16 Nisan 2013 Salı

Hala anlamayanlara ithaf edilir!

Atina olaylarını ilk yazdığımda, doktora derslerinden birinde derin bir incelemenin ardından hislerimle yazmıştım. Çünkü Yunan halkı kim ne derse desin eylem pratiğinde bir dünya idolüdür. Yıllar önce yazdığım yazıda konu edilen eylemler yeni bir geleceğin habercisiydi. Hala daha öyle! Yunanistan’da tüm bu yaşananlar yeni bir geleceğin gelişidir. Giderek yaklaşılan bir geleceğin. Öyle ki, polis devleti anlayışı ile bastırılması veya kontrol altına alınması bir çözüm olmayan çatışmalar, sadece sokakta değil akıllarda da yaşanmakta. Avrupa’ya ve dünyaya yayılması artık mümkün. Bir anarşi başatlığı beklemiyorum ama ekonomik çöküntünün adaletsiz gelir dağılımı nedeniyle olduğu her coğrafya Yunanistan’dan ders almalı. Şimdilerde siyasi söylemin, çalışmamak, üretmemek gibi unsurları ön plana çıkarmasına inanmayın. Gerçek gün kadar aydınlıktır. Yıllarca AB’den edinileni Yunanistan’ın üst sermaye gruplarının elde etmesi ve dağılımın adaletsizliği gerçek nedendir. Atina Ekonomi ve İşletme Okulu İşgal İnisiyatifi’nin tam metnini aşağıda okuyacaksınız. Alansal bir değişimin tanıklığını yaparken, gelecekten bir görüntü olan bu inisiyatifin ne demek istediğini doğru okumak için sizlerle bir kez daha paylaşıyorum! ‘Yunanistan’da olup bitenleri çok dikkatli anlamalıyız’ diye düştüğüm nottan 5 yıla yakın zaman geçti. Artık Güney Kıbrıs’ta olanlarla aslında bu adaletsizliğin etkileri kapımızın önüne kadar geldi. Taşıma suyu ile dönemeyecek sistemlerin zorla döndürülmesi ve özel teşebbüse çile çektiren düşüncenin ne sonuçlara vardığına tanıklık ediyoruz. * İşte o metin: Köpekler korkudan dişleri titreyerek uluyor: Normale geri dönün aptalların şöleni bitti. Asimilasyonun filologları şimdiden dikenli kucaklarını açtılar: “Unutmaya, anlamaya, bu birkaç günün keşmekeşini kabul etmeye hazırız; ama artık kendinize gelin, yoksa sosyologlarımızı, antropologlarımızı, psikiyatristlerimizi getireceğiz. Duygusal patlamanızı iyi babalar gibi şimdiye dek bir derece hoş gördük ve şimdi bomboş kalan çalışma masalarına, ofislere ve vitrinlere bakın! Artık karşılık verme zamanı geldi; bu kutsal vazifeyi reddeden herkese haddi bildirilmeli, hepsi sosyolojikleştirilmeli, psikiyatrikleştirilmelidir. Şehir, bir emirle kuşatılıyor: “Görevinin başında mısın?” Demokrasi, toplumsal uyum, milli birlik ve ölüm kokan tüm diğer demirci ocakları çürümüş kollarını üstümüze uzatmış halde. [Hükümetten aileye] iktidar sadece isyanı ve isyanın genelleşmesini bastırmayı değil, bir öznelleşme ilişkisi üretmeyi hedefler. Bios, yani siyasal yaşamı, ortaklık, uyuşma ve konsensüs alanı olarak tanımlayan bir ilişki. “Siyaset, konsensüs siyasetidir, gerisi ise çete savaşı, isyanlar, kaos.” İşte söylediklerinin doğru çevirisi, her eylemin canlı özünü yadsıma ve bizi yapabileceğimiz şeyden, -ikiyi birde eritmek değil, birden ikiye doğru tekrar tekrar kopuştan- ayırma ve yalıtma gayretlerinin asıl anlamı budur. Uyum paşaları, barış ve huzurun, kanun ve düzenin baronları bizi diyalektik olmaya çağırıyor. Ancak, bu numaralar acınacak derecede eskidir ve sefaletleri her reddedişe, her gerçek tutkusuna akbaba gibi üşüşen sendika patronlarının yağlı göbeklerinden, arabulucuların ifadesiz gözlerinden okunuyor. Onları 1 Mayıs’ta gördük, onları Los Angeles ve Brixton’da gördük ve on yıllardan beri onların 1973 Politeknik’inin artık sararmış kemiklerini yalamalarını izliyoruz. Dün de onları süresiz genel grev çağrısı bir yana, yasallığa boyun eğip protesto grevi yürüyüşünü iptal ettiklerinde tekrar gördük. Çünkü isyanın genelleşmesine giden yolun üretim alanından -bizi ezen bu dünyanın üretim araçlarına el koymaktan- geçtiğini çok da iyi biliyorlar. Hiçbir şeyin belirli olmadığı bir günün şafağındayız. Yıllardan beri devam eden kesinlikten sonra, bundan daha özgürleştirici ne olabilir? 15 yaşında bir çocuğun suikastı, dünyayı ters yüz edecek güçte bir yerinden etmenin gerçekleştiği andı. Bir gün daha görmeye tahammül etmeyen bir yerinden etme; öyle ki birçok kişi aynı anda şunu düşündü: “Buraya kadar, bir adım daha değil; her şey değişmeli ve biz değiştireceğiz”. Alex’in olumunun intikamı bu dünyada uyanmaya zorlandığımız her günün intikamına dönüştü. Ve çok zor gibi görünen şeyin, çok basit olduğu görüldü. Olan buydu, elde olan bu. Korktuğumuz bir şey varsa, o da normale dönüştü. Çünkü ışıyan gündeki kentlerimizin harap ve yağmalanmış sokaklarında sadece öfkemizin aşikar sonuçlarını değil, yaşamaya başlama olanağını görüyoruz. Artık yapacak bir şeyimiz yok, bu olanağı üstlenip; yaratıcılığımızı, arzularımızı maddileştirme gücümüzü, gerçeği tefekkür etme değil yaratma gücümüzü gündelik yaşam alanında temellendirerek, onu bir yaşam deneyimine dönüştürmek dışında. Bu bizim yaşamsal alanımız. Geride kalan her şey ölüdür. Anlamak isteyenler anlayacaktır. Şimdi her birinizi zavallı küçük hayatlarına zincirleyen görünmez hücreleri parçalamanın zamanıdır. Bu yalnızca veya zorunlu olarak karakollara saldırmayı, bankalar ve alışveriş merkezlerini ateşe vermeyi gerektirmez. Bir kişinin koltuğunu ve kendi hayatı üstüne pasif tefekkürü terk edip, kişisel olan her şeyi geride bırakarak konuşmak ve dinlemek için sokağa çıktığı an, toplumsal ilişkiler alanında nükleer bomba kuvvetinde bir bozma etkisini içerir. Bunun nedeni tam da herkesin kendi mikro kozmosuna (bu ana dek) sabitlenmesinin atomun çekim kuvvetinden kaynaklanmasıdır. (Kapitalist) dünyayı döndüren kuvvet. İkilem budur: İsyancılarla ya da yalnız. Bir ikilemin aynı anda hem bu kadar mutlak hem de gerçek olabildiği, gerçekten de az görülen bir zamandayız. [Atina Ekonomi ve İşletme Okulu İşgal İnisiyatifi - 11.12.2008]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder