenleri kaleme almak pek de etkili değil artık.
O kadar çok yazıldı söylendi ki herşey, yeni birşey söylemek de mümkün değil artık, gündelik olup bitenle ilgili.
Olayların özneleri, mekanları ve olguları değişkenlik gösterir gibi gelse de, yaşadığımız her sorunun yıllardır süregelen temelleri ve çerçeveleri vardır. Aslında her sorun bildik ve eski, hepsi birbirinin aynısı.
Bu durum sorunların bile değişmemesi durumudur ki, çok sıkıcı.
Olup bitenler de, olamayanlar da, hep aynı oldukça ortaya son derece sıkıcı gündem çıkıyor.
Gelin biz mücadelemizi yok saymadan, gündemin bağnaz yapısının dışına atalım kendimizi.
Bir sevgili düşünün mesela. Gözlerinde kendinizi gördüğünüz bir an kadar gerçek olsun. Hayalinizde olan kadar yaşanmış olsun. Belki bugün ya da yarında. Sonra o gözlerde bir an hissedin. Öylesine bir an ki, o an dışındaki herşeyi sizden alıp gitsin zaman. Mekanı hissetmesin bedeniniz. Bir kaç satırda yenin günü, dünü, yarını. Anın esiri değil, anın parçası, vazgeçilmezi olun.
Anın ardından ne geleceğini bilemeden ve bunu telaşıyla kalbinizi yormadan, anı yaşarken bile ona hasret duyun.
Bunu yaşamak için de Nazım Hikmet’in 1959’da kaleme aldığı Hasret şiiri hepimize kılavuz olsun.
*
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli
belini sarmayalı
gözünün içinde durmayalı
aklının aydınlığına sorular sormayalı
dokunmayalı sıcaklığına karnının.
yüz yıldır bekler beni
bir şehirde bir kadın.
[…]
Yüz yıldır alaca karanlıkta
koşuyorum ardından.
* * *
[…] Her zamanki gibi, telif hakları nedeniyle yazarın şiirinin tamamını yayımlamıyorum ve şiirin orijinalini yazarın original kitabını alarak okumanızı öneriyorum.
Çöpe attıklarımız
Meselenin sadece çevre kirliliği, sağlık, emek ve hak gibi şeyler olduğunu düşünüyorsanız, bence bu düşüncenizde eksiklikler var.
Biz çöpleri ürettik ve çöpe attık. Sonra birşeyler oldu ve çöpler alınmamaya başladı.
Bu arada sadece ürettiğimiz çöpleri atmadık.
Biz;
uzlaşma kültürümüzü, ülkemizin hoşgörü ve tolerans değerlerini;
aradığımız hakkı ararken uygulanan yöntemlerdeki kusursuzluğumuzu;
kendimiz için istediklerimizi, yaşadığımız topraklardaki herkes için isteme inceliğimizi;
geleceğimiz olan çocuklarımıza duyduğumuz sınırsız sorumluluğumuzun bilincini;
vicdani sorumluluklarımızı;
doğru ile yanlışı ayırırken uygulamamız gereken sağduyu dengemizi;
karar verirken kalbimizde ışıldayan adalet çağrısını,
bir arada olabilme, birlikte düşünebilme kabiliyetimizi;
toplum olma bilincimizi;
eleştiriden muhalefete kadar olan düşünce silsilesinde, yapıcı olabilme yeteneklerimizi;
sorunu krize sokmadan önce gösterdiğimiz sabır ve barışçıl tavırlarımızı;
hırslarımızın esiri olmamak için kendimizle yaptığımız mücadeleyi;
birbirimizi sevmeyi ve desteklemeyi;
birbirimiz hakkında dedikodu yapıp kötülük düşünmek yerine iyiliği seçmeyi;
her zaman kendimizi haklı görmemeyi, karşımızdakine hak vererek düşünmeye başlamayı,
tüm bunların yanında zaten topu topu bunlardan oluşan insanlığımızı da çöpe attık.
Şimdi düşünün. Bir metafor olarak yazsam da, iyi ki bu çöpler toplanmamış. Çünkü hala, bu çöpe attıklarımızı geri alma şansımız var. Kirlense de, başka şeylere bulaşsa da hepsi hala attığımız çöplerde duruyorlar.
Almak istersek elbette.
Ya da tüm bu çöpe attıklarımızın önceden varolup olmadıklarını sorgulamak isterseniz o da bir başlangıç.
Tıpkı, Lefkoşa’nın bu krizden önce ne kadar temiz olduğunun sorgulanması gerektiği gibi.
“Ama en azından bu kadar kirli değildi” diyorsanız, bunu demekten vazgeçin.
Çünkü, asgari düzeye tolerans göstermek çöpe atmamız gelenlerin başında geliyor.
Oysa bunu sımsıkı saklıyoruz.
Esas bu düşüncemizi çöpe atmalıyız!
7 Kasım 2012 Çarşamba
Mümeyyiz
8 Kasım 2012 Perşembe, 09:12 · tarihinde Ferhat Atik tarafından eklendi
Yüz yılımız, kitle iletişim araçlarının zafer yüz yılıdır. Bu zafer kazanıldıkça topluma yönelen tehlikenin de arttığı bir ters orantı olduğundan bahsetmemiz mümkündür. Özellikle çocuklar, doğrudan veya dolaylı olarak ilk andan itibaren etki altındadırlar. Özellikle radyo ve televizyonlar bu konudaki birincilikleri ellerinde bulundurmaktadırlar.
Çocukluk döneminin; çocukların fiziksel olduğu kadar zihinsel gelişimlerinin de önemli bir süreci olduğunu düşünürsek, kitle iletişim araçlarından gelen etkinin ne derece önemli olduğunun da farkına varabiliriz.
Özellikle, doğrudan çocuklara yönelik olarak hazırlanan yayınlar bu anlamda daha da önem taşırlar. Ülkemizde yerel anlamada olmayan ancak Türkiye’den getirtilerek satışta bulunan çocuk dergileri bu önemli katagoridedirler. Doğrudan çocukları hedef alan bu yayınlar diğer genel veya özel içerikli dergilere oranla çok daha dikkatli ve daha hassas bir içeriğe sahip olma profesyonelliğinde olmalıdırlar.
Çünkü kitle iletişim araçlarının, yeni alışkanlıklar oluşturulmasında, kısmen değiştirilmesinde veya mevcut olanların terk edilmesinde etkin rol oynadığı bilinmektedir.
Dolayısı ile çocuk dergiciliği önemlidir ve bu katagoridedir.
*
Tarihçesine baktığımızda, Avrupa’da çocuk dergiciliği yayıncılığın hızla geliştiği 17. yüzyıldan yüz yıl sonraya denk gelir. Eğitim ve öğretim temelli ilkelerle 18. yüzyılda ortaya çıkmış ve hızla gelişmiştir. İlk yayımlanan çocuk dergilerinde ebevynlere ve çocuklara yönelik ahlaki öğütlere yer verilmiştir. 1722’de Leipzig’te yayımlanan Leipziger Wochenblatt für Kinder (Leipzig’in Çocuklar İçin Haftalık Gazetesi) dünyanın ilk çocuk dergisi kabul edilir. Aynı yıl bu dergiye rakip olarak basılan Niedergaschisches Wochenblatt für Kinder (Niedergaschisches’in Çocuklar İçin Haftalık Gazetesi), 1724’te Moralisce Wochenschirift (Ahlaki haftalık yayın), aynı yıl Patriot (Vatansever), 1759’da Wochenblatt zum esten der Kinder (Çocukların Yararına Haftalık Dergi ve 1771’de Wochenschirift zum Besten der Erziehung der Jugend (Gençlerin Eğitimi Yararına Haftalık Mecmua) ilk çocuk dergisi olan Leipzig’i takip eden diğer çocuk gazeteleridirler.
*
Tıpkı batıdaki gibi, Osmanlı’da da ilk çocuk gazetesi, eğitim ve ahlaki gelişimi hedef alan içerikle yayımlandı. Bu tarih 28 Temmuz 1869 Çarşamba (15 Teşrinievvel Frenki 1869) günüdür.
Sıtkı Efendi’ye ait olan Mümeyyiz Gazetesi, hafta içi 5 gün yayımlanan bir gazete idi. İlk sayısı Çarşamba’ya denk düşmesine rağmen geri kalan baskıları gazetenin Cuma günkü baskılarının yanında ve aynı ismi, Mümeyyiz ismini taşıyan, yanında ise “çocuklar için gazetedir” yazısı bulunan bir ilave olarak yayımlanırken, ilk Türkçe çocuk gazetesi (dergisi) yayımlamış oldu.
Osmanlı Devleti’nde zor geçen 18. Yüz yılın hemen ardından çöküş sürecinin başladığı 19. yüz yıla gelindiğinde sadece iki gazete yayımlanabiliyordu. Bunlar 1831’de bizzat Padişah 2. Mahmut’un emriyle yayıma giren Takvim-i Vakayi ve diğeri de devletten ödenek alarak yayın yapan yarı resmi Ceride-i Havadis’ti. Her ikisi de devlet politikası ile yayımlanıyordu. 1860’a gelindiğinde Batı’da iki yüz yıldır devam eden gazeteciliğin ilk adımları Osmanlı’da da atılmaya başladı. Tercüman-ı Ahval, Tavsir-i Efkar ve Mümeyyiz bu dönemine denk gelir.
Mümeyyiz, dönemin Sıpyan Mektepleri’nde (ilkokul) verilen eğitime ek olarak çocuklara, daha çağdaş daha Batılı eğitimle destek vermeyi ve bu yolla uzun vadede de olsa Türk toplumunun daha eğitimli ve daha çağdaş bir konuma gelmesi hatta Batılı ülkelere karşı yitirdiği eski itibarını ve gücünü yakalaması için çözüm üretmeyi hedeflemişti.
*
Şimdilerde Türkiye medyası ciddiyetsiz bir ürün olarak ve yine gazete ilavelerinde çocuk dergiciliğini daha maddi değerlere dayandırarak sürdürmektedir. “Boyalı basın” yakıştırmalı Türkiye medyası ve bize uzanan kollarına bakıldığında, çocuklara yönelik ürünlerin hiçte ciddiye alınmadığı görülebilir. Ülkemizde ise çocuk dergiciliğinde bir açık bulunmaktadır. Bir çok dergi türüne sahip olan KKTC’de, başarılı içeriği ve sorumluluğuyla çocuk dergisi hazırlamak, çocuklarına, savaş sonrası toplumu olan Kıbrıs Türk Halkı’nın gösterdiği “kelebek etkisi”ni de düşündüşümüzde, yatırım olarak da akıllıca olacaktır.
Yeter ki özgün ve düzgün olsun.
------
Meraklısına:
Araştırmada kaynak olarak Yrd. Doç.Dr. Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu’nun çalışmaları ve kendi izni ile kullanılmıştır.
“Sardı karşı kıyıları karanlıklar”
Ülkemizde hergün bir çok yazar birçok konuda yazılar yayımlıyor. Televizyonlar radyolarda programlar sayılamayacak çoklukta sunuluyor.
Buna rağmen, birçok değerli isim hafızalarımızın güncellenmesi çerçevesinde gündeme gelebilmeli. Ama olmuyor. Unutuluyorlar. Oysa gerek yerli gerek Türkiye’den ya da dünyadan hayatımıza bir vesile ile anı konuğu olan değerleri anmak ve hatıralarımızda güncellemek gerekiyor. Yaşadığımızı, yaşamımızın tatlı acı parçaları olmalarını sürdürebilmek ve farkında olmak için.
Bunu yapmayı düşündüm. En azından haftada bir defa. Bunca siyasileşmiş gündelik hayatımızıdan sizi bir kaç dakika uzaklaştırmak adına.
Zaman zaman unutulurlar, zaman zaman hatırlanırlar. Günü geldi mi bir çoğunu hatırlamak ve hatırlatmak görevimizdir diye düşündüğümden bugün bir büyük ustayayı hatırlatmak istedim. Her nesneden şiir yaratma inceliğinde yeteneklerle donatılmış Behçet Necatigil.
*
Behçet Necatigil. Necatigil, 1916’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu ve Edebiyat Bölümünden mezun oldu. Kars, Zonguldak ve Kabataş Erkek Lisesi’nde, İstanbul Eğitim Fakültesi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kabataş Erkek Lisesi’nde Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni oldu. 13 Aralık 1979 tarihinde de İstanbul’da öldü. Nesneye şiirle hayat veren bir şair.
İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda dönemin ünlü dergisi Varlık dergisinde yayımlandı. O tarihten, ölümüne kadar hep şiirinin ve edebiyatının içinde oldu. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşklar, bunalımlar, hastalıklar, yalnızlıklar ve ölüm onun kendine has anlatımı ile çok defa kısa mısralar haline gelir. Eski ve yeni kelimeleri oldukça büyük bir ustalıkla kullanan bir şair. Her yıl verilen ve adına/anısına düzenlenen bir de ödül bulunuyor. (Necatigil Şiir Ödülü)
“Nilüfer” onun birçok değerli şiirinden biri.
*
Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.
Kışken ilkyaz, sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerde sararırmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
Bir ışıktı yanardı gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık,
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.
5 Kasım 2012 Pazartesi
Yazı utanırsa!
Yazının bir ifade biçiminden çok, yaşamamızla ilgili bir biçem (uslup) olduğu edinimi, bir yanıyla, yazınsal olgularla tarihsel olgular arasında kurulan koşutluk gibi geliyor zaman zaman bana. Yazı, sadece yazanın değil, okuyanın da tarihe bıraktığı izdir aslında.
Yazının kendi tarihi, insanlık tarihi kadar önemli. Birbirlerini beslediler, besliyorlar çünkü.
Örneğin yazının tarihinden bir kesit açacak olursam, Burjuvazi (yani klasik ve romantik) çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre, biçim de parçalanamazdı. Ya da bir yazı çıkmazı vardı. Bu toplumun kendi çıkmazıydı.
Yazılanları tarihe özdeş düşündüğümüzde, her çağın ve çağ detaylarının, aydınlattığı yazılar kadar, gölgelendirdiği yazılar da yazılmıştır.
Belki de bu yazının utancıdır, Utandırılışıdır.
Bir başka deyişle, düşünsel iktidardan, siyasal iktidara geçildiğinden, burjuva çağından bugüne de aynı yazım pratiğinin, rasyonel olarak geliştiğinden 1789 devriminin yazının ilkelerini değiştiremese de çoğalmasına ve yeni katılan yazıların ve yazarların siyasi iktidarla yaşamaya başlamasına neden olduğunu söylemek mümkün.
1850 dolaylarına gelindiğinde ise, üç tarihsel olay (Avrupa nüfusunun alt üst olması, dokuma endüstrisinin yerini demir-çelik endüstrisinin alması sonucu çağdaş kapitalizmin doğması, Fransız toplumunun üç düşman sınıfa bölünmesi) kapitalizmin iktidarları tarafından yazım dünyası bugünkü anlamına kadar kontrol altına alınmıştır.
Ayrılıkçı fikirler ve siyasal iktidarlardan nemalanamayanlar diye ikiye ayrılabilecek doğrudan muhalifler ise, düşünsel iktidar yapılarını, iktisadi kaygıları ile değiştirerek, siyasal iktidarın gölgesine sığınma eğilimine geçmişlerdir.
Yazının siyasallaştığı bu süreçten günümüze iz düşen, iktidar yandaşlığı, süreğen bir “kendini meşru kılma” öztutkunluğuna (narsistlik) ulaşmış bulunuyor.
Sözcüklerin dekoru üzerine, düşüncenin mutlulukla havalandığı bir hiçlikten yola çıktıktan sonra yazı, gittikçe katılaşmanın bütün durumlarından geçerek, önce bir bakışın, ardından bir edinimin ve en sonunda bir öldürmenin konusu olduktan sonra, bugün son durumuna, yokluğa ulaşmıştır.
İktidarın siyasallığına yaklaşmanın yokluğudur bu.
Dilin, bir çağın bütün yazarları için ortak bir buyurumlar ve alışkanlıklar bütünü olduğu bilinir.
Yazının dili tümüyle, yazarın sözünün içinden geçen bir doğadır.
Bu, doğallığı da içerdiğinden düşüngü (ideoloji) ya da ülküsellik (idealite), yazının yazarı tarafından, içsel dürtülerle üretilmediğinde, kendi kalemi, kendi düşüncesi olamaz.
Bu özgürlük artacağına, artan yazının siyasallaşması olur. Yazı siyasallaşır, yazının yazdığı tarihi siyasallaşır, tarih de iktidar ekseninde siyasallaşır.
İktidarı elinde bulunduran bireyler, kendi öznelerinin, özne konumlarına yenilmeleri neticesinde, yazarın da, siyasi özne konumuna itaat etmesi ile sonuçlanan, kelimelerin intiharı anlamı taşır bu.
Yazı artık, bir özgürlük olarak parçalanma ve bu parçalanmayı aşmak isteyen entelektüellerin ütopyası haline dönüşür.
Bugünün yazısı yazılırken, aynı satırlar bugünün tarihini de yazmaktadır.
Bu nedenle, yazar değerlidir. Ancak, yazılanın daha değerli olması gerekirken, yazdıranın değerli görünmesi, yazının bugünkü utanması, utandırılmasıdır.
4 Kasım 2012 Pazar
Ruanda ve Platon
Ruanda’da yaşananlara yaşandığı dönemde de hassasiyet duymuşumdur hep. İnsan olanın üzülmemesi elde değildi çünkü. 100 günde 1 milyon insan katledilmiş ve bu işlem ABD organizasyonu Birleşmiş Milletlerin gözünün önünde ve “bu mesele bir iç meseledir” söylemleri arasında gerçekleşti. Üstelik katliamlar palalarla insanlar kesilerek yaşandı. Bu acıyı anlamak, bu öfkeyi anlayamamaktan geçiyor. Aynı topraklarda yaşayan iki farklı kökenden birisinin diğerini katletmesi ve diğerlerinin kendilerini savunamazken BM’den istedikleri korumayı da alamamaları sonucunda yaşandı. 100 günde 1 milyon insan! Rakamın dehğetinin üzerinden 15 yıl geçti.
Şimdi Ruanda nasıl biliyor musunuzu?
Bu konuyu konuşmuyorlar, sadece bir tek soykırım müzesi yapmışlar. Öte yandan naylon poşetin geleceğe vereceği zarar nedeniyle yasak olduğu, turizmde patlama yaşandığı, oldukça güvenli şehirlere, inanılmaz belediyeciliğe sahip bir ülke artık Ruanda. 1 milyon insanın katledildiği olaylardan sadece 15 yıl sonra bu duruma gelebilmiş ve kalıcı barış içinde yapıyorlar.
Kıbrıslı Türklerin ve Kıbrıslı Rumların masallarında bile olmayan bir tecrübe bu!
*
Birlikte geleceği güzel kurmak için sadece başka ırkla değil kendi ülken içinde de neler yapılabileceğine çok da eğitimli soyları olmayan bir Afrika ülkesinin güzel kalpli insanları örnek olmuşlar.
Yapamadıklarımızı düşündürdü bu bana!
Tam da bu nokta, milatan once 427 yılında doğan ve 347 yılında ölen Platon'un binlerce sene önce tarifini verdiği demokrasi ilkesini hatırlattı bana.
Bakalım Platon 13 asır once ne demiş!
*
“Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.”
*
Ruanda ve Platon.
Birisi bize uzak bir ülke diğeri bize uzak bir asır!
Güneşin çocukları
Dünyanın çatısında özgürlüğe susayanlar var...
Çoğunlukla saf ve mutlu yaşamları, inanç farklılıkları ve huzur arayışları ile ruh dinginliği için örnek aldığımız ‘Güneşin Çocukları’nın anavatanı Tibet, özgürlük arayışları nedeniyle acılar yaşıyor, yaşadıkları güm geçdikçe dünya kamuoyunca sıradanlaştırılıyor.
Tibet, Çin’de, deniz seviyesinden ortalama 4.900 metre yükseklikteki bir yerleşim yeri olması nedeniyle, “Dünyanın Çatısı” olarak adlandırılıyor. 1950 yılında Çin’in işgal etmesinden bu yana özgürlük için 3 yıla yakındır mücadele içinde olan bir ülke. Tibet sorunu, dünya gündemine, Çin’in 1950’de bu ülkeyi işgal etmesiyle girdi. Pekin yönetiminin sunduğu anlaşmaya göre; Tibet’e özerklik statüsü veren Çin, kültürel, dini ve politik işleyişe karışmayacaktı.
Özgürlüğün sesi olan Tibet’in dini ve siyasi lideri Dalay Lama henüz 15 yaşındaydı. 6 Temmuz 1935’te, doğmuş ve ruhani liderlerin reenkarnasyonla, öldükten sonra bir başka bedende dirildiği inancı nedeniyle, iki yaşındayken, Dalay Lama olarak seçilerek, manastırda eğitim görmüştü.
Tibet’i işgal eden Çin, “yayılma” ve “baskı” politikası uygulamaya başladı. Dalay Lama buna “kültürel soykırım” diyor. Dalay Lama, 1959’da, Çin’e karşı bir ayaklanma başlattı. Çin ordusu ayaklanmayı bastırmak için binlerce Tibetliyi öldürünce, Dalay Lama, şiddeti bitirmek amacıyla, Hindistan’a kaçtı.
O tarihten sonra Tibet’in özgürlüğü için mücadele veren “sürgündeki lider” Dalay Lama, ABD başta olmak üzere dünya liderlerinin muhatap saydığı bir lider konumunda.
Çin’in karanlık yüzü ortaya çıkıyor git gide.
Çin bir çok konuda, dünya için önemli bir coğrafya. Tibet’teki kültür soykırımı ve baskı altındaki sempatik “mutluluk arayışçıları” felsefeleri ile değil artık acıları ile de anılacaklar.
Özerklik, “bir topluluğun, bir kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkı” olarak tanımlanır. Ancak, özerklik hiçbir şeydir! Biri size özerklik verecekse sakın almayın. Özerklik, kendi kendinize bırakılmışsınız gibi bir özgürlük, ama sizin dışınızda birilerinin, yaşam alanınızı çerçevelendirdiği(!), düzenlediği(!) ama aslında sınırlandırdığı bir durumdur.
Dünyada defalarca yaşandığı gibi, gün gelir verildiği gibi de geri alınır!
1 Kasım 2012 Perşembe
Armağanım umut
Bunca karmaşa ve gündemin ortasında bir kaç satır umut yazdım hepimiz için, karanlığın bastığı bu dünyada sanatla aydınlanması için yolumuzun. Hayatın ta kendisiyle kendimizi yüzleştiren en değerli aracı olan sanatla!
Bir umut armağan etmek istedim size. Hafta sonundan önce Cuma tadınız olsun.
*
Umut yoksa!
Yüzünü umuda döndüren çocuklar bir bir ağlamaya başladılar...
Ben tozun dumanın içindeki, belki biraz yokluğun ama onurun içindeki bir avuç Kıbrıslıyım...
Rengini, tüm parıltısıyla gülümseyen bir güzel kızın yemyeşil gözlerinden alan Mesarya’dan, gökyüzüne meyilli Beşparmağına, bir ucu Trodos’ta bir ucu Güzelyurt’ta acı ayrılıkların gözyaşlarıyla sulanan Karkot’tan, yazgısını yalnızlığıyla sorgulayan Maraş’a kadar Kıbrıslıyım...
Ülkem bir sorunun anlamı oldu yıllarca... Hep adıyla sorunun adı da anıldı...
Sorsam, anlatacağı çok şey var bu küçük ada’nın.
Sorsam belki de boğazında düğümlenecek, tarihin sayfa sayfa ağladığı bir anlaşmazlık...
Bir gün bir kitapta yazıldı acısı, bir gün bir köşe yazısında...
Kâh bir belgesel oldu insanları ağlatan, kâh okullarda okutuldu.
Bir gün iki satır yazıya sıkıştı, herkesin doğduğu yere ait olduğu.
Bir gün bir şiire ilham oldu,
Bir gün Kıbrıslıyım diye kızıldı, yargılandı
Bir gün acı yaşadı acı yaşattı...
Ama en çok, en çok Akdeniz’in gülümseyen dalgalarında, bir görünüp bir kaybolan umut oldu, dünü olmayan yüzü yarına dönük çocuk yüreklerinde...
En çok da umut yakıştı bu adaya...
Umut eden kadınların, umudu tatlı bir kıskançlığa dönüştüren, bir yaşamı umutsuzlukla harcamış yaşlıların, kalbi burda hayatı emanet ülkelerde gençlerin, gözü çocuklarının gidişine tutsak anaların, en çok da yine çocukların yarına bakan gözlerine yakıştı umut.
Umut neye yakışmaz ki?
Şimdi yüzünü bir Akdeniz’e,
şimdi yüzünü bir Kıbrıs yarınına,
şimdi yüzünü bir el sıkışmanın aralayacağı aydınlıklara dönen nice umutlu çocuk yüreklerine hapsedildi umut....
Hiç bir karanlık çıkmadı aydınlığa umut yoksa, çünkü;
Umut yoksa yaşam da yok... Yaşamakta...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)