9 Ekim 2013 Çarşamba

An’sız gidişler


Dünün bitişi ve yarının bilinmeyişi bizi, an’ın kendisine an’ın insafına terkediyor. Herşeyin ‘bugün’de hatta sadece bugün içindeki an’larda yaşanmasına neden oluyor. O kadar ki an, aslında zamana hakim olan kavram. Süreçler bir devinim içerseler de, o devinimi de parçalayıp anlarına ayırabiliriz.
Yaşamlarımız ve ölümlerimiz gibi.
Bir kaybın ardından tutulan yas, keder gibi gelse de aslında yas tek başına ve bağımsız bir kavram. Kederse ona eşlik eden duygudur.
Bir kaybın ardından, o kaybın fizikselliği ortadan kalksa da, aklımızdaki imajı uzun süre etkin, sonrasında ise iz bırakır şekilde kalır. Aslında yas denen sürecin de bu olduğunu söylemek mümkün. Gerçeklikle aklımızdaki imajın uyum sağlama süreci veya bu uyumu sağlayamama süreci.
An da işte böyle bir yas aslında. Üstelik tutamayacağımız kadar hareketli. Biz onu geride bıraktığımızı zannederiz, oysa an, önümüzden geçer kendi yolculuğunda.
Doğmak, büyümek ve en çok da ölüm bir an’dır. Süreçmiş gibi gelse de, hepsini zamansal parçalara ayırıp an’lardan oluştuklarını görebiliriz.
*
An getirici ve götürücüdür.
Olur ya; önce an’sız ve zamansızca hayatımıza giren olgular, insanlar, olaylar olur. Sonra size sormaksızın, hiçbir şey olmamış gibi, içinizde yarattıkları hacme aldırış etmeksizin giderler.
An’sız gelmeleri kadar üzücü olan gitmeleri değildir. Geliş an’larında yaratılan duygunun, gidişleri ile bize bıraktığı boşluktur üzücü olan.
Belki de bu nedenle insan, en çok kendine omuz vermeli. Dayandığı omuzlar bir an olur çöker, göçer, gider endişesini duymamak için.
Çünkü heyşey aslında bir tek an ve o an’a kadar yaşadıklarımızdır asıl olan!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder