7 Eylül 2010 Salı

“Kendi kendimizi vuran silah!”

Ferhat ATİK
ferhat@cypruscenter.com

Topluma, tamamen eleştirel bakış ile yine toplumun yansıtabileceği, retorik sahibi bir “tüm medya” hayal ediyorum. Bir yandan bu hayali kurarken, diğer yandan güncel medya içeriklerinin ise daha da kötüye gittiğine tanık oluyorum. Eleştirinin ne demek olduğunu, nerede başlayıp nerede durulması gerektiğini bilmeyenler sayesinde üstelik.
Düşüncenin kendi içine kapanmaması için sürekli bir dikkat etme durumu yaratıyorlar ve bu eleştirinin tanımı iken sonucu oluyor. Çünkü en başarızılar, düşündüklerini kendi düşündükleri ile sınırlandıran ve bunun dışına çıkamayanlardır. Onların bu başarısızlığı, eğer medyada boy gösteren figüranlardan biriyseler, bireysel bir başarısızlıkla sınırlı kalmaz. Etkileyebildikleri toplum kesiti kadardır, kamusal alanda yaşanır.
Yayın kuruluşunun ya da programın sahibi gibi davrananlar bilmezler ki, yayın kamu malıdır.
Birey olarak hepimiz, kurumsal olarak ise gerek özel gerekse kamu sektörü, demokratik erklerin tümü için, medya hassasiyetine sahip olmalıdır.
Bugün hukuksal olarak bizi savunan ya da iktisadi olarak ürünümüzün arkasında pervasızca duran bir kitle iletişim aracının, yarın karşımızda ya da rakibimizin arkasında olması muhtemeldir.
Medyayı ne kadar tüketeceğimizi ve onunla nasıl birlikte yaşayacağımızı bilmek, bu çağda, ‘yaşamak’la aynı değerdedir.
Medya bir pazardır. Onu yaşatanlar tüketirken, tüketildikçe yaşayanları da medya tüketir.
Tecimsel anlamda “tüketim toplumu” profili ile örtüştüğümüzü söyleyebileceğimiz bir toplum olarak, bunun ne sakıncası olduğu konusunda aklınız karışabilir.
Ancak bilinmesi gereken, medyanın tükettiğinin sadece tüketim toplumunun doğrudan tüketimine yönelen ürünlerinin olmadığıdır. Medya, toplumun temel dinmiklerini, kültürünü, ritüellerini bunların gölgesinde kalan yarınlarını da tüketmektedir. Kalemi, eline alan ya da mikrofonun başına, kameranın karşısına geçen bireyin, toplumun içierisinden çıkarak topluma hitap edecek yere geçtiğinin farkındalığına ne kadar ulaşması gerekiyorsa, toplumun parçası olmaya devam ettiğinin de farkındalığına o kadar ulaşması gerekiyor.
Kıbrıs Türk Medyası, bir dönüşümün pençesindedir.
Bu dönüşümün adı, “Kültür Erozyonu” olarak nitelendirilebilir. Temel kültürel ve töremsel toplum dağarcığı, popüler kültürün ve tecimsel medyanın alt kültürü olma yolunda hızla gerilemekte, geriletilmektedir.
İçeriklerin artırılması ya da göze hitap eden zenginleştirme yeterli ölçüt değildir. İçerik olşumunda kitle iletişim araçlarının her birinde yer alan, her bir ayrı içeriğin, nitelikleri kadar nicelikleri de önemlidir. Onları birbirlerinden farklı kılan budur. Her şeyin ekonomik edinimsizlik ile kötüleşmediğini gözler önüne seren parasal tabanlı olmayan sorun ve sonuçlara bir çok örnek bulabiliriz. Örneğin, hiç bir ussal yaklaşıma sığdıramayacağımız, politik savunumlara dayalı öfkeler, eleşirel bakamayan, saldırgan tavırlı bilinçsiz siyasi taraflılık.
Ekonomik kaygıların ötesine geçen, siyasal hırslar ve öfkeler neticesinde, bir yandan toplumu, bu yüzyılın başarısı olan “global iletişim bilimine” aykırı bir biçimde köhne soğuk savaş dönemi zihniyetiyle kutuplara ayıran; -hakareti, kendini ifade etme, küfür etmeyi, içtenlik ve samimiyet, saldırganlığı, içgüdü- olarak nitelendiren medya mensupları, bu davranış modellerinin toplumda ne denli olumsuz sonuçlar yaratacağına bakmazlarken, öte yandan şov dünyası hastalığı olan “megalomanlık” temelli bu olumsuzlukların doğurmakta olduğu sonuçlara da bakacak rasyonallikte değiller.
Bu ruh hali, ekrandaki ya da satırlardaki pesimist dışa vurumlar ile de doğru orantılıdır.
*
Roland Barthes’in ilk kitabı olan “Yazının Sıfır Derecesi”nde bahsettiği, düşünsel iktidardan siyasal iktidara yürüyüş hevesinin altındaki 1850’li yıllardaki Fransa’nın en kötü 3 hali, şimdilerde ülkemizde yaşanıyor.
Nüfusun alt üst olması, çağdaş kapitalizmin doğması ve toplumun düşman sınıflara bölünmesi.
Bunlar koskoca Fransız İhtilali’ni gölgelendiriken, bize ne yapmaz?
Kendisi gibi düşünmeyeni, alabildiğine hakarete, küfüre, aşağılamaya boğan düşünce, kendi düşüncesinin benimsenmesini sağlayamayacağı gibi; karşı düşüncenin de zayıflamasını sağlayamaz.
Akılcılık denklemlerinin temeline oturtulmamış bir “düşün süreci” hayatta kalamaz.
Dolayısıyla bu tarz, sadece kendini doğru gören, “eleştirmenin kutsallığını bencilleştiren” dışa vurumlar, savundukları; siyasal veya toplumsal öğretilerine, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral ya da estetik düşünceler bütününe, diğer bir deyişle kendi ideolojilerinin tamamına da ihanet eden modellerdir.
*
2004 yılı sonunda, Kıbrıs Türk izleyicisinin ve dinleyicisinin, izleme/dinleme alışkanlıklarını ortaya koymayı hedefleyen bir kamuoyu araştırmasında halk, bahsekonu içerikler taşıyan program ve programcılara açık oranla tepki gösterirken, 2007 ortasında yapılan aynı araştırmada bu tepkinin düşüş gösterdiğinin saptanması, “kötünün meşru kabul edilmesi” anlamına gelecek kadar olumsuz bir gerileme ve bilimsel bir sonuçtur.
Ne yazık ki, kötü olduğundan emin olunan bir durum, “normalmiş” gibi algılanmaya başlanmıştır.
Kötünün ilerlemesi ile övünecek değiliz. Bu bir gerilemedir.
Bu sonucun ilk nedeni meşru kabul etmeye başlama iken, aynı araştırmada bunun ikinci nedeni ise “bu tür program veya programcıların zaten izlenilip/dinlenilmiyor olmasıdır.”
Mevcut erozyon, gün günden öte, daha çok kültürü alıp götürüyor. Yanlışlar doğru gibi görmeye başlanılan yanılsamalara dönüşüyor.
Bu erozyonun ilk önce farkındalığına varanlar elbette mesleğin içindeki, aynı endişeyi taşıyan iyilerdir. Hızla kirlenen medyanın, ne tür sonuçlara neden olabileceğini bilenler, medya mensubu olmadan da bu rahatsızlığı duyabilirler.
Bu dürtüden hareketle bir manifesto yayınlayan Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği, tam da bu konuyla ilgili endişelerini, “Gazetecinin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”ni de hatırlatarak ortaya koydular.
Aynı bildiride, “basında kirlenme” olarak ifadelendirilen ve sonuçta kendi kendimizi vuran bir silah haline gelmesinden endişe duyduklarını, hakaret dolu, seviyesiz, kişileri hedef alan, saldırgan, argo ve müstehcen ifadeler içeren, meslek ilkelerini hiçe sayan yayınlara karşı bir çağrı yapma kararı aldıklarını belirttiler. Buna göre, ülkemizde yayımlanan gazetelerin her sabah “basın özetleri” adıyla okunduğu radyo ve televizyon programlarının yapımcılarına ve yöneticilerine, bu tür ifadeler içeren haberleri, yorumları ve fotoğrafları içeren gazetelere, yayınlarında yer vermeme çağrısı yapatılar.
Bu, kültürü erozyona uğratan yeni bir durumdur. Radyo ve televizyonlar bir ölçüde denetim ve düzenleme altında iken gazetelerde bu tür bir denetim olmaması “herşeyin yazılabileceği hakkı” doğurduğu gibi algılanmakta ve yazılmaktadır. Üstelik bu yazılanlar tirajı 200-300’ü bulamayan gazetelerde yer alırken, televizyon ve radyolarda, “farklılık yaratmışlarcasına” bir program edasıyla döne döne okunuyor ve yayılması sağlanıyor.
Radyo televizyonlarca sürdürülen bu yayma fiili, yazandan ve basandan daha büyük bir sorumluluk taşır. Radyo televizyon yayıncısı, bunun önüne geçme, doğru ve yanlışı ayırarak meslek ilkelerine aldırmayan gazetelere yer vermeme inisiyatifine sahiptir. Ya da kendi de bu ilkelerden habersiz veya bilgi sahibi olmadığı kadar umur sahibi de değildir.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin bu bildirisi, sadece yerinde bir tavır olmak dışında, durumu da izah eden bir anlam taşıdığından çok önemlidir. Dilerim medya sahipleri de hassasiyetle durumun farkında olurlar ve tüm medyada temiz bir dönemin başlaması için hareket ederler.
Bakalım medya kirliliğine öncülük edenlere karşı, temiz bir döneme kimler öncülük edecekler...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder