Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com
Oldum olası dikkatimi çekmeyen hatta kötü bulduğum kitaplar arasındadır, hayatın anlamını bulmuş bir insan evladının yazdıkları. Oysa günümüzde en çok satanlar listesinde hemen her dönem, “ben buldum, sizinle de paylaşıyorum” merhametinde yazarların kitaplarını bulmak mümkün.
Bir yazar, oturup hayatı araştırıyor(!), anlıyor(!) ve anlamlarını bizlerle paylaşmak gibi, ulvi bir görevi ifa ediyor(!). Ne mutlu bize(!)
Donald Trumph gibi. O beyefendi de tıpkı rahmetli Sagıp ağa gibi (Sabancı) zenginliğinin ve başarısının sırlarını paylaşmıştı bir kitapta. Her ikisi de “çok çalışın, dürüst olun” diyordu. Hadi ‘bunlar yine tecrübelerini iyi niyetle paylaşmışlardı’ diyelim. Maddi gelir beklentisi olmadan yapılan yayımlardı en azından. Ya bize hayatı öğretenler? Onlar neyi paylaşıyorlar? Bir bilge kişiye Ferrrari’sini sattıran yazar, bu kitapla birkaç Ferrarilik dünyalığını yaparken, bilgelik ve hayatın anlamını bulmuş olduğuna inanmamız, ona vahi indiğine inanmamız gibi bir şey.
Modern zamanların, birer mutlu peygamberi olma hayali gibi tümü.
Bu yazı öncesinde hatırladığım birkaç kitabımı önüme alarak yeniden hızla gözden geçirdim. 10 yıl önce yazılmış hayatın anlamını anlatan kitapla bugün yazılmış olanlar arasındaki fark ve benzerlik nedir diye merak ederek. Fark çok açık. Bizim için lütfedip hayatı anlayanlar, dünyanın en çok satan eseri “Çince Sözlük” gibi, en çok satmanın peşindeler sadece. Fark da bu benzerlik de.
Okuyucu kitlelerin bu yönde talebi olduğu ise zamanımıza ait yalanların en kuyruklusu. Sanki okuyucu kitle, bir sabah kalktı ve biri bana hayatın anlamını yazmalı ki alıp okuyayım diye eyleme geçti. Yazarlar da bu talebi o sabah görüp, öğleye doğru yazmaya başladılar. Olay böyle gelişmedi elbette. Yazarlar, insanların boşluklarını yakaldı. Kendi değerleri yerine ithal felsefelerle ruhlarını tatmin etmeye çalışanları yakaldı.
*
Birileri, modern zamanlarda peygamberliğe soyunup bize hayatın anlamını “parayla satmaya” devamededursun, biz ise yüzyıllardır geçerliliğini koruyan ve koruyacağı da gün gibi ortada olan, Mevlana’nın öğretilerinden hala ders almadan, bunların peşinde koşmaya devam edelim. Tüm zamanların en geçerli filozofu Mevlana’yı okuyup, yakın zaman şakrabanlarına gülenleri bu eleştirilerimin dışında bırakıyorum elbette.
Yazılmakta olan bu tür, makineleşmiş üretimlerin okunmamasından yana değilim elbette. Yazılan, basılan her şey okunmalı, okutulmalı. Ancak kendi özümüzü de unutmadan, yozlaşmadan.
Güncel olanın getirisi ve modernleşmenin kaçınılmazlığı, geleneksek olanın yozlaşmasını sağladıkça, yenilgi de kaçınılmaz hale geliyor. Özünde olana dönmeden ithal edilen, inanç, öğreti ve felsefe, bir toplumu önce sömürüp sonra asimile eden ve bireylerin birbirleri ile ilişkilerini ortadan kaldırarak uzun zamanlarda yok eden unsurlar olarak çıktı karşımıza tarih boyunca. Topla tüfekle yapılanlar, şimdilerde kültür asimilasyonu ve inanç tereddisi ile yapılıyor.
Dünyanın doğusu bu modernleşme ve teknoloji çağını yakalarken, gündelik yaşamlarındaki gelenekselciliklerini yitirmedikleri için ilerlediler ve büyüdüler. Dünyanın ortası ise, batılılaşma hareketi çerçevesinde, hızla var olanı yitirmekte, ananevi toplumsal davranışlarını modernleşme erozyonuna kaptırmaktadırlar.
İlerleme ve gelişme, sabit olmama ve değişme ne kadar önemli ise, emin olabiliriz ki, bir toplumu oluşturan ilk geleneklere bağlılık da o kadar önemlidir.
*
Mevlana torunlarının, daha onu tanımadan, özümsemeden, dışsal mutluluk arayışlarına, günübirlik felsefelere ve ithal “ayaküstü dinler”e sarılmaları yerine, kendi geleneksel inançlarına yönelmelerini temenni ederken, dinimizce birlik ve beraberliğe en güzel etken olan Ramazan ayının gelişinin de hayırlar getirmesini dilerim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder