8 Eylül 2010 Çarşamba

Şahını feda ederek rakibini mat edebilir misin?

Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com

Satrançta en önemli taş sizce hangisidir? Şah mı? Ya da en güçlü taş hangisidir? Vezir mi?
Duruma göre belki değiştiğini düşünebilirsiniz ancak konu satranç ise aslolanın strateji olduğunu biliriz.
Satranç oyunu çoğunlukla hayata dair ip uçları içerdiğini düşünürüz. Hamleler, ilerleyen hamlelerin tahmin edilme gayreti, taş alarak güçlü pozisyona ulaşma, taş kaybederek zayıf duruma düşme, ileriye dönük vizyonsal bakış açıları yaratılması gibi, yaşamda olup biten hemen herşey, bir satranç masasında da yaşanır gibi durur.
Oyunun belli bir safhasında, taşların güç dağılımı düzeni, başka bir safhasındakinden çok daha farklı olabilir.
Hayatta da öyle.
Ancak bu, bizim çeşitli taşların güçleri hakkında genel ifadelerde bulunmamızı büsbütün engelleyebilir mi sizce? Elbette engelleyemez. Oyunun sürecinde zayıflık veya güç dengeleri ne kadar değişirse değişsin, taşların önemi ve değerinde değişim olmaz.
Bu durumda kural şöyledir: Şahını feda ederek rakibini mat edemezsin.
Ne alacağını bilerek verebileceğin taşların mutlaka vardır. Ancak bu şahınız olamaz.
Öyle bir satranç oyunu düşünün ki, taraflardan biri oyun süresince şah ve veziri sürekli olarak birbirleriyle yer değiştirtmekte ve her değiştirdiğinde yeni yeteneklerini kullanıyor olsun!
Öyle bir oyun düşünün ki, orada taraflar satranç tahtası ve satranç taşları ile dama oynamakta olsun ve kendilerine “Ne oynuyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Satranç oynuyoruz” desinler!
Bu durumda ifade şöyledir: Satranç taşları ile dama oynayabilirsiniz, ancak ‘şah’ artık şah olmaktan çıkmış ve taşların önemlilik sırası tamamen değer değiştirmiştir.
*
Yazının başında vurguladığım acı ve umutsuzluğun ne anlama geldiğini merak ettiyseniz, hemen merakınızı gidermenize yardımcı olayım.
Yukarıda konu edilen satranç oyunu ile ilgili tüm kavramları, bu ülkede yıllardır yaşadıklarımıza ve yaşamakta olduklarımıza uyarlayın.
Neden acı, neden umutsuz olduğumu anlayacaksınız.
Hiç bir inisiyatifine sahip olmadığımız planını bile yapamadığımız bir dış siyaset, Kıbrıs sorununda girilen moral bozucu durağanlık, uyumsuz ve karmaşık iç meseleler, tarihsiz ve sonu açık görüşmeler hatta görüşememeler ve daha neler neler.
Eğitim sistemindeki sil baştanlar, 135 euro sınırlandırması, artan suç oranları, hukuk sisteminin neredeyse tamamen zamana kilitlenmesi, okullardaki eylemler, muhalefetin durumu, siyasi etiğin dayandığı nokta, kurulan bozulan partiler, unutulan rüşvet iddiaları, eskiden muhaliflerin saraya yerleşmesi gibi şimdi sendikacıların bakanlıklara hatta meclise yerleşmeleri, Ankara seyehatleri, saydıkça insanın sayası gelmiyor ancak saymakla da bitmiyor.
Heryer ve herşey toz duman. Dinmiyor, hava aydınlanmıyor.
*
Nerede okuduğumu hatırlamadığım ama içeriğini hiç unutamadığım bir eleştirel tarih yaprağını paylaşalım.
Yıl 1878. Zor durumdaki hasta adam Osmanlı Ada’yı İngilizlere kiralar.
İngiliz sömürge askerleri Ada’yı güle oynaya devralmadan önce Osmanlı, imparatorluk için çalışanlara bir kaç aydır maaşlarını ödeyememiştir.
Sömürge güçleri Mağusa limanından karaya ayak basarken, limandaki görevlilerin kendi aralarında yaptıkları konuşma “Osmanlı’nın ödeyemediği aylıklarını geriye dönük olarak İngilizlerin verip vermeyeceği”dir.
Soru şu: O yıllardan bu yana değiştik mi sizce???

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder