O
kadar yalnızdım ki…
Derin
kuyular gibi ucu bucağı bilinmeyen bir yalnızlıktı.
Korktular
benden.
Bedenimden
gözyaşı damlattılar. Tutup koynuma ihanet koydular. Hayallerimi bugüne tutsak,
yarına hasret bıraktılar.
Acımdan,
aydınlık yanını düşündüm herşeyin. Bunu da anlamadılar.
Derken,
yüzün geldi aklıma, sen bilmeden.
Yüzün,
her zaman ki gibiydi. Sıradan.
Yani
umut dolu ve gülümseyen. Pırıl pırıl bir çocuk gülüşü gibi.
Gözlerimin
önündeki hayalin Karahindiba çiçeği gibi zor tutunuyordu dalına.
Ha
uçtu ha uçacak. Nereye konacağını bilemeden sanki bir yolculuğa çıkacak!
Nereden
başlayacağı bilinmeyen bir diyara ulaşma gayreti gibi…
* *
Bu
büyük yalnızlığımın tam ortasında, sığındığım yurdumdun, bir bakıma; tüm
kıyıları Akdeniz’e uzanan.
Denizleri
çırılçıplak ve riyasız, dağları görkemli ve mağrur.
Zaman
geçti sonra…
Şimdi
eski bir roman sayfası gibi ben ve yalnızlığım. Hayallerimin kapısına kalabalık
gelmiştim oysa. Şimdi tekbaşımayım.
Oysa
hoş cümleler kurulur ‘paylaşılsın’ diye yalnzılıklar. Olmaz ki!
Sökülen
bir yamayı diker gibi, bir çiçeği kökünden söker gibi; yalnızlık.
Tamamlanmadan
dönülemeyen bir yolculuktur.
Bu makalenin ve digger
makalelerin sesli versiyonlarına https://soundcloud.com/ferhat-atik
sayfasından ulaşabilirsiniz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder